1. Bölüm
O gece İstanbul’un uğultusu, Fatih’in dar sokaklarından süzülüp üçüncü kattaki pencere camlarına vuruyordu. Perdeleri aralık bırakmıştım, çünkü odadaki eski kitapların miskiyle karışan hava ağırlaştıkça, o soğuk camdan sızan azıcık havaya muhtaç kalıyordum. Masamın üzerinde Divanü Lugati’t-Türk açık duruyordu; sayfaların sararmış kenarlarına defalarca dokunmuş parmak izlerim vardı artık. Lambanın tek gözlü ışığı, Arapça harflerin kıvrımlarını masanın tahtasına vuruyor, gölgeleriyle oynuyordu. Saat, duvarın tam karşısındaki eski duvar saatinde gece yarısını çoktan geçmiş, yelkovan usulca bire doğru ilerliyordu. Gözlerimin beyazları kızarmıştı; her bir kelimeyi ezberlemek için göz kapaklarımı zorla aralık tutuyordum. Parmak uçlarım soğuktu, çünkü kalorifer peteği ancak ılık bir nefes kadar ısıtıyordu odayı. Burnuma dolan tozlu kâğıt kokusu, üzerime çöken uykusuzluğun ağırlığını daha da belirgin kılıyordu. Saat bire çeyrek kala, mısrayı tekrarlarken dilimin dönmediğini hissettim, kelimeler birbirine giriyor, zihnimdeki o tertemiz ezberlenmiş cümleler yamuluyordu. İçimden, “Bir kere daha oku, sonra bırak” dedim, ama o “sonra” kendini tekrarladı durdu. Saat iki olduğunda, başımı masaya dayamış, dirseklerimin üzerine ağırlığımı vermiştim. Lambanın sarı ışığı göz bebeklerimi yakıyor, Arapça kelimeler bir anda tanıdık gelmez oluyordu. Zihnimin kenarında memleketimin o bilindik sesleri, annemin bulaşık yıkarken çıkardığı ince tıkırtılar, babamın odasından gelen radyo cızırtısı... Hepsi bir anda üşüşüverdi. O an dayanamayıp başımı kaldırdım, masadaki kitapları toplamadan ayağa kalktım. Göz kararmıştı, bir adım atarken sendeleyip yatağa doğru yöneldim. Yorganın altına girdiğimde vücudumun her hücresi o soğuk çarşaftan kaçışıyordu. Başımı yastığa gömdüm ve daha ne olduğunu anlamadan, saatler sonra, sabahın o acımasız güneşi yüzüme vurdu.
Uykunun en derin çukurundayken, sanki bir el omzumu sıkmış gibi irkildim. Aklım başıma geldiğinde ilk baktığım şey, pencere kenarındaki telefonun ekranıydı. Saat sekizi çoktan geçmiş, kırk beşi gösteriyordu. O an kalbim öyle bir çarptı ki, nefesim boğazımda düğümlendi. Sınav saat dokuz buçuktaydı ve ben hâlâ pijamalarımın içinde, dün geceki bezginliğin getirdiği o ağır sersemlikle yataktaydım. Yorganı üzerimden sıyırırken telaşla ayaklarım yerleri buldu; soğuk parke ayak tabanlarıma değdi, ama umurumda değildi. Hızla mutfağa koştum, suyu açtım, yüzüme çarpan soğuk su gözlerimin ferini biraz olsun geri verdi. Aynaya baktığımda, saçlarım dağınık, göz altlarım mosmordu. Diş fırçalarken bir yandan dolaptan ilk gördüğüm kıyafetleri çıkardım: siyah bir kot pantolon ve üzerinde küçük bir yırtık bulunan gri süveter. Hepsini üst üste giymeye çalışırken ayağım terliğe takıldı, neredeyse düşüyordum. Çantamı kapıp içine kalemleri, kimliği ve dün gece geç saatlere kadar çalıştığım notları tıkıştırırken telefonum da çantanın dibine yuvarlandı. Dış kapıyı çarpıp merdivenleri üçer üçer inerken ciğerlerime dolan hava hâlâ geceyi taşıyordu, ama güneş şimdiden sokak aralarına vurmuş, dar kaldırımları ısıtıyordu.
