Keşfet

kırık yemin 3

kırık yemin

BÖLÜM 3: Uçurumun Kıyısında

​Kaan’ın elindeki telefon, odanın buz gibi sessizliğinde yankılanan o son gürültüyle birlikte yere düştü. Apar topar atılan o sert fren sesi ve ardından gelen metalin metale sürtünme çığlığı, boğazın serin gecesini yırtıp geçmişti. Telefonun ekranı, Cem’in profil fotoğrafıyla birlikte karanlık odada birkaç saniye daha yanıp söndü, sonra tamamen karardı.

​Defne, kulaklarında çınlayan o son kelimelerle olduğu yerde donakalmıştı. “Yalan söyledim... Defne suçsuz. Her şeyi ben yaptım.”

​Yıllardır kalbine saplanan o zehirli hançerin, aslında başkasının eliyle ve yalanıyla bilendiğini öğrenmek zihninde bir şimşek gibi çaktı. Gözlerinden süzülen yaşlar artık öfkenin değil, geç gelen bir adaletin ve büyük bir şokun gözyaşlarıydı. "Duydun mu?" dedi Defne, titreyen sesiyle Kaan’a doğru bir adım atarak. "Duydun mu Kaan? Sana yalan söylediğini, her şeyi onun yaptığını söyledi!"

​Kaan ise sarsılmıştı. Beyni, duyduklarını idrak etmekte zorlanıyordu. Beş yıldır nefretle beslendiği, gururunu ayaklar altına alan o mektubun bir kumpas olduğu gerçeği, zihninin tüm duvarlarını yıkıp geçiyordu. Kaan, Defne’nin yüzüne baktı; kadının gözlerindeki o masumiyeti ve yıllardır taşıdığı haksızlığın acısını ilk kez bu kadar net görüyordu.

​"Cem..." dedi Kaan, fısıltı gibi çıkan sesiyle. "Cem bunu neden yapsın? O benim kardeşim dediğim adamdı."

​"Çünkü seni benden koparmak istedi, ya da..." Defne cümlesini tamamlayamadı. Zihninde Cem’in o akşam otoparkta torpido gözünden çıkardığı eski zarf canlandı. "Ya da başka bir şey... Kaan, durma öyle! Köprüye gitmeliyiz!"

​Kaan, Defne’nin uyarısıyla kendine geldi. Hızla yerdeki telefonunu kaptığı gibi çalışma odasından fırladı. Malikanenin geniş merdivenlerini üçer beşer inerken arkasından gelen Defne’ye, "Arabama bin," diye emretti. Artık kuralların ya da yapılan evlilik sözleşmelerinin hiçbir önemi kalmamıştı; ortada söndürülmeyi bekleyen bir vicdan azabı ve uçurumun kenarında hayatı sarsılan bir adam vardı.

​15 Temmuz Şehitler Köprüsü’ne doğru gece karanlığında, lastiklerin asfaltı ağlatan sesiyle ilerlediler. İstanbul’un ışıkları boğazın sularında dans ederken, köprünün belirli bir noktasında birleşen polis ve ambulans sirenlerinin kırmızı-mavi ışıkları geceyi kırmızıya boyuyordu. Kaan, arabayı polis barikatının önüne ani bir frenle savurdu.

​Araçtan dışarı fırladıklarında rüzgar yüzlerine bir bıçak gibi çarptı. Kaan, kalabalığın ve polis şeridinin arasından geçerek korkuluklara doğru koştu. Defne de hemen arkasındaydı.

​Korkulukların hemen ötesinde, Cem’in arabası bariyerlere çarpmış, ön kısmı hurdaya dönmüştü. Ancak Cem arabanın içinde değildi. Köprünün çelik halatlarının altındaki dar bir çıkıntıda, ayağı demirlere takılmış halde aşağısı Boğaz’ın karanlık ve dalgalı sularına bakan bir konumda asılı duruyordu. Rüzgar, Cem’in üzerindeki ceketin eteklerini vahşice savuruyordu.

