Bölüm 1- Bir mektup ve fazlası
Yorgun gözlerini araladı. Bir terslik vardı.
Normalde kulağının dibinde kıyamet koparan alarm saati çoktan çalmış olurdu. O lanet şeyin sesiyle uyanmamak için ölmüş olmak gerekirdi. Ama ortalık sessizdi. İsa önce bunu umursamadı. Saate bakmak için doğrulması gerekiyordu, doğrulmak için de enerji gerekiyordu. Oysa enerji, şu an sahip olmadığı şeylerin başında geliyordu.
Birkaç dakika daha tavana baktı.
...
Sonunda merak, tembelliği yendi. Yatağından kalktı ve etrafına göz gezdirdi. Saat odanın köşesindeydi. Daha doğrusu, saatin cesedi. Masanın altında, eski halının üstüne düşmüş; camı dağılmış, kasası çatlamıştı.
İsa kaşlarını çattı. Bunu hatırlamıyordu. Acaba gece kendi mi fırlatmıştı?
Olabilirdi.
Alarm çaldığında refleks olarak saate Osmanlı tokadı indirmiş olması karakterine uygundu. Bir süre düşündü. Sonra vazgeçti. Saat zaten kırılmıştı. Ayrıca tatildeydi. Tatilde alarm kurmak bile başlı başına saçmalıktı.
...
Bir dakika. Alarmı gerçekten o mu kurmuştu? Bu soru zihninde birkaç saniye dolandıktan sonra açlık tarafından boğularak öldürüldü. Açlık daha önemliydi. Mutfağa yöneldi. Tam o sırada gözü masanın üzerine ilişti.
Beyaz bir zarf.
Durdu. Mektup mu? Bir süre baktı. Sonra ciddi ciddi açlıktan halüsinasyon gördüğüne karar verdi. Mantıklı açıklama buydu. Mektuplar kendiliğinden ortaya çıkmazdı. Mutfağa doğru ilerlemeye devam etti. İlerlemek demek biraz iyimser kalıyordu gerçi. Daha çok sürükleniyordu. Yolda iki kez ayak parmağını duvar kenarına vurdu. İkinci darbede gözleri tamamen açıldı. Acı bazen kahveden daha etkiliydi.
Buzdolabını açtı.
İçeride yarım kova manda yoğurdu, bir kavanoz turşu, bal, birkaç hamburger köftesi ve hangi çağdan kaldığını tahmin edemediği garip bir atıştırmalık vardı. Kapıyı sessizce kapattı. Bazı şeyler konuşulmazdı. Buzdolabının içeriği de onlardan biriydi. Yatağını düzeltmeyi yine unutarak odasına döndü. Dolaptan kıyafetlerini aldı. Pijamayla dışarı çıkacak kadar dağınık değildi.
Henüz.
Siyah pantolonunu giydi. Kemerini sıktı. Cüzdanını cebine attı. Anahtarlarını kontrol etti. Sonra kapıyı açıp koridora çıktı. Yurtta yaşamaktan nefret etmiyordu. Ama seviyordu da denemezdi. Koridorlar her zaman aynı kokardı.
Noodle. Tursil. Biraz da umutsuzluk.
Öğrenciler ders çalışmaktan yaşamayı unutmuş gibiydi. Kimisi sınav hesaplıyordu. Kimisi yarı zamanlı işten gelen paranın kuruş hesabını yapıyordu. Kimisi de insan tüketimine uygunluğu tartışmalı yiyecekleri birleştirerek yeni türler oluşturmaya çalışıyordu. İsa iç geçirdi. Belki de bu kokuya alıştığı gün kıyamet kopacaktı. Kendisi fazla çalışmazdı. Buna tembellik demezdi. İdeolojik bir duruştu. Bu sistemin amacı memur yetiştirmekti. Memurlarla bir problemi yoktu. Ama hayatta işine yarama ihtimali çok düşük olan bilgileri ezberlemekten nefret ediyordu. Düşünceleri, önüne bakmaması nedeniyle aniden son buldu. Kapının kenarına çarpıp dengesini kaybetti. Bir saniyeden kısa süren panik sonrası kendini yerde buldu. Bir süre tavana baktı. Sonra ayağa kalktı.
Bu kez önüne bakarak yürüdü.
Kapıyı kapattı.
Kilitledi.
Hedefi aslında yakınlardaki restoranlardan biriydi. Sonra restoranın yaklaşık üç yüz metre uzakta olduğunu hatırladı.
Üç yüz metre.
İnsanlığın aşması gereken ciddi bir mesafe.
Plan değişti. En yakın markete yöneldi. Yurttan çıkınca derin bir nefes aldı. En azından dışarıdaki hava koridordan daha temizdi. Kulaklığını takmadı.
Kuş sesleri ve çekirgeler, o gün dinlediği çoğu müzikten daha katlanılabilirdi.
Yürürken eski bir klasiği mırıldandı.
“Kaç yıl oldu saymadım, köyden göçeli...”
Markete girdi.
İki ekmek. Bir kola. Bir kangal sucuk. Bir kilo kadar domates. Bir o kadar salatalık. Biraz da zeytinyağı.
Planı basitti.
Sucuğu kızart.
Sebzeleri doğra.
Ekmeği kes.
Her şeyi içine doldur.
Zahmet az.
Doyum çok.
Dönüş yolunda tökezlemedi.
Bunu küçük bir zafer olarak kabul etti.
Kapıyı açtı.
