Karaya Vuranlar
1. Bölüm
Kitabıma hoş geldiniz. Şimdiden iyi okumalar dilerim. 💗
Dikkat ⚠️: Bu kurgu kan, cinsellik ve rahatsız edici öğeler içermektedir. Küçük yaşta ve çabuk etkilenen okuyucuların okumasını tavsiye etmiyorum.
🎵 In The Name Of Love 🎵
Sıkılan hayatlarımızın bizler için ne kadar değerli olduğunu, bu hikâyenin satırlarına en sert ve dokunaklı biçimde işlemek isterim. Belki gördüğüm son kişisindir. Hayal et; asla bekleme, hemen şimdi ne yapmak istiyorsan yap. Çünkü geç kalmışlık, hayallerini denizde boğulmana dakikalar kala yapmak istemene sebep olabilir ama o şans sende asla olmayabilir.
Kapının eşiğine geldiğimde duraksadım. Girip girmemek konusu beni bir hayli düşündürüyordu. Elimi, kapının kolunu kavrayacak şekilde tuttum ve şimdi kapıyı açma sırası geldiğinde yüzümde beliren su damlalarını görebiliyordum. Etraf karardı ve…
Uyandığımda hâlâ aynı yerdeydik. Kumlar her tarafımı sarmıştı. Geceyi nasıl uyurum diye düşünürken uyuya kalmak, bazen uyumak için en güzel yollardan biridir. Güneş yavaştan doğmaya başlamıştı. Sıcaklığı, gecenin soğukluğuna eş değerdi. Yavaşça doğruldum ve karşı tarafıma baktım. Yanımda Lorenzo vardı; kaptan… Aslında kaptan olduğunu söylemek artık çok zordu. Ne bir gemisi ne de o bilgisi varmış gibi duruyordu. Burada geçirdiğim dördüncü veya beşinci günlerden biriydi. Hafızam burada gittikçe azalıyordu çünkü yeterli besin kaynağını bile hindistan cevizlerinde buluyorduk.
Buraya geldiğimde her şey o kadar ani olmuştu ki bir anlığına gözden kaçırdığımız şey, o insanların gemiden atlamadan ölmüş olmalarıydı. Sanki zehirlenmiş gibilerdi. Nasıl bu kadar kolay öldüklerine anlam veremedim. Yutkundum ama boğazım o kadar kuruydu ki suyu bulmak için neredeyse adanın karşı tarafına gitmek zorunda kalmıştık.
Ayağa kalktığımda hâlâ uyumamış olan Ahu’nun denize baktığını gördüm. Nasıl hâlâ uyumamış olabilirdi ki? Ayağa kalktığımı görmüş olacak ki bedenini hafifçe çevirdi ama bana bakmamaya çalıştı.
“Günaydın,” diyebildim kısık bir tonla Ahu’ya bakarak ama cevap vermedi. Burada geçirdiğimiz birkaç günde hâlâ birbirimize alışma sürecinde olacağımızı hiç düşünmemiştim.
Ardından gerinerek güneşin ışıklarını tenimde hissettim. “Günaydın güzelim,” dedi arkamdan gelen ses. Arkamı dönmeye bile fırsat bulamadan Kutay önümde belirdi. “Sana da günaydın,” diyebildim, can sıkıcı konuşmanın bitmesini bekleyen bir edayla. Rüzgar kumdan hızla kalktı. “Sanırım gece bir böcek istilasına uğradım. Ne zaman kurtulacağız buradan?”
Homurdanarak bizlere baktı. “İnan bilmiyorum usta ya. Evet, güzel yer; deniz, kum, güneş ama yemek yok be.”Gülme eşliğinde kendi kendine söylenen Kutay’ı bu sefer o kalın ses bölmüştü. “Yeter! Burada uyuyanlar da var!”
Adada mahsur kalmanın en kötü tarafı bu soğuk ve ayrıca kaptan denilen ukala biriyle aynı ortamda bulunmaktı.
“Ha öyle mi? Biraz ötede uyu o zaman. Biz senin aksine hayatımızdan endişe ediyoruz da…”
Boğazımın kuruluğuyla öksürdüm ve ona doğru dönerek bir cevap vermesini umdum. Çünkü bizler kurtulmanın hayalini kuruyorduk ama kaptan buraya o kadar rahat alışmıştı ki onun kadar sakin kalamıyorduk. Birkaç dakika geçtikten sonra kendisi de kumdan bedenini kaldırıp bizlerin yanına gelmeyi tercih etmişti. “Eğer gerçekten kurtulmak istiyorsanız şunu bilin; deniz dalgalıdır ve eğer yüzmek isterseniz sizi tutan yok. Çünkü bilin ki buradan kurtulmayacağız.”
Sesindeki o ciddi tavır bizleri bir anlığına şaşırtmıştı. Biz onun kadar karamsar olmadığımızdan bu kadar net konuşması korkutmuştu. Derin bir nefes aldım. Ayağa kalkan Ahu bir anlık sessizliği bozdu. “Biz senin kadar karamsar bakmıyoruz kaptan!” dedi, sesindeki netliği çizerek. Kalçasındaki kumları temizleyip bana döndü.
“Su almaya gidelim mi? Çok susadım.”
Adanın öteki tarafına gitmek için can atarken yüzümde beliren ifade tamam anlamında görünüyordu bile. Rüzgar yanında duran hindistan cevizinin kabuğuyla yapmış olduğu kaseyi bana uzattı. “Gelirken bunu da doldurabilir misin?” Adadaki en saf kişi kesinlikle oydu. Başka birine söylese eminim getirmezdi. Tebessüm ederek ona döndüm.