​"Cem!" diye kükredi Kaan, sesindeki tüm öfke ve çaresizlik boğazında düğümlenerek. Korkuluklardan sarkıp arkadaşının bileğine uzandı.

​Cem, başını yavaşça kaldırdı. Alnından süzülen kan, solgun yüzüne karışmıştı. Dudaklarında acı, neredeyse alaycı ama bir o kadar da rahatlamış bir tebessüm vardı. "Geç kaldın, Kaan..." dedi nefes nefese. "Çok geç kaldın."

​"Saçmalama, tutun bana!" Kaan, Cem’in bileğini sımsıkı kavradı. Gücü yettiğince yukarı çekmeye çalışıyordu ama Cem’in bedeni sanki tonlarca ağırlıktaymış gibi yerinden oynamıyordu. "Cem, bırakma kendisini! Sana emir veriyorum, yukarı çık!"

​Cem, gözlerini Kaan’dan ayırıp hemen arkasında duran Defne’ye çevirdi. Bakışlarında yıllardır sakladığı o suçluluk, o ağır yükün nihayet hafiflemesinin verdiği bir teslimiyet vardı. "Seni korumak istemiştim Kaan," dedi Cem, sesi köprünün üzerinden geçen rüzgarın arasında kayboluyormuş gibi kısık çıkıyordu. "Sen o gece o çöplükte öldüğünde... Defne’nin seni kurtarmak için bana nasıl yalvardığını biliyor musun? Ama ben... Ben onu sana yar etmektense, kendi yalanımın kurbanı olmayı seçtim. Seni kaybetmekten o kadar çok korktum ki, seni korumak adına hayatınızı mahvettim."

​Defne elleriyle ağzını kapattı, gözyaşları rüzgarda uçuşurken hıçkırıklarını bastırmaya çalıştı. "Cem... Yapma. Lütfen bırakma kendini."

​Cem, Kaan’ın sımsıkı kavradığı bileğini yavaşça, bir milim milim gevşetmeye başladı. "Artık taşıyamıyorum Kaan. Bu vicdan azabı... Her nefes alışımda boğazıma batan bir cam kırığı gibi. Beni affetmeyin... Ama bilin ki sizi gerçekten sevmiştim; birini dost, diğerini ise hiç sahip olamayacağım bir kalp olarak."

​"Cem, hayır! Sakın!" Kaan bütün gücüyle asıldı ancak Cem, bileğini Kaan’ın elinden kaydırarak çekti.

​"Hakkını helal et, Kaan."

​Cem’in parmakları Kaan’ın avucundan kayıp gitti. Boşlukta saniyeler gibi gelen o kısa düşüş anı, İstanbul’un gece sessizliğinde yankılandı. Ve ardından, Boğaz’ın karanlık sularına düşen bedenin çıkardığı o boğuk ses, geride kalan ikilinin kaderini mühürledi.

​Kaan, elleri havada asılı kalmış bir şekilde aşağıya, suların dalgalandığı noktaya bakıyordu. Zaman durmuş gibiydi. Beş yıllık bir yalan, bir dostun trajik sonu ve şimdi omuzlarına binen gerçeğin devasa yüküyle ortada kalakalmıştı.

​Defne, yavaşça kımıldayan adımlarla Kaan’a yaklaştı. Elini, buz kesmiş olan Kaan’ın omzuna koydu. Hiçbir şey söylemediler. Çünkü kelimelerin bittiği, geçmişin omuzlardaki cesetleriyle yaşanmaya başlandığı o yeni günün ilk ışıkları, Boğaz’ın üzerinden yavaşça doğuyordu.

Yorumlar

  • Başak Kama: @deniz.mutlu Hiç sorma gerçekten
  • Deniz Mutlu: Kaanın düşüş anındaki çaresizlik tarif edilemezdi