# 6. BÖLÜM: MERMERDEKİ YABANCI VE SARAYIN SIRRI
# 6. BÖLÜM: MERMERDEKİ YABANCI VE SARAYIN SIRRI
Sarayın adını duyduğundan beri Dimitri’nin içi huzursuzdu.
Onu buraya neden getirdiklerini hâlâ bilmiyordu. Üstelik kendisini Selanikli Tabip Mustafa sanıyorlardı. Gerçek adını söylese ne olacağını, başından geçenleri anlatsa kimin inanacağını kestiremiyordu.
Topkapı Sarayı’nın kapısından içeri girdiklerinde etrafına baktı. Geniş avlular, yüksek duvarlar ve mermer döşemeler gözünün önündeydi. Görevliler bir yerlere yetişmeye çalışıyor, muhafızlar geçitlerde nöbet tutuyordu.
Her şey yerli yerindeydi.
Bir tek Dimitri kendini ait olduğu yerde hissetmiyordu.
Yanındaki muhafızlardan biri ona döndü.
“Buyurun, Mustafa Efendi. Sizi bekliyorlar.”
Dimitri başını sallayıp peşlerinden yürüdü.
### Aynı Yüz, Başka Bir Zaman
Onu karşılamaya gelen adamı gördüğünde adımları yavaşladı.
Yüzünü tanıyordu.
Yıllar önce karşısına çıkan, sözlerine inanmayan ve bir meczup gibi görülmesine göz yuman vezirin yüzüydü bu. Dimitri o günleri unutamamıştı. Ne kadar zaman geçerse geçsin, kendisine inanılmadığı o anları hatırlamak canını acıtıyordu.
Ama karşısındaki adam gençti.
Dimitri durup ona baktı. Aynı kaşlar, aynı burun, aynı sert yüz hatları… Sanki geçmişte gördüğü adam yeniden karşısına çıkmıştı.
Vezir yaklaşıp başını hafifçe eğdi.
“Hoş geldiniz, Selanikli Mustafa Efendi. Sultanımız sizi bekliyor.”
Dimitri bir süre cevap veremedi.
Vezir, onun şaşkınlığını yol yorgunluğuna verdi.
“Yolculuğunuzun yorucu geçtiğini tahmin ediyorum. Yine de Sultanımız sizinle görüşmek istiyor. Tıptaki maharetinizden haberdar olduğunu söyledi.”
Dimitri kendini toparlamaya çalıştı.
“Daha önce karşılaştık mı?”
Vezir kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Sanmıyorum. Neden sordunuz?”
Dimitri adamın yüzüne yeniden baktı.
“Yüzünüz bana tanıdık geldi.”
Vezir hafifçe gülümsedi.
“Belki de bir benzerimi görmüşsünüzdür.”
Dimitri cevap vermedi.
Karşısındaki adam, 1450’de gördüğü vezirin kendisi değildi. Bunu anlamak zor değildi; aradan geçen yıllara rağmen bu kadar genç kalması mümkün değildi. Yine de yüzündeki benzerlik tesadüf denilip geçilecek gibi değildi.
Dimitri’nin bilmediği bir şey vardı: Karşısındaki vezir, geçmişte tanıdığı adamın oğluydu. Babası ise hâlâ hayattaydı; ancak yaşlılığı nedeniyle artık sarayın daha sakin bir bölümünde yaşıyordu.
Dimitri bunların hiçbirinden haberdar değildi.
“Bir sorun mu var, Mustafa Efendi?” diye sordu vezir.
“Hayır. Biraz yorgunum.”
“Öyleyse fazla oyalanmayalım. İsterseniz önce dinlenmeniz için bir yer hazırlatabilirim.”
Dimitri başını salladı.
“Gerek yok. Sultanınızla görüşmeye hazırım.”
Bunu söylerken bile kendinden emin değildi. Yine de burada oyalanmanın ona bir faydası olmayacaktı.
Vezirin peşinden yürümeye devam etti.
### Mermerdeki Yabancı
Sarayın içindeki geçitlerden ilerlerken Dimitri çevresine bakıyordu. Duvarlardaki süslemeler ve geniş kapılar dikkatini çekse de aklı hâlâ karşılaştığı adamdaydı.
Bir sütunun yanından geçerken gözü siyah mermerdeki yansımasına takıldı.
Önce yürümeyi sürdürdü.
Sonra durdu.
Yavaşça geri döndü ve sütuna yaklaştı.
Karşısında gördüğü yüzü tanıyamadı.
Sakallarına aklar düşmüş, yüzüne çizgiler yerleşmişti. Gözlerinin çevresi değişmiş, bakışları eskisinden çok daha yorgun görünüyordu.
