9. Bölüm
Gece yaşananların ardından gözüme tek damla uyku girmedi. Masanın üzerinde duran Emir’in soğuk künyesine bakarak sabahladım. Güneşin ilk ışıkları odamın pencerelerinden içeri süzülürken ayağa kalktım, soğuk bir duş alıp üniformamı giydim. Aynadaki yansımama baktığımda gözlerimin altındaki morluklar belli oluyordu ama durmaya ya da zayıf görünmeye vakit yoktu.
Geniş adımlarla ana binaya geçip Göktürk Timi’nin toplantı odasına yöneldim. Kapıyı çalıp içeri girdiğimde Mert ve Efil masanın etrafında, ekranlara kilitlenmiş durumdaydı. Yiğit ise pencerenin kenarında durmuş, elindeki kahve kupasıyla dışarıyı izliyordu.
İçeri girmemle birlikte Yiğit bana doğru döndü. Göz göze geldiğimiz o ilk saniyede, dün gece aramızda yaşanan o ağır yüzleşmenin hayaleti ikimizin de üzerindeydi. Ama o, her zamanki sarsılmaz komutan maskesini takmıştı bile.
"Günaydın Üsteğmen," dedi, sesi düz ve mesafeliydi.
"Günaydın komutanım," diyerek masaya yaklaştım. "Durum nedir?"
Mert ekrandaki haritayı bize doğru çevirdi. "Komutanım, dün gece ele geçirdiğimiz verilerin çözümlenmesi tamamlandı. Shadow dediğimiz yapı, karargâhın sadece araç çıkış saatlerini değil, iletişim frekanslarımızı da anlık olarak dinliyormuş. Sızıntı doğrudan Muhabere İstihbarat Birimi'nden geliyor."
Efil kaşlarını çattı. "Yani içimizden biri onlara veri satıyor."
"Ya satıyor ya da şantaj altında," dedi Yiğit, adımlarını masaya doğru yönlendirerek. "İstihbarat Başkanlığı ile görüştüm. Bu konuyu kendi içimizde halledeceğiz. Dışarıya bilgi sızdığı anlaşılırsa operasyon başlamadan biter."
Yiğit doğrudan bana baktı. "Betül, Muhabere Birimi’nin son 48 saatlik erişim kayıtlarını Mert’le birlikte inceleyeceksiniz. Kim hangi saatte sunucuya bağlandı, tek tek çıkarın."
"Emredersiniz komutanım," dedim.
Tam o sırada Yiğit’in telsizi cızırdadı. Nöbetçi amirinin sesi duyuldu: "Komutanım, Doğu Nizamiye'de şüpheli bir araç tespit edildi. Plaka sahte, sürücü aracı bırakıp kaçtı!"
Yiğit tek bir an bile tereddüt etmedi. "Göktürk Timi, hazırlanın! Nizamiye’ye!"
Toplantı odasından çıktık. Silahlarımızı alıp nizamiye bölgesine doğru koşarken kalbimdeki adrenaline engel olamıyordum. Shadow, bizi sadece izlemekle kalmıyordu; artık kapımıza kadar dayanmıştı.
Nizamiye alanına vardığımızda, siyah bir minibüsün kapısı açık şekilde yolun kenarında durduğunu gördük. Askerler çevre emniyeti almıştı.
Yiğit el işaretiyle durmamızı emretti. "Mert, Efil, arka emniyet. Betül, benimle gel. Araçta patlayıcı ihtimali var, dikkatli olun. Araca yaklaştık. Minibüsün içine baktığımda sürücü koltuğunun üzerinde duran siyah bir zarf gördüm. Zarfın üzerinde kırmızı harflerle tek bir kelime yazıyordu:
GÖKTÜRK
Yiğit dikkatlice zarfı aldı ve açtı. İçinden çıkan tek sayfada sadece birkaç satır yazı ve bir fotoğraf vardı. Fotoğrafa baktığımda kanım dondu.
Bu, benim bu sabah karargâh bahçesinde yürürken çekilmiş bir fotoğrafımdı. Ve fotoğrafın arkasında şu yazıyordu:
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu Betül. Yarım kalan hesabı kapatma vakti geldi."
Zarfın içindeki fotoğrafa bakarken buz kestim. Bu sabah bahçede yürürken çekilmişti. Saniyeler önce, ben kendimi bu duvarların arkasında en güvende hissettiğim anda... Biri beni tam göğsümden nişan alır gibi kadraja almıştı.
"Betül?"
Yiğit'in sesi yanımdan yükseldiğinde rüzgârın sesi bile kesilmiş gibiydi. Elindeki zarfı sıkıca kavrayıp doğrudan bana baktı. Gözlerindeki o soğuk profesyonellik bir anda yerini derin, keskin bir şüpheye ve teyakkuz hâline bırakmıştı.
Fotoğrafı elimden çekti. Arkasındaki yazıyı okuduğunda çenesindeki kasların kasıldığını, şakaklarındaki damarların belirginleştiğini gördüm.
"Bu ne demek?" dedi Yiğit. Sesi alçaktı ama bir mermi kadar ağırdı. "Seni nereden tanıyor?"
"Bilmiyorum," dedim. Sesimin titrememesi için dişlerimi birbirine bastırdım. " Bilmiyorum komutanım."
"Betül, bana yalan söyleme!" Yiğit bir adım daha yaklaşarak aramızdaki mesafeyi kapattı. Fotoğrafı göstererek, "Dün geceki kâbusun, geçmişin... Şifreli mesajlar, sahadaki izler, şimdi de bu! Shadow’un seninle ne alakası var?"
