Keşfet

8. Bölüm

Kod Adı: Göktürk

BÖLÜM 8

Gece yarısını çoktan geçmiş, karargâhın üzerini derin ve ağır bir sessizlik kaplamıştı.

Tüm günün yorgunluğu üzerimdeydi ama henüz kendime bir ev tutacak vakit bulamadığım için karargâhtaki geçici subay odalarından birinde kalıyordum. Oda küçüktü; tek kişilik demir bir karyola, eski bir ahşap dolap ve küçük bir çalışma masasından ibaretti. Üniformamı çıkarıp bir kenara astım. Soğuk suyla yüzümü yıkadıktan sonra yatağa uzandım. Barut kokusu, silah sesleri ve Yiğit’in sert bakışları zihnimde dönüp duruyordu. Hemen duş alıp yatağa uzandım. Gözlerimi kapattığımda tek istediğim birkaç saatlik kesintisiz bir uykuydu.

Ama zihnim bana o merhameti göstermedi.

Geçmiş karanlığın içinden sıyrılıp üzerime çöktü.

...

Evin içi yine keskin bir ucuz alkol ve rutubet kokusuyla kaplıydı. Dışarıda yağmur yağıyordu ama içerideki fırtına çok daha şiddetliydi. Salondan gelen bağırış sesleri, kırılan cam parçalarının çıkardığı o gürültü... Kalbim göğüs kafesimi patlatacak gibi çarpıyordu.

Kapının arkasına saklanmış, küçücük ellerimle ağzımı kapatmış kulaklarımı tıkamaya çalışıyordum. Ama sesler kesilmiyordu.

"Yapma... Lütfen yapma! Betül burda bari o burdayken dur yeter artık bıktım senden." annemin çaresiz sesi yükseldi.

Ardından babamın o sarhoş, nefret dolu, gür sesi ortalığı kapladı: "Kes sesini! Doymadın mı ulan konuşmaya?"

Ahşap kapının aralığından dışarı baktım. Babam yine ayakta durmakta zorlanıyordu. Yüzü öfkeden kızarmış, gözleri kararmıştı. Annem ise yerde, köşeye sıkışmış hâlde ağlıyordu. Yüzündeki morluklar, dudağındaki kan sızıntısı... Her gece aynı kâbusu yaşatıyordu bize. Anneme doğru hamle yaptı, saçlarından tutup başını kaldırdı. Annemin attığı çığlık odanın duvarlarında yankılandı.

"Baba yapma!" diye bağırmak istedim ama sesim boğazıma tıkandı. İçimdeki o küçük kız çocuğu korkudan donup kalmıştı.

Sonra babamın cebinden çıkardığı o metalik parıltıyı gördüm. Bıçak... babamın elninde bir bı ak vardı.

"Bırak beni... Betül var içeride, yapma!" diye yalvardı annem. Son gücüyle beni korumaya çalışıyordu.

Ama babam dinlemedi. Gözü dönmüştü. Bıçağı kaldırdı ve... bir an bile tereddüt etmeden annemin göğsüne sapladı. Once bir kez. Sonra bir daha. Defalarca...

Annemin acı dolu çığlığı yerini boğuk bir hırıltıya bıraktı. Kırmızı, sıcak kan ahşap parkelerin üzerine yayılmaya başladı. Annemin gözleri açık kaldı, bakışları son anında kapının arkasındaki bana kaydı.

"ANNEEEE!"

"ANNEEE! NE YAPTIN ONA NE OLDU ANNEME NEDEN YAPTIN"

Karanlığın ortasında çığlık atarak uykumdan fırladım. Nefesim kesilmişti. Göğsüm hızla kalkıp iniyor, soğuk terler terli sırtımdan aşağı süzülüyordu. Ellerim titriyor, sanki hâlâ o küçük kapının arkasında annemin kanlar içindeki bedenine bakıyormuşum gibi hissediyordum.

"Anne... lütfen gel artık seni çok özledim sensiz olmuyor anne yapamıyorum." diye ağlamaya devam ettim sesim hıçkırıklar arasında boğuluyordu. Zihnim hâlâ o karanlık geçmişten sıyrılamamıştı.

O an odanın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.

"Betül!"

Seslerin ve ayak seslerinin kaynağını ayırt edemiyordum. Koridordaki nöbetçi askerler ve yan odalarda kalan tim üyeleri bağırtıları duymuş.

İlk giren Yiğit’ti. Arkasında Mert ve Efil vardı. Hepsinin yüzünde derin bir endişe ve teyakkuz hali vardı. Bir saldırı olduğunu sanmışlardı.

Yiğit göz açıp kapayıncaya kadar yatağımın yanına geldi. Elindeki silahı indirip yatakta büzülmüş, titreyen bana baktı. Gözlerindeki o sert komutan ifadesi bir anda yerini büyük bir şaşkınlığa ve endişeye bıraktı.

"Betül... Ne oluyor? İyi misin?"

Efil hızla yanıma yaklaşıp omuzlarıma sarıldı. "Tamam geçti Buradayız, güvendesiniz. Kimse yok!"

Ama ben kimseyi duymuyordum. Bedenim kontrolüm dışında titriyor, gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı yakıyordu. Ellerimle başımı tuttum. "Kan... Her yer kan... Durduramadım onu..."

Mert kapının yanında durmuş, ne yapacağını bilemez bir hâlde bakıyordu.

Yiğit dizlerinin üzerine çöktü. Bakışları tam göz seviyeme geldi. Ses tonunu hiç duymadığım kadar yumuşatarak konuştu: "Betül. Bana bak."

