Bölüm Üç- Kara Şah
KAAN ACAR
Polis arabasının kırmızı mavi ışıkları sokağın karanlığında kaybolurken göğsümdeki patlamayı daha fazla tutamadım. Kanım beynime sıçramıştı.
Bir iki geniş adımla Bora’nın üzerine çullanıp onu yaka paça duvara yapıştırdım. "Sen ne yaptın?!" diye kükredim, yumruğumu çenesine savururken. "O kız kimdi Bora?! Boynundaki beni gördün mü sen? Bana... Bana ne kadar benzediğini görmedin mi?!"
Bora aldığı darbeyle gerilese de karşılık vermedi. Yanağını sıkarak doğruldu. "Kaan bir dinle—"
"Neyi dinleyeceğim?!" Sesim sokakta yankılanıyordu. Çağrı arkadan kolumu tutmuş, titreyen sesiyle bizi ayırmaya çalışıyordu. "Yıllardır aradığımız kardeşimiz gözümüzün önünde polis arabasına bindirildi! Biliyordun da bizden sakladın mı?!"
"Bilmiyordum!" diye bağırdı Bora en sonunda. "Fişteki ismi görünce şüphelendim! Sizi umutlandırmadan önce araştırmak istedim. Kız dükkana gelip beni sorunca bu gece her şeyi netleştirecektim!"
Ellerimi sarı saçlarımın arasından geçirdim. Nefes alamıyordum. O kızın gözleri... Aynada her gün gördüğüm yeşil gözlerin birebir aynısıydı. "Karakol..." dedim hırsla. "Hemen karakola gidiyoruz. O kızı oradan çıkaracağız."
LİNA ACAR
Karakolun nezarethanelerinden birinin soğuk bankında oturmuş, bileklerimde kelepçenin bıraktığı kızarıklığa bakıyordum. İçimdeki sızı, o demirlerin soğukluğundan çok daha derindi.
Çok geçmeden kapıdaki görevli memur göründü: "Şikayet çekildi. Çıkabilirsin."
Ayağa kalktım. Ağır adımlarla koridora çıktığımda beni bekleyen üç kişiyle burun buruna geldim: Bora, küçük abim Çağrı ve adeta aynadaki erkek yansımam duran büyük abim Kaan.
Kaan’ın yeşil gözleri doluydu. Bana doğru bir adım attı, dudakları titriyordu: "Lina... Ben..."
O adım attıkça ben bir adım geri çekildim. Bakışlarımı bir buz kütlesine çevirdim. Onun yüzündeki o devasa benzerliğe, kendi gözlerimin aynısı olan o yeşil gözlere bakmamak için kendimi zor tutuyordum. Beni yetimhanede, soğuk dükkan köşelerinde tek başıma bırakıp bu lüks hayatı yaşarken neredeydiniz? diye haykırmak istedim ama sustum.
İkisini de tamamen yok saydım. Yüzümü bile dönmeden doğrudan Bora’ya baktım.
"Seni bulmamı sağlayan sendin," dedim soğuk ve mesafeli bir sesle. "Beni neden aradın Bora Saygın? Derdiniz ne sizin?"
Küçük abim Çağrı araya girmeye çalıştı: "Lina, biz seni terk etmedik, yemin ederim seni yıllardır—"
"Ben seninle konuşmuyorum," dedim Çağrı’ya bakmadan. Sesimdeki netlik onu olduğu yere çiviledi. Tekrar Bora’da kilitledim bakışlarımı. "Şikayeti kim çektiyse teşekkürler. Ama benim sizin hiçbir şeyinize ihtiyacım yok."
"Lina, saçmalama," dedi Bora aracı bir tavırla. "Hava karanlık, dışarısı tehlikeli. Bizimle geliyorsun, oturup her şeyi konuşacağız."
"Sizinle hiçbir yere gelmiyorum." Arkamı dönüp karakolun kapısına doğru yürüdüm.
Kaan arkamdan koşup kolumu tutmaya çalıştı: "Lina, lütfen! Lütfen dinle!"
Kolumu hızla çektim. İlk kez, tıpkı kendi yüzüme bakar gibi Kaan'ın yeşil gözlerinin içine baktım. O gözlerdeki kırgınlığı gördüm ama umursamadım. "Bana dokunma," dedim fısıltı gibi ama bıçak kadar keskin bir sesle. "18 yıl sonra karşıma geçip abilik yapamazsın."
Karakolun kapısından çıkıp gecenin karanlığına karıştım. Arkamda şok içinde kalan iki öz abimi ve ne yapacağını bilemeyen Bora’yı bıraktım. Gururum, canımın acısını bastırıyordu. Karakoldan çıktığım gibi ilk gördüğüm taksiye el ettiğim için direkt ona atlamıştım ve evimin adresini vermiştim.
Gözümden akmayan yaşlar için gözpınarlarıma bastırdım. Ailemle ilk karşılamam asla hayalimdeki gibi olmamıştı. Kendi kanıma sahip birilerini görünce ağlayarak onlara sarılacağımı bile hayal etmiştim ama bu değildi. Asla bunu düşünmemiştim bile ama demek ki içimdeki yılların acısı bir anda patlayıvermişti. Onlardan tekrar vazgeçmeyi düşünmüyordum tabii ki ama önce durup bir nefes almam lazımdı...
