Bölüm İki- Kelebek ve Namlu
Sokak bomboştu. Rüzgar, parmaklarımın arasında titreyen sararmış kağıt parçasını hışırdatırken, az önce uzaklaşan arabanın arka lambalarının gecenin içinde kayboluşunu izledim.
Kafamın içi tam bir uğultudan ibaretti.
Şimdi ne yapacaktım?
Gözlerim bir kez daha kağıttaki o küçük çocukluk fotoğrafına kaydı. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpıyordu. Ya bu ilandaki küçük kız gerçekten bensem? Ya bunca yıl yaşadığım kimsesizlik, o sığınmaya çalıştığım yalan hayat kocaman bir sahneyse?
Soğuk hava yüzüme çarptıkça kendime gelmeye başladım. Çaresizce durmak bir şey kazandırmayacaktı. Derin bir nefes alıp arkamı döndüm ve adeta bacaklarım birbirine dolanarak markete geri koştum. Otomatik kapı iki yana açıldığında içeriye sinen o tanıdık koku bile artık yabancı geliyordu.
Tezgaha yaklaştım. Zihnim bir dedektif gibi hızla çalışmaya başlamıştı. O adam... Az önce buradan çilekli süt ve bisküvi alan o garip, karizmatik adam... Parayı nakit mi ödemişti, yoksa kartla mı?
Gözlerim hızla kasanın yanındaki küçük siyah POS cihazına kaydı.
"Lütfen kartla ödemiş ol, lütfen..." diye fısıldadım kendi kendime.
Hemen kasanın arkasına geçip POS cihazının yanındaki küçük kağıt haznesine ve tezgahtaki müşteri nüshası fişlere baktım. Kalbim boğazımda atıyordu. En son yapılan işlemin fişini elime aldım. Fişin üzerindeki saat tam olarak üç dakika öncesini gösteriyordu.
Gözlerimi kısarak fişin en alt satırlarına, onay kodunun hemen yanına odaklandım. Banka entegrasyonu sayesinde kart sahibinin adı açıkça basılmıştı.
KART SAHİBİ: BORA SAYGIN
Nefesim boğazımda tıkandı. Paraklarımı fişin üzerindeki o siyah harflerin üzerinde gezdirdim.
Bora Saygın.
Artık elimde sadece geçmişten gelen sararmış bir gazete parçası değil, günümüzden, kanlı canlı bir isim vardı. Boynumdaki kelebek şeklindeki bene dokundum. Ailemi, kim olduğumu ve boynumdaki bu izin ne anlama geldiğini öğrenmek istiyorsam, tek bir yolum vardı: Bu Bora Saygın denen adamı bulmak.
Telefonumu cebimden çıkarıp arama motorunu açtım. Parmaklarım heyecandan titreyerek arama çubuğuna o iki kelimeyi yazdım:
Bora Saygın
Açıkçası içimdeki mantıklı ses hemen ümitlememe engel olmaya çalışıyordu çünkü bu adamın cebindeki sararmış kağıttaki kız ben olmayabilirdim. Kendimi hemen inanmaya karşı tutmaya çalışmamın sebebi eğer yine yanılırsam hayal kırıklığıyla baş etmek daha kolay olsun diyeydi. Çünkü daha önce de tam 18 defa ailemi bulduğumu sanıp heveslenmiştim ama boş bir heyecandan başka bir şey getirmemişti bana. Ama yine de içimden bir ses bu sefer çok yaklaştın diye çığlıklar atıyordu.
Derin bir nefes aldım. Arama motoruna yazdığım "Bora Saygın" ismini arattığımda karşıma çıkan ilk sonuçlar zaten onun nasıl bir dünyadan geldiğini özetliyordu. Haber başlıkları, büyük holding görselleri ve hemen altında resmi sosyal medya hesabı...
Resimlere tıkladığımda karşıma çıkan ilk fotoğraf tam da o genç adamdı. Gerçekten de duruşundan, giyiminden zenginlik akan o adam...
Heyecandan dizlerimin bağı çözüldü. Ayakta duramayacağımı anlayınca arkamdaki tezgaha yaslandım ve titreyen parmaklarımla Instagram profilinin yüklenmesini bekledim.
Profil yüklendiğinde karşıma çıkan ilk fotoğraflar, Bora Saygın’ın tek başına çekildiği profesyonel ve lüks karelerdi. Bir yatta, şık bir ofiste, galalarda... Her fotoğraf, duruşundaki o kendine güveni ve zenginliği teyit eder gibiydi.
Heyecandan ayakta duramadığımı fark edince, tezgaha daha sıkı yaslandım. Titreyen parmağımla ekranı aşağıya kaydırmaya devam ettim.
Biraz daha aşağıda, profilin tek düze havası değişti. Artık tek başına değildi. Bora, iki başka genç adamla birlikte, bir kayak merkezinde, gülümseyerek poz vermişti. Üçünün de yüz hatlarında, o dikkat çekici benzerlik hemen göze çarpıyordu. Fotoğraftaki enerji o kadar güçlüydü ki, sanki aralarındaki sarsılmaz bağı ekranın dışına taşıyordu.
Parmağım fotoğrafın üzerine gitti ve etiketleri görmek için dokundum. İşte o an, dünyam bir anlığına durdu.
Bora’nın hemen sağındaki, daha küçük olarak düşündüğüm genç adamın profil etiketi: @cagriacar (Çağrı Acar).
