6. Bölüm - Paket
Cumartesi akşamı yağmur yağıyordu. Sokak lambalarının ışığı, ıslak asfaltta kırılıp bin parçaya bölünüyordu. Emre fırından çıkmıştı ama eve gitmedi. Kolları omuzlarında, başı öne eğik, soğuk havada yürüdü. Cebinde telefon, telefonda bir numara, numaranın ardında bir karar vardı.
Bu karar bir günde ortaya çıkmamıştı. Haftalar boyunca, birer birer, damla damla birikmişti. Bir hastane faturası, bir uykusuz gece, bir sınav kâğıdında düşen puan, annesinin solgun yüzü. Sonunda, dolu bir bardak gibi taşmıştı. Taşan şey ise ne öfkeydi, ne açgözlülük. Çaresizlikti. Çaresizlik, en sessiz ama en keskin sebepti.
Berk'i aradı. İkinci çalışta açtı.
"Ben yapacağım," dedi Emre. Sesi, kendi kulağına yabancıydı. "Bir kere."
Berk uzun süre konuşmadı. Sonra yavaşça, şaşırmış gibi, "Tamam," dedi. "Parkın arkasında, saat on."
Emre telefonu kapattı. Ellerinin buz gibi olduğunu fark etti. Cebindeki kitabı, Nazan Hoca'nın verdiği o eski kitabı aklına getirdi. Kapağındaki "Yap. Başarabilirsin." yazısı gözünün önünden geçti. Başını salladı, sanki bir sineği kovalıyormuş gibi. Düşünmemeye çalıştı.
Parkın arkası, mahallenin ışık almayan köşesiydi. Eski bir kayısı ağacının altında, siyah bir araba duruyordu. Berk, arabanın yanında bekliyordu. Yanında, daha önce gördüğü o iki genç vardı. Biri sigara içiyordu. Sigaranın ucu, karanlıkta küçük bir kızıl göz gibi parlıyordu.
"Geldi," dedi sigaralı olan. "Kitap kurdu."
Berk, onu susturdu. Sonra Emre'ye küçük, kahverengi bir paket uzattı. Ağırlığı yok denecek kadar azdı. Ama Emre'nin avucunda, taş gibi çöktü.
"Üç sokak ilerideki mavi kapılı apartman," dedi Berk. "Zile basma. Kapıyı iki kere tıklat. Biri açacak. Paketi ver, bir şey söyleme, geri dön. Hepsi bu."
"Hepsi bu?"
"Hepsi bu." Berk, cebinden bir zarf çıkardı ve Emre'nin göğsüne bastırdı. "Bu da senin payın. Yarısı şimdi, yarısı dönüşte."
Emre zarfı almadı. Ellerini yanlarına bıraktı. Berk, bir an şaşırdı, sonra zarfı Emre'nin ceketinin cebine sıkıştırdı. Ceketin cebi bir an ağırlaştı, sonra ağırlık bir yere yerleşti.
Yürüdü. Yağmur yüzüne vuruyordu. Paketi iki eliyle göğsüne bastırmıştı. Üç sokak, hiç bu kadar uzun olmamıştı. Her adımda ayakkabılarının içine su doluyor, her adımda bir şey geriye düşüyordu. Babası. Annesi. Elif'in tavşanı. Hasan Usta'nın duvarındaki çerçeve.
On bir yıl, dedi bir ses. İlk pakette yakalandı.
Mavi kapılı apartmanı gördüğünde adımları yavaşladı. Üç katlı, boyası dökülmüş bir binaydı. Kapı, gerçekten maviydi. Üstündeki lamba yanıp sönüyordu. Emre kapının önünde durdu. Elini kaldırdı, ikinci defa tıklatacaktı.
Tam o anda, birinci katın penceresinde bir ışık yandı. Perdenin arkasında bir çocuk, belki sekiz dokuz yaşında bir çocuk, yağmura bakıyordu. Elinde pelüş bir hayvan vardı. Bir tavşan. Yağmur camda yol çizerken, çocuk elini cama dayadı.