Dimitri elini yanağına götürdü. Mermerdeki adam da aynı hareketi yaptı.
Parmaklarını saçlarına uzattı. Saçlarının arasında da beyazlar vardı.
“Bu nasıl olabilir?” diye mırıldandı.
Hatırladığı Dimitri böyle değildi. 1450’de insanlara şifa dağıtmaya çalışan genç bir tabipti. Ardından 1460’a sürüklenmiş, tanımadığı bir dünyada uyanmıştı. Şimdi ise 1492’deydi ve karşısındaki yüz, sanki aradan geçen bütün yılları gerçekten yaşamış gibi görünüyordu.
Oysa o yılları hatırlamıyordu.
“Mustafa Efendi?”
Vezirin sesini duydu ama başını çevirmedi.
“İyi misiniz?”
Dimitri güçlükle yutkundu.
“Ben… Bu benim yüzüm mü?”
Vezir yanına geldi. Önce Dimitri’ye, sonra mermerdeki yansımaya baktı. Ne gördüğünü anlamış gibi değildi.
“Yüzünüzde bir değişiklik mi var?”
Dimitri ona döndü.
“Siz görmüyor musunuz?”
Vezir şaşkınlıkla başını salladı.
“Gördüğüm kadarıyla yüzünüzde olağan dışı bir şey yok. Biraz solgunsunuz, hepsi bu.”
Dimitri yeniden mermer sütuna baktı.
Yaşlı adam hâlâ oradaydı.
Demek ki yalnızca yorgun değildi. Ya da karşısındaki görüntü sıradan bir yansımadan ibaret değildi.
Göğsünde, kehribar kolyesinin eskiden durduğu yerde hafif bir sıcaklık hissetti. Elini hemen oraya götürdü.
Derisinin altındaki mühür ısınıyordu.
Dimitri’nin yüzü gerildi.
“Yine ne istiyorsun benden?” diye fısıldadı.
“Bir şey mi söylediniz?” diye sordu vezir.
Dimitri elini göğsünden çekti.
“Hayır.”
Mühür birkaç saniye sonra soğudu ama mermerdeki görüntü değişmedi.
Dimitri artık bunun lanetle ilgili olabileceğini düşünüyordu. Yine de ne olduğunu bilmiyordu. Zaman onu bir yerden başka bir yere taşıyor, her defasında geride bıraktığı hayatla arasındaki mesafeyi biraz daha açıyordu.
Şimdi kendi yüzü bile ona yabancı geliyordu.
Vezir koluna girdi.
“Biraz oturmanız gerekiyor. Renginiz iyice soldu.”
“İyiyim,” dedi Dimitri.
Ancak sözleri ağzından çıkar çıkmaz başı döndü. Mermer sütun bulanıklaştı, ardından çevresindeki sesler birbirine karıştı.
Vezirin kendisine seslendiğini duydu.
“Mustafa Efendi!”
Dimitri tutunacak bir yer aradı ama ayakta kalamadı. Dizleri çözüldü ve yere yığıldı.
Görevliler telaşla yanlarına koştu.
“Bir hekim çağırın!” diye emir verdi vezir.
Dimitri gözlerini açık tutmaya çalıştı. Fakat sarayın tavanı giderek uzaklaşıyordu.
Tam bilinci kapanırken zihninde tanıdık bir ses duydu.
“Şimdi görüyorsun, Dimitri.”
Kadının sesini hemen tanıdı.
“Zaman seni yalnızca bir yerden başka bir yere götürmüyor. Senden de bir şeyler alıyor.”
Dimitri cevap vermek istedi. Ne yaşadığını, kendisine ne yaptıklarını sormak istiyordu. Ancak dudaklarından tek kelime çıkmadı.
Gözlerini kapattı.
***
Sarayın sessiz bir bölümünde, yıllardır açılmamış eski bir odanın kapısı aralandı.
Odanın içindeki eşyalara kalın bir toz tabakası çökmüştü. Duvarın dibinde duran sandık ise diğer eşyalardan farklıydı. Üzerindeki kilit, kimsenin dokunmadığı hâlde yavaşça açıldı.
Sandığın kapağı kendiliğinden kalktı.
İçeride, üzerinde üç çizgiden oluşan dairesel bir mühür bulunan eski bir belge duruyordu.
Belgenin üzerindeki işaret hafifçe parladı.
Ardından oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Yorumlar
- Ahmet Gürsoy: Alışkanlıklarından ne kadar çok şey aldığını düşünmelisin
- Yusuf Vural: Kendi yüzüne bile yabancı bakmak korkutucu bir durum