Diğer taraftaki daha büyük duranın etiketi ise: @kaanacar (Kaan Acar).
Nefesim boğazımda tıkandı. Kalbim, göğüs kafesimi delmek istercesine, adeta bir davul gibi güm güm atmaya başladı. Fişin üzerindeki isim "Bora Saygın"dı. Peki bu çocuklar kimdi? Fotoğrafın altına, yorumlara baktım. Bora bir yoruma cevap vermişti: 'Kardeşlerimle...'
Kafam karışmıştı. Bora Saygın'ın kardeşlerinin soyadı nasıl ACAR olabilirdi? Bu mümkün müydü, yoksa bu sadece bir tesadüf müydü? Belki de Bora, onların öz kardeşi değildi. Korumalarıydı ya da aralarında başka bir bağ vardı.
Cebimdeki sararmış kağıdı çıkarıp bir kez daha baktım. Fotoğrafın altındaki o soluk harfleri okudum: LİNA ACAR.
Bir tesadüf olamayacak kadar güçlü bir ipucuydu bu. 18 kez yanılmıştım ama bu sefer... Soyadları tutuyordu! Nabzım kulaklarımda uğuldarken, gözlerim o üç gencin fotoğrafına kilitlenmiş kalmıştı. Bora Saygın, Çağrı Acar ve Kaan Acar. Ve aradıkları, o sararmış kağıttaki küçük kız: Lina Acar.
Boynumdaki kelebek şeklindeki bene dokundum. Ailem, kim olduğum ve bu bene sahip olan o küçük kızın hikayesi... Hepsi bu karmaşık soyadı oyununun ve bu fotoğraftaki insanların arasındaydı.
Heyecandan ve korkudan titrerken, aklımda tek bir soru vardı: Ben gerçekten de bu insanların kardeşi olabilir miydim? Yoksa bu da sadece yeni bir hayal kırıklığına giden yolun başlangıcı mıydı?
Kafamdaki şüpheleri daha da kuvvetli yapan ise büyük olanla aramdaki devasa benzerliklerdi. Sanki onun kız hali gibiydim. Onun da benim gibi sapsarı saçları ve yemyeşil gözleri vardı. Küçük olanın ise yine sarı saçları vardı fakat ikimizden farkı deniz mavisi çok güzel gözleri olmasıydı.
Soyadları farklıydı, Bora Saygın belki onların abisi değil korumasıydı, kafamda bin bir türlü soru işareti vardı... Ama bu benzerlik bir tesadüf olamazdı.
Ekranı biraz daha aşağı kaydırdım. Hikayeler kısmında yeni bir paylaşım vardı. Bora Saygın, yaklaşan saat diliminde bir konum etiketlemişti. Siyah bir arka plan üzerine şık bir yazı stiliyle yazılmış bir mekan adı: "Le Lumière - İstanbul".
Hemen sekmeyi kapatmadan harita uygulamasını açtım. Mekanın adını arama çubuğuna yazdım. Boğaz kıyısında, girişinde korumaların kuş uçurtmadığı, şehrin en lüks ve seçkin restoranlarından biriydi. Birkaç magazin sayfasında da bu gece orada özel bir akşam yemeği daveti olduğu haberi düşmüştü.
Aklımdaki mantıklı ses "Dur, polis çağır, adrese tek başına gitme, yine yanılacaksın" diye bağırıyordu. Ama 18 defa hayal kırıklığına uğramış o kız çocuğu artık beklemek istemiyordu. Eğer orada, o masada benim kaderimi tutan insanlar oturuyorsa, bunu kendi gözlerimle görmek zorundaydım.
Markettin ışıklarını söndürüp kapıyı kilitledim. Titreyen ellerimle cebimdeki son parayı çıkarıp yoldan geçen ilk taksiyi durdurdum. Taksiye binerken şoföre restoranın adını verdim. Kalbim sanki göğüs kafesimi patlatacakmış gibi vuruyordu.
Geri dönüşü olmayan o yola girmiştim.
Lüks restoranın önündeki valeler ve takım elbiseli iri yarı korumalar, üzerimdeki sıradan kıyafetlere bakıp beni daha kapıda durdurdu.
"Yasak küçük hanım, özel bir davet var," dedi kapıdaki korumalardan biri, beni omzumdan hafifçe geriye doğru iterek.
Yıllardır biriken çaresizlik, 18 defa kapısından döndüğüm o umutlar ve içimdeki o yırtıcı öfke tam o an patladı. Artık kaybedecek hiçbir şeyim yoktu.
Koruma arkasını döndüğü saniyelik bir dalgınlık anında, belindeki sert kabkabı fark ettim. Gözümü bile kırpmadan elimi uzattım, silahı kılıfından kavradığım gibi çekip aldım. Koruma ne olduğunu anlayamadan geriledi, etraftaki diğer adamlar ellerini beline attı.
Namluyu gökyüzüne diktim ve tetiğe asıldım.
GÜM! GÜM!
Geceyi yaran iki el silah sesiyle sokak bir anda ana baba gününe döndü. Çığlık atanlar, araçların arkasına saklananlar, sağa sola kaçışanlar... Titreyen iki elimle silahı lüks restoranın döner kapısına doğrulttum. Bütün cesaretini avuçlarının içine toplamış bir deli gibi bağırdım:
"BORA SAYGIN! DIŞARI ÇIK!"
Saniyeler içinde devasa cam kapılar hız