Doğruca odasına geçti.
Poşetleri mutfağa bırakmak yerine televizyonu açtı. Açlığını da, yemek yapması gerektiğini de birkaç dakikalığına unuttu.
Haberler normal akışındaydı. Kayıp köpek bulundu. Merhum bir hayırseverin aslında organ mafyası olduğu ortaya çıktı. Bir siyasetçi diğerine dolaylı yoldan alçak dedi. Bir imam yaptığı açıklamalar yüzünden gözaltına alındı. Yani sıradan bir gün. Sonra ekran kırmızıya döndü. Spikerin yüzündeki ifade değişmişti. Önemli bir gelişme vardı.
İsa doğruldu.
Uzaydan gelen düzenli radyo sinyalleri tespit edilmişti. Birden fazla ülke doğrulama yapmıştı. Amerika araştırmalara başladığını açıklıyordu. Bilim insanları televizyonlara bağlanıyor, olasılıkları tartışıyordu. Uzaylı kelimesi ilk kez bu kadar ciddi şekilde kullanılıyordu. İsa birkaç saniye boyunca ekranı izledi. Sonra televizyonu kapattı. Açlığı geri dönmüştü.
Hem de uzaylılardan daha hızlı.
İsa mutfakta sucuğu tavaya atmış, televizyonu da açık bırakmıştı. Yağın cızırtısı ile haber spikerinin sesi birbirine karışıyordu.
“Koyun et derdinde, kasap can derdinde,” diye söylendi kendi kendine. “Sanki dünyanın bütün dertleri çözülmüş gibi bir de uzaylı çıktı başımıza. Allah muhafaza, bunlar da mülteci olarak gelmesin.”
Sucuğu çevirdi.
Aslında dünya dertleri olmasa canı sıkılırdı. İnsanlık garipti. Sorun kalmayınca yeni sorun üretirdi. Şimdi en azından mevcut sıkıntılarla uğraşıyorlardı.
“Ya bunlar bizden daha dertli de yardım istiyorlar...” dedi. “Ya da bütün dertlerini çözdüler, şimdi gelip bize akıl vermeye çalışacaklar. İki ihtimal de kötü.”
Tam o sırada kapı açıldı.
Murat içeri girdi.
Sırtında çanta vardı. Yüzündeki ifade, dershaneden yeni çıkmış her öğrencide görülen o meşhur karışımı taşıyordu: yorgunluk, umut ve hafif travma.
İsa ona baktı. İçten içe acıdı.
Sebebi başarısız olması değildi. Tam tersine, Murat başarılıydı. Sınavlarda yüksek not alır, öğretmenlerin sevdiği türden bir öğrenciydi.
Sorun da buydu zaten.
Murat ezberini zekâ sanıyordu.
İsa dostunu severdi ama gerçeği de görüyordu. Murat’ın birçok konuda bilgisi vardı, fakat bunların büyük kısmı başkasının düşüncesiydi. Onu ormana bıraksan ikinci gün açlıktan değil, yanlış özgüvenden ölürdü.
Murat çantasını yere bıraktı.
“Hâlâ dershaneye gitmeyi reddediyorsun değil mi?”
“Reddediyorum.”
“Oğlum adamların işi öğretmek.”
“Öğretmek mi?” İsa güldü. “Papağan terbiyeciliğiyle öğretmenliği karıştırıyorsun.”
“Bak yine başladı.”
“Ne başladı? Sana yüz defa söyledim. Bu sistemle işim yok benim. Yetmiş alıp geçiyorum diye dua et.”
Murat gözlerini devirdi.
“Yine büyük düşünür modundasın.”
“Yine gerçekleri söylüyorum.”
“Gerçek dediğin şey tembellik olabilir mi?”
“Olabilir. Ama sizin sistem de çalışkanlığı zekâ sanıyor.”
Murat cevap vermeden önce televizyondaki alt yazıya baktı.
“Şunu gördün mü bari?”
“Neyi?”
“Uzaylıları.”
İsa omzunu silkti.
“Duydum.”
“Duydum ne? Oğlum bu tarihî olay.”
“Tarihî olaylar genelde televizyonun söylediği kadar heyecanlı çıkmıyor.”
“İnsanlık yeni bir çağa giriyor olabilir.”
“İnsanlık geçen hafta da yeni çağa giriyordu.”
“O başka.”
“Bir önceki de başkaydı.
Murat eliyle televizyonu işaret etti.
“Bu sefer gerçekten başka.”
İsa tavadaki sucukları tabağa aldı.
“Murat, sen adın gibi fazla olumlusun.”
“İyi düşün iyi olsun.”
“Ben senden daha mutluyum ama.”
“Nasıl başarıyorsun onu?”
“Beklenti sahibi olmayarak.”
Murat güldü.
“Ne kadar karamsarsın.”
“Karamsar değilim. Hazırlıklıyım. Sen iyiyi beklersin, kötü olunca yıkılırsın. Ben kötüyü beklerim, iyi olursa bayram ederim.”
“Bunun psikolojide adı vardır kesin.”
“Vardır. Muhtemelen ücretsiz değildir.”
Murat kahkaha attı.
Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi sordu:
“O değil de, abin ne yapıyor şimdi?”
İsa’nın yüzü anında değişti.
“Onu anma.”
“Yine mi?”
“Yine.”
“Oğlum adam başarı hikâyesi resmen.”
“Başlatma başarı hikâyesine.”
Murat koltuğa yayıldı.
“Yanlı