LİNA ACAR
İki taksi değiştirerek kendi küçük, mütevazı mahalleme döndüm. Anahtarımı çıkarıp eski ahşap kapımı açtım. İçerisi zifiri karanlıktı. Bütün vücudum yorgunluktan ve stresten titriyordu.
Işığı açmak için düğmeye uzandığım an, karanlığın içinden gelen bir çakmak sesiyle donakaldım.
Çıt.
Alevin sarı ışığı, salonumun ortasındaki tekli koltukta oturan adamın yüzünü aydınlattı. Siyah takım elbiseli, yüzünde derin bir yara izi olan adam çakmağın ateşini sigarasına götürdü. Dumanı yavaşça havaya üfledi.
Zihnimde bir şimşek çaktı. Bu adam... Bu adam restoranın önündeki kargaşada, abilerimin karşısında duran, adamlarının arkasında gövde gösterisi yapan o tehlikeli düşmandı!
"Güzel kurgu," dedi adam, karanlık ve booguk bir sesle. Koltuktan yavaşça ayağa kalktı. "Acar’ların koruması, karakollar, havaya sıkılan kurşunlar... Ama en güzeli ne biliyor musun küçük hanım?"
Bana doğru birkaç ağır adım attı. Geri gitmek istedim ama arkamdaki kapı çoktan adamın iki koruması tarafından kapatılmıştı.
Adam çenemi sertçe kavradı. "En güzeli, Acar’ların zayıf noktasının ayağıma kadar gelmiş olması."
Çığlık atmak için ağzımı açtım ama arkamdaki adamlardan biri kokulu bir bezi burnuna bastırdı. Kimyasalın keskin kokusu ciğerlerime dolarken gözlerim kararmaya, bacaklarımdaki güç çekilmeye başladı.
Son gördüğü şey, adamın yüzündeki o karanlık tebessüm ve kulağımda çınlayan son cümle oldu:
"Abilerine selam söyle... Seni almak istiyorlarsa, bu sefer bedeli çok ağır olacak."
KAAN ACAR
Karakoldan arkasını dönüp gidişi, o yeşil gözlerindeki keskin nefret... Göğsümün ortasına koca bir kaya oturmuş gibiydi. "18 yıl sonra karşıma geçip abilik yapamazsın," demişti. Haklıydı. Sonuna kadar haklıydı. Ama onu öylece gecenin karanlığında tek başına bırakamazdım.
"Bora," dedim sesim titreyerek. "Adresi ver."
Bora hiç ikiletmeden Lina’nın yetimhaneden çıktıktan sonra kiraladığı mütevazı evin adresini navigasyona girdi. Çağrı arka koltukta sessizce ağlıyordu, ellerini yüzüne kapatmıştı. "Abi," dedi fısıltıyla. "Bizimle aynı gözlere bakıyordu... Ama bize yabancı gibi baktı."
"Toparlayacağız," dedim kendi sesime bile inanmayarak. "Önce kapısına gideceğiz. Bizi içeri almasa bile kapısının önünde bekleyeceğiz. Güvende olduğunu gözümle görmeden şuradan şuraya gitmem."
Mahalle dar, sokaklar fener ışıklarıyla zar zor aydınlanıyordu. Arabayı eski bir apartmanın önünde durdurduğumuzda motoru bile kapatmadan indim. Merdivenleri ikişer ikişer tırmandık.
İkinci kata geldiğimizde adımlarım pat diye kesildi.
Lina’nın dairesinin ahşap kapısı tam kapanmamıştı. Aralık duruyordu.
"Abi..." dedi Çağrı arkamdan, sesi korkuyla kırıldı.
Cebimdeki silahın kabzasını kavrayıp kapıyı yavaşça ittim. "Lina?" diye seslendim içeriye doğru. Cevap yoktu. Sadece içerideki o keskin, kimyasal bez kokusu ve yanık kokusu burnuma çarptı.
Işığı açtım. Ev kargaşa içindeydi. Yerde devrilmiş bir sandalye, kırık bir cam bardağın tuzla buz olmuş parçaları duruyordu.
"Lina!" Çağrı odaya daldı, mutfağa, banyoya koştu. "Yok! Abi hiçbir yerde yok!"
Gözlerim salonun ortasındaki sehpaya kaydı. Göğsümdeki nefes tıkandı, dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu.
Sehpanın üzerinde, ortadan ikiye çatlamış ve ucu hafifçe yakılmış siyah bir satranç şahı duruyordu. Yanında ise hâlâ dumanı tüten bir sigara izi...
"O..." dedi Bora arkamdan dehşet içinde. "Bu onun imzası."
"Baran..." diye fısıldadım. Sesim nefretle, çaresizlikle ve devasa bir öfkeyle titredi. Yumruğumu duvara o kadar sert vurdum ki eklem kemiklerimin sızısı beynime sıçradı.
Yıllardır izini sürdüğümüz o pislik, kardeşimi bulduğumuz ilk gece onu elimizden almıştı.
"Abi ne yapacağız?!" diye bağırdı Çağrı, yanık şah figürüne bakarken gözlerinden yaşlar dökülüyordu. "Onu yine mi kaybettik?!"
Satranç şahını masadan söküp alır gibi kavradım. Avucumun içinde sıktım, ahşabın kırıkları avucuma battı.
"Kaybetmedik," dedim gözlerimden geçen katilce bir kararlılıkla. "Bu sefer değil. O şerefsiz bu şehri ona dar etmediğimi görmeden Lina’ya dokunursa, dünyayı yakarım."