“Tamam.” Dedikten sonra elindeki kaseyi alıp adanın derinliklerine doğru yürümeye başladım. Arkamdan gelen Ahu ile göz göze geldiğimizde konuşmaya başladı. “Bu kaptanın sorunu ne? Hayır, o bizden daha çok bilgiye sahip ama yaptığı tek şey uyumak. İnsan biraz çaba gösterir sonuçta.” Söylenmeye devam ederken ben durakladım. “Gerçekten kaçmak isteyen biri olabilir belki,” dedim ona bakarak. Ama o anlamsız gözlerle bana baktı.
“Nasıl yani?”
Ona anlatacağım şeyi ben de gemide duymuştum. Bazen ülkesinden kaçmak isteyen kişiler böyle gemilerde bulunabiliyordu. Belki Lorenzo da onlardan biriydi.
“Gemide duymuştum. Ülkelerinde durmak istemeyen kişiler bu gemileri kullanıyormuş.”
Ahu şaşkın gözlerle bana baktı.
“Biliyor musun, bu çok mantıklı. Neden bu kadar rahat olduğu yani.”
Ama bir sıkıntı vardı.
“Neden kaçmak istiyordu? Katil olabilir miydi veya hapisten kaçmış biri?”
İkimizin yüzü anında soldu. Cidden böyle bir şey olabilir miydi? Birkaç kez onunla konuşmuştum ama pek öyle bir izlenim vermemişti.
“Bu arada sen çalışıyor musun?” dedi Ahu biraz daha temkinli yürüyerek.
Topraktan sıçrayan çamurlar bedenime az da olsa yapışmıştı ki elimle yavaşça silmeye çabaladım.
“Aslında ben de o gemiye binen bir katilim, biliyor muydun?” dedim.
Ahu anında dikkatle bana baktı.
“Hayır şaka yapıyorum, ben gazeteciyim.”
Gülerek ona baktım ama o şakanın dozu böyle bir yerde yapılır mıydı bilmiyorum.
“Demek gazetecisin. Peki neler yapıyorsun? Köşe yazısı falan mı yoksa spikerlik mi?”
Yan yana yürürken kısa bir an daha derinlerde belirmişti. O gün aynı soruyu bir kişi daha sordu.
2 Hafta Önce
Gemide ilk yolculuğu olan birine göre fazla mı cesaretliydim acaba diye kendimi kaptanın odasına doğru yürürken bulmuştum. Aslında sadece birkaç soru sormak istemiştim; net cevaplara sahip olan birine.
Kapısının önüne geldiğimde hafifçe tıklattım.
“Gel.”
İçeriden boğuk bir ses duyduğumda kapıyı açtım. Karşımda dümenin ortasında şortla bana bakan adamı gördüm. Ne olduğunu anlamadan kapıyı kapattım ve ona döndüm.
“Size birkaç soru sorabilir miyim?”
Kaşlarını çatmış bir şekilde karşısında duran koltuğa uzandı ve çıkarmış olduğu tişörtü tekrar giyinmek için birkaç saniye uğraştı.
“Buyurun? Ne sormak istiyorsunuz?”
Cebimdeki kâğıttan bir soruyu ona okudum.
“İtalya’ya ne zaman varırız?”
Bana doğru sert bir adımla gelip elimdeki kâğıdı çekip aldı.
“Bir yaşında falan mısın? Ne bu sorular?”
Deyip benimle ukala bir şekilde dalga geçmeye karar verdi.
“Sizden net bir cevap almak istedim sadece ve eğer siz cevaplamayacaksanız sizin üstünüzle görüşmeliyim.”
Kaptan bu kadar gıcık olmak zorunda mıydı? Sadece birkaç soruydu.
“Hanımefendi, dört gün sonra Palermo Limanı’na varacağız. Başka sorunuz var mı?”
Amma da uzun sürüyormuş. Gene sıkılacağız gibi…
“Evet var. Peki bu süre boyunca ne yapmamı önerirsiniz?”
Kaptan bu sefer kızgın bir ifade takınarak bana baktı.
“Mesleğiniz ne hanımefendi? Bu kadar ilgili birini daha hiç görmedim.”
Mızmızlanmak yerine cevaplasana…
“Mesleğim gazetecilik. Evet, merakım buradan geliyor olabilir ama ben sadece sıkılmamak için sormuştum.”
Kaptan bu sefer kapıya daha çok beni yanaştırarak konuştu.
“Çıkmazsanız güvenliği buraya çağırırım desem ne dersiniz peki? Veya isterseniz size röportaj da verebilirim, güvenlik eşliğinde?”
Belli ki buranın havası epey bozulmuşa benziyordu. Kapıyı yarım şekilde açtım ki kapının anında sert bir şekilde kapanması bir oldu.
“Birkaç adada duracağız. İsterseniz oraya geldiğimizde size haber veririm ama kamarama gelmek yok bir daha,” dedi net bir sesle kapıyı bu sefer kendisi açarak beni bir an önce dışarı atma çabasına girerek.
“Adanın ismini söyleyin ki gitmeden önce araştırma yapayım.”
Bu sefer şartları bayağı zorlamışım gibi kapıyı hızla yüzüme kapattı.
Günümüz
Su kenarına geldiğimizde Ahu, damlayan kayalardan eliyle su içmeye başladı. Bayağı susamışa benziyordu. Ben ise Rüzgar’ın verdiği kabuk kaseyi damlayan diğer kayanın tam altı