Keşfet

29

küçük sevgilim

Sare’nin irkilerek uyandığını fark ettiğim anda frene bastım. Araba yol kenarında hafifçe sarsılarak durdu. Motorun uğultusu geceye karışırken içimde tuhaf bir telaş yükseldi. Başını bir sağa bir sola çeviriyor, karanlığın içinde bir şey arıyormuş gibi etrafa bakıyordu. Gözleri korkuyla büyümüş, nefesi düzensizdi.

Elini tuttum. Parmakları buz gibiydi.

“Sare… buradayım,” dedim yavaşça.

Yüzüne eğildim. Yanakları solgundu, kirpikleri hâlâ titriyordu. Sanki gördüğü şey rüyada kalmamış da arabaya kadar peşinden gelmişti. Göz göze geldiğimiz an, o panik dolu bakışın içinde kayboldum.

“Kâbus gördüm…” diye fısıldadı. Sesi kırılgan bir cam gibi inceydi.

Bir anda boynuma sarıldı. Omuzları titriyordu. Onu kendime çektim, saçlarını okşadım. Gece serindi; camın ardından sokak lambasının sarı ışığı yüzüne vuruyor, gözyaşlarını belli belirsiz parlatıyordu.

“Geçti,” dedim, “sadece bir rüyaydı.”

Ama biliyordum, bazı rüyalar sadece rüya değildir. İnsan uyanır ama kalbi hâlâ kaçıyordur.

Başını göğsüme yasladı. Kalp atışlarımı duysun, sakinleşsin istedim. Bir süre konuşmadık. Sadece nefeslerimizin sesi vardı. Ellerimi omuzlarına koyup hafifçe geri çekildim, gözlerine baktım.

“Ne gördün?” diye sordum, sesimi mümkün olduğunca yumuşatarak.

Bir an sustu. Dudaklarını ısırdı. “Seni kaybediyordum,” dedi sonunda. “Bağırıyordum ama sesim çıkmıyordu.”

O cümle göğsümde bir yere saplandı.

Alnına hafifçe dokundum. “Buradayım,” dedim tekrar. “Hiçbir yere gitmiyorum.”

Dışarıda rüzgâr ağaç yapraklarını hışırdatıyordu. Gece, içimizdeki korkuyu dinliyormuş gibi sessizdi. Arabayı yeniden çalıştırmadan önce biraz daha bekledim. Çünkü bazen bir yere varmak için değil, birini sakinleştirmek için durmak gerekir.

Sare yavaş yavaş sakinleşti. Nefesi düzene girdi. Elimi bırakmadı.

O an anladım; bazı yolculuklar asfalt üzerinde değil, iki kalbin arasındaki mesafede yapılır.

Elini hâlâ bırakmamıştı. Parmakları benimkilerin arasına sıkıca kenetlenmişti; sanki bıraksam yeniden karanlığın içine düşecekti. Motoru çalıştırmadım. Gece acele etmiyordu, biz de etmeyelim istedim.

“Sare…” dedim yavaşça. “Rüyalar bazen içimizde sakladıklarımızı gösterir.”

Başını hafifçe kaldırdı. Gözleri hâlâ nemliydi ama korkunun yerini yorgun bir kırılganlık almıştı. “Gerçek gibiydi,” dedi. “Seni çağırıyordum… ama ulaşamıyordum. Sanki aramızda görünmeyen bir duvar vardı.”

Bu kez ben sustum.

Camdan dışarı baktım. Yol kenarındaki ağaçların gölgeleri ay ışığında uzayıp kısalıyor, rüzgârla birlikte titriyordu. İnsan bazen uyanıkken de kaybetmekten korkar. Belki de onun kabusu, benim sustuklarımın yansımasıydı.

Elimi yanağına götürdüm. “Bak bana,” dedim.

Göz göze geldik. O an dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibiydi. Ne yol, ne gece, ne geçmiş… Sadece onun gözlerindeki o kırılgan soru.

“Ben buradayım,” dedim daha net. “Ve kalacağım. Ama korkularınla tek başına savaşmanı istemiyorum.”

Bir an tereddüt etti. Sonra fısıldadı: “Ya bir gün gerçekten gidersem?”

Kalbim o cümlede duraksadı.

“Gitmek,” dedim, “her zaman uzaklaşmak değildir. Bazen insan kendi içine gider. Ama ben seni orada da bulurum.”

Sare gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı. Sanki içindeki fırtına biraz dinmişti. Başını tekrar omzuma yasladı ama bu kez titremiyordu.

Bir süre öyle kaldık.

Sonra hafifçe doğruldu. “Yola çıkabiliriz,” dedi kısık bir sesle.

Arabayı çalıştırdım. Farlar karanlığı ikiye böldü. Yol önümüzde uzanıyordu; bilinmez, sessiz ama artık o kadar ürkütücü değil.

Sare elimi bırakmadı.

Ve ben direksiyonu tutarken anladım; bazen en büyük sözler yüksek sesle söylenmez. Bazen birinin elini bırakmamak, “kalacağım” demenin en güçlü halidir.gecenin içine uzanmıştı. Radyoyu açmaya yeltendim ama vazgeçtim. Sessizlik daha güvenli geliyordu.

Sare birden dikleşti.

“Duydun mu?” dedi fısıltıyla.

“Ne?”

“Az önce… arka koltuktan bir ses geldi.”

Dikiz aynasına baktım. Arka koltuk boştu. Çantası oradaydı, başka hiçbir şey yoktu. Arabanın içi loştu; sadece gösterge panelinin soluk ışığı yüzlerimizi aydınlatıyordu.

“Yoldan gelmiştir,” dedim ama sesim düşündüğüm kadar sağlam çıkmadı.

