🧽 Sarı Bezin Gücü 🧽
Masaya atılan sarı bezin ucunu kaçırmasıyla yere doğru savrulması bir oldu.
“Oy anam anam her yerim ağrıyor.”
Enise, belini tutarak sandalyelerden birini oturmak için çekti.
“Sabahtan beridir bir masadan diğerine koşturuyorum. Bugün niye bu kadar yoğundu?”
Yanındaki arkadaşı yere düşen bezi alarak çöp kutusuna fırlattı.
“Bugün Aral Bey gelecek, her zamankinden daha çok dikkat etmemiz gerekiyor.”
Hemen ardından keyiflenerek yerinde yaylandı.
“Bugün zamlı maaşlarımız yatacak.”
Enise, gülümseyerek ellerini kavuşturdu, gamzeleri belirginleşti.
“Eren Faruk’a sürpriz yapacağım, Melda.”
Melda, masaya dayanarak iç çekti.
“Yarın gidiyor değil mi? Kıyamam ya... Melda ablasının da sevgilerini ilet. İstanbul kendi başına koca bir ülke gibi geliyor bana. Kendine oralarda iyi baksın.”
Enise, samimi bir tebessümle karşılık verdi.
Restoranın girişinde seslerin çoğalmasıyla Melda’nın elinin ayağına dolaşması bir oldu. Ellerini yanaklarına koyarak camdaki yansımadan kendini kontrol etti.
“Ayyy geldi, Enise! Aral Bey geldi! Nasıl gözüküyorum? Güzel miyim? Sen de çekin düzen ver kendine.”
“Bu kadar telaş yapma. Her taraf tertemiz oldu. Bir sürü kişi sabahtan beri her tarafı köşe bucak temizledik.”
Melda havayı döverek çırpındı.
“Kız mesele o değil. Adam çok yakışıklı bir şey! Herkes ona hayran! Kendimi göstermem lazım. Ayyy bir bıçak tutuşu var hayranım hayran!”
Enise, kendine çay doldurmaya kalktı.
“Aral Bey’i görmesem sana inanacağım. Bence çok da farklı bir aurası yok. Sen de rahat ol burası dinlenme odası, önem vermezler buraya.”
Melda, kumral saçlarını düzelterek “ne yani sen gelmeyecek misin?” diye sordu.
“Gerek yok, ben görevimi yaptım zaten. Birazdan herkes buraya çekilir. O zaman kendini göstermeye gidersin canım.”
Melda gözlerini kısarken Enise şımarık bir şekilde gülümsüyordu. Ayda iki kere yaptıkları tatlı bir atışmaydı bu.
Aral Eliuzun, ayda iki kez kendi restoran zincirlerini ziyarete gelir, her şey yolunda mı diye kontrol ederdi. Geldiği günler de mutfakta çalışmadan gitmezdi. Şeflerine mutlaka yeni birkaç tarif öğretirdi.
Günün sonu yaklaştığında Aral Şef, mutfağa geçti. Kendine ayrılan özel önlüğünü üzerine geçirdi. İsteği üzerine mutfaktaki aydınlatmayı daha loş hale getirtti. Uzaktan harıl harıl bir şeyler anlattığı bazen hızlı hızlı sebzeleri doğradığı görülüyordu. Bazen kollarını kavuşturuyor şeflerin tarifi hazırlayışını izliyordu.
Son olarak tabaklamayı gösterdiğinde kaşları çatıldı. Şeflerinin tüm dikkatlerini tabağa vermelerini istiyordu. Öyle ki bazılarının baskı altında elleri titremeye başlamıştı. Bunu fark edince derin bir nefes aldı.
“Hızlı olmaktan önce sakin kalmaya çalışın. Dünyanın sonu değil arkadaşlar, bugün on beş, yarın yedi dakikada tabaklarsınız diğer günler iki dakikaya düştüğünü bile fark etmezsiniz. Unutmayın; bizim önceliğimiz daha temiz ve daha lezzetli tabaklar çıkarmak.”
Yaklaşık bir saat sonra Aral, mutfaktan çıkınca çalışanlar yorgunlukla torşonlarını tezgaha atıp tariflerin zorluğundan yakındılar. Özellikle de baharat dengesinin zor ayarlandığından şikayet etmekteydiler. Kendi görevleri bitince temizlik ekibini çağırdılar. Bu kargaşayı ancak onlar aklardı.
Kimileri tezgahı temizliyor kimisi makineyi boşaltıp yenisini dolduruyordu. Bir başkası fırınlarla ilgilenirken ötekiler ocağı siliyordu.
Enise son görevi olarak paspas kovasını hazırladı. Herkesin işi bittikten sonra gittiler. Mutfaktaki lamba o kadar kısılmıştı ki iyi temizlediğinden emin olmak istedi. Eğer leke kalırsa yarın herkes ona hesap soracaktı, biliyordu. Enise, son bir kez daha yerlere paspas vurmaya başladı. Tezgahın altına doğru paspası daldırdı. Tezgahın altından biber sapı, salatalık kabuğu ve küçük kırmızı ciltli bir defter çıktı. Gıda çöplerini ayrıştırdıktan sonra yerdeki defteri alarak tezgahın üzerine bıraktı. Fakat üzerindeki kabartmalı yazı dikkatini çektiğinden parmağını kabartmanın üzerinde gezdirdi. Okumaya çalıştı. Fakat yaldızları silinmişti. Lamba titremeye başlayınca kaşları çatıldı. Sayfayı tam çevirecek iken elinin üzerinde bir el hissetmesiyle korkuyla irkildi. Elini üstündeki ağırlıktan kurtarmaya çalışarak karşısındaki karartıya baktı.