Cevap veremedim. Hâlâ o sarhoş adamın bıçağı sallayışını görüyordum.

Yiğit tereddüt etmeden ellerimi tuttu. Parmakları soğuk ve titreyen ellerimi kavradı. "Betül, buradasın. Sakin biz burdayız. Geçti. Kimse sana ya da başkasına zarar veremez. Nefes al."

Onun sıcak ve tok sesi, zihnimdeki o korkunç gürültüyü yavaşça yarmayı başardı. Gözlerimi Yiğit’e çevirdim. Lacivert gözlerinde ilk kez o soğuk duvarları değil, derin bir endişeyi gördüm.

"Yiğit..." diye fısıldadım, ilk kez aramızdaki unvanı unutup adını söylerken.

"Buradayım," dedi sesini alçaltarak. "Güvendesin."

Efil saçlarımı geriye doğru taradı. "Geçti Betül, derin bir nefes al lütfen. Biz buradayız."

Yavaş yavaş kendime geliyordum. Duvarlar, küçük masa, üzerimdeki tişört... Yıllar önceki o lanetli evde değildim. Karargâhtaydım. Göktürk Timi’nin arasındaydım.

Nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Yüzümdeki teri ve gözyaşlarını elinin tersiyle sildim. Birkaç saniye içinde koca bir timin önünde düşebileceğim en zayıf duruma düştüğümü fark ettim. Çenemi sıktım. Toparlanmalıydım. Ben bir üsteğmendim.

"İyiyim..." dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Sadece... bir kâbustu."

Mert rahat bir nefes vererek kapının eşiğine yaslandı. Yiğit arkasına bakmadan Mert ve Efil’e kısa bir emir verdi: "Siz çıkabilirsiniz. Nöbetçi askerlere de durumun kontrol altında olduğunu söyleyin."

Efil omuzlarımı hafifçe sıktı. "Bir şeye ihtiyacınız olursa yan odadayım."

"Teşekkür ederim, Efil," dedim kısık bir sesle.

Efil ve Mert odadan çıkıp kapıyı arkalarından kapattıklarında, odadaki sessizlik yeniden ağırlaştı. Yiğit ayağa kalkmadı. Hâlâ dizlerinin üzerinde, yatağımın yanında duruyordu. Bakışlarındaki o derin sorgulama ve acı gözümden kaçmadı.

"Her gece mi?" diye sordu alçak bir sesle.

Başımı öne eğdim. "Bazen."

"Geçmiş dedikleri şey... sadece dört yıl önceki o olay değilmiş, değil mi?"

Suskun kaldım. Çocukluğumun kanlı hatırasını kimseyle paylaşmamıştım. Bu benim en büyük zırhımdı, en derin yaramdı. Birinin bunu bilmesi, kendimi tamamen savunmasız hissettiriyordu.

Yiğit yavaşça ayağa kalktı. Çalışma masasının üzerindeki su bardağını doldurup bana uzattı. Bardağı titreyen ellerimle aldım ve birkaç yudum içtim.

"Bir daha öyle bağırdığını duyarsam..." dedi Yiğit, kapıya doğru yürürken duraksayarak.

Başımı kaldırıp ona baktım. Sert bir uyarı yapacağını sandım.

Ama o arkasını dönmeden, alçak ve sakin bir sesle tamamladı cümlesini:

"...kapıyı kırar yine girerim. Dinlen, Betül."

Kapıyı sessizce kapatıp çıktı.

Odanın karanlığında su bardağını iki elimle sıkıca tutarken, kalbimin atışları hâlâ sakinleşmemişti. Ama bu kez sebebi sadece gördüğüm kâbus değildi. Yiğit’in o gözlerindeki ifade ve çıkmadan önce söylediği son cümle, içimdeki soğuk walls bir gedik daha açmıştı.Yiğit yavaşça ayağa kalktı. Çalışma masasının üzerindeki su bardağını doldurup bana uzattı. Bardağı titreyen ellerimle aldım ve birkaç yudum içtim.

"Bir daha öyle bağırdığını duyarsam..." dedi Yiğit, kapıya doğru yürürken duraksayarak.

Başımı kaldırıp ona baktım. Sert bir uyarı yapacağını sandım.

"...kapıyı kırar yine girerim. Dinlen, Betül."

"Gitmeyin," dedim bir anda.

Sesim odanın soğuk duvarlarında yankılandı. Benden böyle bir şey beklemiyordu. Yiğit’in kapı kolundaki eli duraksadı. Yavaşça bana döndü. Lacivert gözlerinde derin bir sorgulama vardı.

"Ne dedin?"

"Kaçmayın," dedim, oturduğum yerden dikleşerek. Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim. "Az önce sorduğunuz sorunun arkasında durun komutanım. 'Geçmiş dedikleri şey sadece dört yıl önceki o olay değilmiş' dediniz ya... Sanki dört yıl önce yaşananlar küçücük bir detaymış gibi konuşuyorsunuz."

Yiğit kollarını göğsünde birleştirdi. Sesi buz gibi bir tona büründü. "Ben hiçbir zaman o günü küçümsemedim, Betül."

"Ama o günün yükünü tek başıma taşımamı beklediniz!" diye fısıldadım sertçe, sesimin dışarı gitmemesi için kendimi zor tutarak. "O gün Suriye sınırında, o mağara ağzında size bağırdım. 'Komutanım içeride pusu var, istihbarat eksik, girmeyelim!' dedim. Teğmendim o zaman.