Tam o anda, bagaj tarafından boğuk bir vurma sesi geldi.

İkimiz de donduk.

Sare’nin eli tekrar buz kesildi. “Bu da mı yoldan?” diye fısıldadı.

Aracı yavaşlattım. Kalbim göğsüme çarpıyordu. Mantıklı düşünmeye çalıştım. Belki bagajda kayan bir şey… belki bozuk bir parça… belki—

Bir darbe daha.

Bu kez daha netti.

Arabayı yol kenarına çektim. Motoru kapattım. Gece bir anda ağırlaştı. Rüzgârın sesi bile kesilmiş gibiydi.

“Sare, burada kal,” dedim.

“Hayır,” diye hemen karşı çıktı. “Tek başıma kalamam.”

Gözlerindeki korku, az önceki kâbusun gölgesini tekrar canlandırmıştı. Derin bir nefes aldım.

“Kapıları kilitle. Ne olursa olsun açma.”

Arabadan indim. Soğuk hava yüzüme çarptı. Etraf zifiri karanlıktı; sadece ay, bulutların arasından solgun bir ışık sızdırıyordu. Bagaja doğru yürüdüm. Her adımda ayaklarımın sesi bana fazla yüksek geliyordu.

Arkamdan bir şeyin hareket ettiğini hissettim.

Hızla döndüm.

Hiç kimse yoktu.

Sadece yol… ve karanlık.

Bagajın başına geldim. İçeriden bir tıkırtı daha duyuldu. Elimi kilide götürdüm ama bir an durdum. Ya gerçekten biri varsa? Ya az önceki kabus, bir tesadüf değilse?

“Sakın açma!” diye Sare’nin sesi arabadan yankılandı.

Tam o sırada uzaktan far ışıkları belirdi. Bir araç hızla bize doğru yaklaşıyordu. Işık gözümü aldı. Refleksle geri çekildim.

Araç aniden bizim birkaç metre önümüzde durdu.

Motor sesi kesildi.

Kapı açıldı.

Ve karanlığın içinden bir siluet indi.tanıdım.

“Beni beklemiyor muydun?”

Boğazım kurudu.

“Koray…”

Sare arabanın içinde nefesini tutmuştu. Onun adını duymasıyla birlikte kapının kilit sesi geldi; içeriden iyice kapanmıştı.

Koray Aydın ağır adımlarla yaklaştı. Üzerinde koyu renk bir mont vardı. Bakışları sertti. Yıllardır görmediğim o soğuk ifade yüzüne geri dönmüştü.

“Bagajı aç,” dedi.

“Burada ne işin var?” dedim, sesimi kontrol etmeye çalışarak.

Koray hafifçe gülümsedi ama o gülümsemede sıcaklık yoktu. “Yarım kalan hesaplar tamamlanmadan kimse huzur bulamaz.”

Rüzgâr birden hızlandı. Yol kenarındaki kuru otlar hışırdadı. İçimde kötü bir his büyüyordu.

Tam o sırada bagajın içinden bir ses daha geldi.

Koray’ın bakışları sertleşti. “Demek doğruymuş.”

Cebine doğru hareketlendi.

Refleksle geri çekildim. “Sakın—”

Bir anda her şey hızlandı.

Koray belinden silahını çıkardı. Aynı anda ben de montumun içindeki ruhsatlı silaha uzandım. Geceyi yırtan bir silah sesi duyuldu. Kurşun asfaltın kenarına isabet etti, kıvılcım sıçradı.

Sare’nin çığlığı arabadan yankılandı.

“Yeter Koray!” diye bağırdım. “Bu işin sonu yok!”

Koray tekrar nişan aldı ama tereddüt etti. Gözleri bir anlığına arabaya kaydı. İçeride Sare’nin silueti görünüyordu.

“Onu bu işin içine sokmamalıydın,” dedi dişlerinin arasından.

“Ben sokmadım. Sen peşimizi bırakmadın.”

İkinci bir patlama… Bu kez ben ateş ettim. Özellikle hedef gözetmeden, onu geri püskürtmek için. Koray hızla aracının arkasına siper aldı.

Gece artık tamamen dağılmıştı. Sessizlik yerini barut kokusuna ve hızlı nefeslere bırakmıştı.

Bagaj bir kez daha içeriden sarsıldı.

Koray bunu fark etti.

“Geç kaldın,” dedi. “O zaten burada.”

“Kim?” diye bağırdım.

Cevap vermedi.

Aniden kendi aracına atladı. Motoru çalıştırdı. Lastikler çığlık atarak döndü ve hızla uzaklaştı. Farları karanlıkta kayboldu.

Her şey bir anda bitti.

Silahımı indirdim. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Hemen arabaya koştum.

“Sare iyi misin?”

Titreyerek başını salladı. “Bagaj…”

Yavaşça arka tarafa yürüdüm. Bu kez korku sadece bilinmeyenden değil, Koray’ın sözlerinden geliyordu.

“Geç kaldın.”

Bagajın kilidine elimi koydum.

Derin bir nefes aldım.

Ve açtım.Bagaj kapağını yavaşça kaldırdım.

Metal menteşeler geceyi yırtar gibi inledi.

İçeri baktığım an kalbim bir anlığına durdu.

Bagaj boştu.

Ne bir insan… ne bir eşya… ne de açıklayabileceğim herhangi bir şey.

Sadece zeminde duran küçük, siyah bir kutu.

Kaşlarım çatıldı. Bu kutu bize ait değildi.

Arkamdan Sare’nin sesi geldi, titrek ama merakla karışık:

“Ne var?”

“El sürme,” dedim hemen.

Kutunun yanına eğildim. Üzerinde herhangi