Yürüdüğüm dar sokaklar, İstanbul’un bana öğrettiği o karmaşık labirentler gibiydi. Bir taraftan eski binaların cephelerindeki rutubet izleri, diğer taraftan yerdeki çamurlu su birikintileri; mahalle bakkallarının önüne dizilmiş boş kasalar, bir kedinin çöp tenekesinin yanından geçip gidişi. Nefesim daralıyordu, çantam omzumda sallanıyor, her adımda kalçama vuruyordu. Ara sokak o kadar dardı ki, iki yanındaki binaların pencerelerinden aşağı sarkan çamaşırlar başımın üzerinden geçiyordu. Bir yandan hızlanıyordum, bir yandan ayağıma takılan bozuk kaldırım taşlarına küfrediyordum. Sonunda, nefes nefese, okulun arka kapısından içeri daldığımda saat daha dokuzu çeyrek geçiyordu. Sınav salonuna koşarken koridorlardaki sessizlik, geç kalan bir öğrencinin ayak seslerini daha da gürültülü kılıyordu. Salonun kapısından içeri girdiğimde, görevli hocanın kaşları çatılmıştı ama yerimi gösterdi. Oturdum, nefesimi düzene sokmaya çalışırken avuç içlerim terlemişti.
Sınav kâğıdını önüme aldığımda, hâlâ nefes nefeseydim. Soruları okurken zihnimdeki o dün gece ezberlediğim kelimeler bir bir sıralanıyor, yorgunluğuma rağmen kalemim kâğıtta ilerliyordu. Ama sınavın tam ortasında, telefonumun sessizce titreştiğini hissettim çantamda. Umursamadım. Kalemimi sıkıp devam ettim, çünkü önümdeki Tanzimat roman kahramanlarının ruh hâlleri, o dönemin çıkmazları, benim kendi çıkmazımdan daha ağırdı. Gözlerimi kâğıttan ayırmadım. Sınav bittiğinde salon boşalmaya başlamıştı, ben yerimden kalkarken bacaklarım uyuşmuştu. Dışarı çıktığımda, koridorun soğuk havası yüzüme çarptı. Saatime baktım; öğleye yaklaşıyordu. Gözlerimi ovuşturup telefonumu çıkardım çantadan. Ekranı açtığımda, dün gece o dalgın anımda gönderdiğim mesajı hatırladım. Bilinmeyen bir numaraya attığım o aptalca “Selam” kelimesi. O an yüzümde hafif, utanç verici bir gülümseme belirdi. Ama ekranda bir bildirim vardı. O bilinmeyen numara geri yazmıştı. Mesaj kutusunu tıkladığımda, karşıma çıkan üç kelimeyle irkildim. “Kimsin sen?” yazıyordu. Soğuktu, tekniği yoktu, doğrudan ve sorgulayıcıydı. İlk başta, bir arkadaşımın benimle dalga geçtiğini düşündüm, ama numarayı tanımıyordum, kayıtlı değildi. Parmaklarım telefonun soğuk ekranında durakladı. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Belki de sadece bir yanlış numaraydı, karşıdaki kişi de kısa bir cevapla geçiştirmişti. Ama içimde bir burukluk, hafif bir tedirginlik oluştu. O an telefonu tekrar çantama attım ve yürümeye başladım. Dışarıda hava bulutlanmaya başlamış, ara sokaklara düşen gölgeler uzamıştı. Eve dönerken adımlarım sınavdan çıkmış bir öğrencinin rahatlığından uzaktı; o mesaj aklımın bir köşesine takılmıştı. Kimdi bu? Neden cevap vermişti? Belki de sadece bir yanlış anlama, belki de içinde bulunduğum bu kalabalık şehrin bana oynadığı küçük bir oyundu. Ama yürürken ellerim cebimde, başım öne eğik, o üç kelimeyi tekrar tekrar okudum zihnimde. Uzun bir gece daha beni bekliyordu, ama bu kez sadece edebiyat defterlerimle değil, bilmediğim bir numaranın soğuk cümlesiyle de baş başa kalacaktım.
İlk bölümü beğendinizmi?
Bu, benim ilk kitaplarından biri
Oy ve yorum atarsanız sevinirim 🫠