"Bunu bana değil, o şer*fsize sorun!" diye bağırdım birden. İçimde tuttuğum bütün o baskı ve öfke patlama noktasına gelmişti. "Ben ilk kez dün gece duyduğum bir ismi nereden tanıyabilirim? Benim geçmişimde kan var doğru, yetim kalmak var doğru! Ama bu adamın benimle ne derdi var bilmiyorum!"
Mert ve Efil yanımıza koşarak geldi.
"Komutanım, minibüste bomba yok. Ama torpido gözünde bir telsiz bulduk," dedi Efil. Sesi gergindi. "Frekans açık. Bizi dinliyorlar."
Yiğit gözlerini benden ayırmadan Efil’in uzattığı telsizi aldı. Mandala bastı.
"Kimsin ulan sen?" Yiğit’in sesi nizamiyedeki soğuk havayı kesti.
Telsizden önce cızırtı, ardından derinden gelen, değiştirildiği belli olan mekanik bir ses duyuldu.
"Göktürk Timi... Yiğit Karaca. Karşımda konuşan adamın dört yıl önceki başarısız komutan olması ne acı."
Yiğit’in bakışları karardı. Sıkıca tuttuğu telsiz elinde kırılacakmış gibi duruyordu.
"Yanındaki üsteğmene iyi bak Yüzbaşı," dedi telsizdeki ses, kahkaha atarak "o kızın hayatındaki tek felaket sen değilsin. Ama sonuncusu ben olacağım. İçinizdeki köstebek size selam söylemeyi ihmal etmedi. Bir sonraki kurşun nizamiyeye değil, tam göğsünüze inecek."
Cızırtı kesildi. Hat kapandı.
Sessizlik koca karargâhın üzerine zifiri bir katran gibi çöktü. Mert ve Efil şaşkınlıkla bana ve Yiğit'e bakıyordu.
İçimizdeki köstebek... Bizi içeriden satan biri vardı ve hedef doğrudan bendim.
Yiğit telsizi cebine koydu. Zarfı ve fotoğrafı yanına aldı. Karşımda yine o aşılmaz, buzdan komutan duruyordu.
"Efil, Mert. Nizamiye kamera kayıtlarını kör noktalar dâhil karargâh dışı sunucuya aktarın."
"Emredersiniz komutanım."
Yiğit ardından bana döndü. Bakışları o kadar sertti ki bir anlığına nefesim tıkandı.
"Sen de benimle geliyorsun, Üsteğmen. Odaya geçiyoruz. Bana hatırladığın her şeyi tek tek anlatacaksın. Bu konu çözülene kadar da yanımdan bir milim bile ayrılmayacaksın." Sorgu odasına adımlarken koridordaki bot seslerimiz adeta duvarda yankılanıyordu. Yiğit kapıyı arkamızdan sertçe kapattı. Masanın üzerindeki lambayı yakıp doğrudan yüzüme doğrultmadı ama odadaki loş hava gerilimi iki katına çıkarıyordu. Dışarıda rüzgâr nizamiyedeki telleri zorlarken, odanın içindeki sessizlik patlamaya hazır bir mühimmat gibi aramızda duruyordu.
"Konuş, Betül," dedi Yiğit, masaya iki elini dayayarak bana doğru eğilirken. "Dün gece annenin katledilişini gördüğün kâbusu anlattın. Ama Shadow’un o nottaki 'yarım kalan hesap' ifadesi sıradan bir terör tehdidi değil. Babanın geçmişte bağlantılı olduğu birileri var mıydı?"
Soru göğsüme devasa bir gülle gibi oturdu. Yıllardır kaçmaya çalıştığım, zihnimin en karanlık köşelerine gömdüğümü sanrıladığım kirli geçmiş yüzüme vuruluyordu. Nefesim boğazımda düğümlendi, parmaklarım üniformamın yan dikişlerine gömüldü.
"Babam..." dedim, sesim odanın soğuk betonuna çarpıp boğuklaşarak. "Babam sadece alkolik ve eli kanlı bir cani değildi. Eve garip adamlar gelip giderdi. Küçükken anlamazdım, saklandığım o kapı aralığından sadece bacaklarını, ağır postal seslerini ve fısıltılarını duyardım. Ama büyüyüp harp okuluna girdiğimde, kendi imkânlarımla eski arşiv kayıtlarını karıştırdım. Babamın kaçakçılık ve yasadışı silah şebekeleriyle derin bağlantıları varmış."
Yiğit gözlerini bir an bile kırpmadan beni dinliyordu. Sert yüz hatları, kurduğum her cümlede daha da kasılıyor, şakaklarındaki damarlar belirginleşiyordu.
"Devam et," dedi, sesi ilk kez bu kadar alçak ama emredici bir ton alarak.
"Annemi katlettiği o lanetli geceden iki gün önce..." Yutkundum. Boğazımı yakan acı tükürüğü zorlukla aşağı ittim. "Eve siyah takım elbiseli üç adam gelmişti. Salonda bağırışıyorlardı. Babam o gece eve geldiğinde zaten sarhoştu ama adamlar gittikten sonra iyice kontrolden çıktı. 'Beni tehdit edemezsiniz, kızımı ve karımı bu işe karıştırmayın' diye bağırıyordu. Adamların istediği şeyi vermemişti. Annemi de o gece ki o adamlara olan öfkesinin ve geçirdiği o cinnet krizinin ortasında katletti!"
Gözlerimden süzülen tek damla sıcak yaşı hızla e