5. Bölüm - Hesap Defteri
Hastanenin bir kendine özgü zamanı vardı. Dışarıda gün doğar, gün batardı ama koridorda saatler hep aynı sarı ışığın altında akardı. Emre orada üç günde, hayatında öğrendiği her şeyden daha çok şey öğrendi: Hangi kapının önünde beklenir, hangi hemşireye hangi soru sorulur, hangi evrak hangi gişede kuyruğa girer.
Öğrendiği en önemli şey ise rakamlardı.
Birinci gün, yatış işlemleri. İkinci gün, tahliller ve görüntüleme. Üçüncü gün, bir uzman doktorun "ileri tetkik" dediği şey. Her adımın yanında bir tutar vardı, her tutarın yanında bir imza. Sigortası olmayan bir hastanın, hastane duvarlarının içindeki varlığı, bir tür borçla ölçülüyordu. Emre bunu kimse ona söylemeden anlamıştı.
Gece, hastane kantininin köşesinde, ucuz bir defteri açtı. Elif'in okul defterinden yırttığı bir sayfaydı bu. Üstüne rakamlar yazdı. Soldaki sütuna "Gereken", sağdakine "Olan" diye. Sağ sütun çok kısaydı. İçinde sadece iki şey vardı: Hasan Usta'nın hemen o gün verdiği avans ve annesinin çekmecede biriktirdiği, mendile sarılı küçük bir miktar.
Mendili açarken elleri titredi. İçinde kâğıt paralar ve bozuklar vardı. Her birinin üstünde, annesinin yorgun parmaklarının izini hissetti. Bu para, aylar süren domates dilimlerinin, kendine ayırmadığı öğünlerin toplamıydı.
Emre defteri kapattı. Rakamlara bakmak, bazen boş bir sayfaya bakmaktan daha çok korkutucuydu.
Mahalle, Emre'nin beklemediği bir şekilde ayağa kalktı.
İlk gelen, alt kat komşusu Meryem Teyze oldu. Elif'i kollarına aldı, "Bizde kalır," dedi. Başka bir şey sormadı. Kapıya bir tencere yemek bırakıp gitti. İkinci gün Gül Apartmanı'nın yöneticisi, aylardır kulak ardı ettiği üçüncü basamak için bile söylemediği bir şeyi söyledi: "Bir kumbara dolaşıyor, bütün daireleri gezecek." Üçüncü gün Hasan Usta, fırının kasasından değil, kendi cüzdanından bir zarf uzattı. Zarfın üstünde hiçbir şey yazmıyordu.
"Usta, bunu alamam."
"Almıyorsun. Borç veriyorum." Usta, gözlerini kaçırdı. "Murat'a veremediğim borç. Sen ödemek zorunda değilsin."
Nazan Hoca ise hastanede göründü. Ceketini koridorun sırasına bırakıp, doktorlarla uzun uzun konuştu. Emre ne konuştuklarını duymadı. Ama hoca döndüğünde, "Sosyal hizmetlerle görüştüm," dedi. "Bir dosya açılabilir. Süreç uzun sürer ama olur. Bu arada sen okula gel."
"Hocam, annem burada."
"Annenin yanında bir saat oturmak da güzel, ama senin okula gelmen, onun için en güzel ilaç." Hoca bir an durdu. "Bunu o da sana söylerdi."
Emre ona hak verdi ama hak vermek yetmedi. Çünkü insanın yüreği, rakamlarla değil, korkularla çalışırdı.
Dördüncü gün, annesi uyandı. Yüzü sapsarıydı, dudakları çatlamıştı. Emre'nin elini tuttu ve yavaşça konuştu.
"Elif?"
"Meryem Teyze'de, iyi."
"Okul?"
"Gidiyorum."
Hatice gözlerini kapadı. Sonra, nefes alır gibi, kısık bir sesle şunu söyledi: "Borca girme oğlum. Bu hastalık benim, senin değil."
"Anne..."
"Bana söz ver."
Emre ona söz vermedi. Bu, hayatında annesine ilk kez söz vermemesiydi. Söz vermek, yalan söylemek olurdu. Çünkü artık bir şey biliyordu: Bu hastalık, sadece Hatice'nin değildi. Evin, mahallenin, Emre'nin ve Elif'in hastalığıydı.
Sonraki hafta, rakamlar büyüdü. Meryem Teyze'nin kumbarası, bir zarf kadar para topladı. Hasan Usta'nın zarfı, bir ay kirayı karşıladı. Ama hastane faturası, bir yığın kâğıdın ucunda, her gün bir basamak daha yükseliyordu. Emre bir akşam defterine bakarken, "Gereken" sütunuyla "Olan" sütunu arasındaki uçurumun gün geçtikçe açıldığını fark etti. Ve bu uçurumun adı, yalnızca para değildi. Zamandı.
Okula gidiyordu ama zihni orada değildi. Matematik dersinde formülleri yazarken, gözleri tahtanın üstündeki saate takılıyordu. Fırında iki vardiya çalışıyor, gece üç saat uyuyordu. Pazar sabahı kütüphaneye gidemedi. Nazan Hoca, boş sıraya baktı, bir şey demedi.
Bir salı akşamı, hastane çıkışında Emre, kantinin önündeki sokak lambasının altında Berk'i gördü.
Berk, bu kez elleri cebinde durmuyordu. Elinde bir kutu meyve suyu vardı. Emre'ye uzattı.
"Duydum," dedi. "Annen. Çok üzüldüm."
Emre bu sözlerin samimi olup olmadığını anlayamadı. Belki samimiydi. En tehlikelisi de buydu. Kötülük, çoğu zaman samimiyetin içinden geçerdi.
"Teşekkür ederim."
"Bak, ben bir şey demeyeceğim." Berk, sokak lambasına yaslandı. "Ama bir şey biliyorum: Borç büyür. Hastane de bekletmez. Ben sadece bir yol gösteriyorum. Yapıp yapmamak senin elinde."
"Hayır."
"Tamam." Berk omuz silkti. "Ama numaram sende var."
Gitti. Emre, elindeki meyve suyunu uzun uzun bakarak durdu. Sonra içmeden çöpe attı. Bunu yaparken, içindeki bir şeyin de çöpe gittiğini hissetti. Ne olduğunu bilmiyordu. Belki umuttu. Belki de direnç.
O gece defterini açtı. "Gereken" sütununun altına, kalemi tutarak bir şey yazdı. Sonra sildi. Bir daha yazdı. Sonra yine sildi. Sayfa, kalem izlerinden yırtılacak hâle gelmişti.