“Demek buradaymış! Eğer kaybolsaydı çok üzülürdüm.”
Aral, tehditkar bir şekilde defterini Enise’nin elinin altından çekip aldı. Bakışlarını kızın yaka kartına dikip sözlerine devam etti.
“Enise... burada senin anlayamayacağın bir emek var... gecelerimi gündüzlerime kattığım, gençliğimi üzerinde heba ettiğim büyük bir emek...”
Enise, korku dolu bakışlarını Aral’ın yüz ifadesinde gezdirdi. Öfkeyle kısılan gözleri, seğiren dudakları, dişlerini sıkışı, sanki tüm öfkesini bir maskenin ardına gizliyor gibiydi. En çok da onu rahatsız eden şey burnunun dibine kadar yakın durmasıydı. Enise, Aral’a temas etmemek için tezgahla bir olmuş durumdaydı.
Stresten elindeki sarı bezi sıkarak yanıt verdi.
“Bu defterin kime ait olduğunu ve içerisinde ne olduğunu bilmediğimden açıp fikir edinmek istedim. Amacım almak değil sahibine ulaştırmaktı. Sanırım yanlış anladınız.”
Aral, sarı bezden ayakkabısına damlayan suya bakışlarını dikti. Hastalıklı bir gülümseme belirdi yüzünde. Enise’nin ise korkudan rengi gittikçe beyazlaşıyordu.
“Ben de senin nasıl biri olduğunu bilmediğimden uyarmak istedim, Enise. Umarım uyarım yerine ulaşmıştır.”
Aral, ayakkabısını deterjanlı sudan kurtarmak istercesine birkaç adım geri adım atınca Enise, derin bir nefes aldı. Üzerinde hissettiği bakışların altında ezilerek elindeki sarı bezi bırakmadan paspas kovasını alarak mutfaktan çıktı.
Giyinme odasına geçtiğinde yüzü kireç gibi olmuştu. Melda, yolunu keserek heyecanla sohbete başladı.
“Çok pişman olacaksın, Enise! Onu görmeye sen de gelmeliydin! Bıçak tutarken belirginleşen kollarındaki damarları görsen kendinden geçerdin!”
Melda, etrafında dönerek bildiği tüm hayranlık sözlerini Şef Aral Eliuzun için saydı.
Enise, korku dolu bakışlarıyla iş arkadaşına baktı.
“Ne? Ne oldu sana? Ağlamak üzeresin! Azar mı yedin yoksa?”
“Sarı bezin gücü...”
Arkadaşının bu sözü üzerine Melda, elindeki sarı bezi çekiştirip almaya çalışsa da başarılı olamadı.
“Kıyamam ya... kız çalışmaktan bu bez gibi sönmüş. Ne oldu anlat hadi!”
Trajikomik... köpüklü bir sarı bez sayesinde daha fazla azar işitmedim... sarı bezin gücü...
Enise, hızla konuyu değiştirmek istedi.
“Teknoloji mağazasının kapanmasına bir saatten az kalmış, Melda! Benim hemen gitmem lazım.”
Dalgınlıkla elindeki bezi çantasına attığı gibi hızlı adımlarla restorandan çıktı. Köşeyi döndükten sonra koşmaya başladı.
Gerçekten mağaza kapanacak diye mi koşuyordum? Yoksa korktuğum için mi? Belki de artık bu işi bırakmamın vakti gelmişti. Fakat kardeşim Eren ne olacaktı? Tam hayallerine kavuşmuşken onu gurbet ele beş parasız gönderemem. Yeni bir iş bulana kadar burada kalmak zorundayım... evet... şimdi anladım...
korktum hem de çok korktum... ama Aral Bey’den değil... kardeşime o hediyeyi alamamaktan korktum...
Mağazanın önüne geldiğinde yavaşladı. Saatine baktı. Kapanmasına biraz daha vardı. Nefesini düzene sokarak içeri girdi. Laptopların olduğu alana yöneldi. Uzun araştırmalarının sonunda kardeşinin okuyacağı uçak mühendisliği bölümü için sadece tabletin yeterli olmadığını öğrenmişti. Çalışanların yardımıyla biraz pahalı ama iyi bir laptopta karar kılmıştı. Ardından kardeşinin rahat not tutabilmesi için uygun fiyatlı Android bir tablet bulmuştu. Hepsini özenle hediye paketi yaptırttıktan sonra yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle mağazadan çıktı. Alışverişi yetmiş bine yakın tutmuştu ama Eren Faruk için değer diyordu kendi kendine. Neşeli yürüyüşü kahverengi kâküllerini savuruyor, tepeden yaptığı at kuyruğunu bir sağa bir sola sallıyordu.
Tek odalı evine geldiğinde kardeşini koltukta uyurken buldu. Eren’in başındaki takkesini çıkararak krem rengi seccadenin üzerine bıraktı. Ardından koltuğun yanında diz çökerek kardeşinin yumuşacık kahverengi gür saçlarını okşadı.
“Benim yaşama sebebim, evimin huzuru... biricik dayanağım... nur yüzlü Eren’im...”
Eren, ablasının varlığını