Emre elini indirdi.
Çocuk onu görmedi. Pencereden sadece yağmuru izliyordu. Ama o an Emre, kendi kardeşinin yüzünü gördü. Elif'in sabah mutfakta, uykulu gözlerle, kopuk kulaklı tavşanı sıktığı yüzü.
Bir şey, göğsünün tam ortasında kırıldı. Sessiz, temiz bir kırılmaydı bu. Ne bir çığlık, ne bir ses. Sadece bir basamağın çatlaması gibi.
Geri döndü.
Yolu nasıl yürüdüğünü hatırlamıyordu. Paketi elinde, yağmurun altında, aynı üç sokağı bu sefer koşarak geçti. Parkın arkasına vardığında nefes nefeseydi. Berk ve arkadaşları, arabanın yanında bekliyordu. Emre'yi gördüklerinde şaşırdılar.
"Ne oldu?" dedi Berk. "Bu kadar çabuk?"
Emre paketi uzattı. "Götürmedim."
"Ne?"
"Götürmedim. Yapamam." Cebindeki zarfı çıkardı, Berk'in eline bıraktı. "Hiçbirini istemiyorum."
Berk'in yüzü değişti. Nezaket, bir perde gibi aşağı indi. Altındaki yüz, Emre'nin hiç görmediği bir yüzdü. Sert, soğuk, ama içinde bir korku da vardı. Bir çocuğun, işi bozulan bir çocuğun korkusu.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" Berk'in sesi kısıktı. "Bunu şimdi kime açıklayacağım?"
"Bilmiyorum."
Sigaralı genç öne çıktı. Sigarasını yere attı, ayağıyla ezdi. "Konuşmaya gerek yok," dedi.
İlk yumruk karnına geldi. Emre iki büklüm oldu. Ağzında demir tadı hissetti. İkinci darbe, sırtına indi. Yağmur, yüzüne çarparken, bir ses kulağına uzaktan geldi. Berk bağırıyordu, "Yeter, yeter!" Ama sesi, yağmurun içinde boğuk ve zayıftı.
Emre yere düştü. Islak asfaltın soğuğu yanağına yapıştı. Gözünü kapattı. Son duyduğu şey, uzaktan gelen bir ses oldu:
"Ne yapıyorsunuz orada?"
Ses, yankılıydı, tanıdıktı. Kuyunun dibinden konuşan bir ses.
Ayak sesleri hızlandı, bir baston sesi duyuldu. Gençler dağıldı, arabanın kapısı çarptı, motor homurdandı. Berk son bir an Emre'ye baktı. Gözlerinde, suçluluk ile korkunun karışımı bir şey vardı. Sonra karanlıkta kayboldu.
Emre başını kaldırmaya çalıştı. Bir el, un kokan, sert ve sıcak bir el, onu omzundan tuttu.
"Konuşma," dedi Hasan Usta. "Konuşma evlat."
"Usta..."
"Biliyorum," dedi usta. Sesi titriyordu. "Hepsini biliyorum. Seni üç gündür izliyorum." Emre'nin başını dizlerinin üstüne aldı. Yağmur ikisinin üstüne de yağıyordu. "Murat'a yetişemedim. Sana yetiştim."
Emre, bir şey demeye çalıştı. Dili dönmedi. Gözyaşları, yağmurla karışıp yanaklarından süzüldü. Ne kadar ağladığını bilmiyordu. Belki ilk kez, babasının ölümünden beri ağlıyordu.
Hasan Usta onu kollarına aldı. Bir yaşlı adam, bir çocuğu yağmurun altından kaldırdı. Parkın arkasından, mahallenin ışıklı sokaklarına doğru, yavaş yavaş yürüdüler.
Paket, ıslak yerde, kayısı ağacının dibinde kalmıştı. Kimse ona dönüp bakmadı.