Keşfet

# 7. BÖLÜM: KENDİ YÜZÜNE YABANCI BİR TABİP

# 📜 MECNUN-U TABİP

# 7. BÖLÜM: KENDİ YÜZÜNE YABANCI BİR TABİP

Dimitri gözlerini açtığında ilk gördüğü şey ahşap tavandı.

Bir süre nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Başının içi uğulduyor, kollarını hareket ettirmek bile zor geliyordu. Son hatırladığı şey sarayın mermer koridoru ve karşısındaki sütunda gördüğü yabancı yüzdü.

Yavaşça doğrulmaya çalıştı.

“Yavaş olun. Hemen kalkmayın.”

Yanındaki görevli onu yeniden yatağa yasladı.

“Neredeyim?” diye sordu Dimitri.

“Sarayın dinlenmeniz için ayrılan odasındasınız. Koridorda bayılmışsınız. Hekim sizi muayene etti. Biraz dinlenmeniz gerektiğini söyledi.”

Dimitri başını salladı. Görevliye teşekkür etmek istedi ama aklı başka yerdeydi.

Mermerde gördüğü yüzü düşünüyordu.

O adam gerçekten kendisiydi. Sakallarına aklar düşmüş, yüzü değişmişti. Üstelik kendi sesini bile yabancı bulmuştu. Bunun yalnızca bir görüntü olmadığından korkuyordu.

Elini yüzüne götürdü. Parmakları yanağındaki çizgilere dokundu.

“Bana ne oldu?” diye mırıldandı.

Görevli onu duymadı ya da duymazdan geldi. Bir süre sonra odadan çıktı ve Dimitri yalnız kaldı.

Dimitri yatağın kenarına oturdu. Başını ellerinin arasına aldı.

1450'deki hayatını hatırlıyordu. İnsanlara yardım etmeyi seven genç bir tabipti. Geleceğe dair umutları, annesinden kalan kehribar kolyesi ve yanında güvendiği bir ortağı vardı. Sonra her şey değişmişti. Kendisini anlamayan insanlar, gizemli kadınlar, kırılan kolye ve peşini bırakmayan lanet…

Önce 1460'a düşmüştü. Şimdi ise 1492'deydi.

Aradan geçen yılları hatırlıyordu ama o yılların içinde yaşadığını söyleyemezdi. Zaman onu bir yerden alıp başka bir yere bırakmıştı. Şimdi de bedeninde, açıklayamadığı bir değişim vardı.

Dimitri derin bir nefes aldı.

“Ben hâlâ aynı kişiyim,” dedi kendi kendine. “Öyle değil mi?”

Odaya cevap veren olmadı.

Bir süre sonra gözlerini kapatıp sakinleşmeye çalıştı. Ancak aklına başka bir sorun geldi.

**Selanikli Mustafa.**

Saraydaki herkes ona bu isimle sesleniyordu. Oysa Dimitri, Mustafa değildi. Gerçek Mustafa'nın kim olduğunu bile bilmiyordu. Saraya nasıl olup da onun adıyla çağrıldığını da anlayamamıştı.

Sokakta askerlerle karşılaştığında korkmuş, kendisini korumak için tabip olduğunu söylemişti. Ardından askerler ona Mustafa Efendi diye hitap etmeye başlamıştı. O an itiraz etmişti ama kimse sözlerini önemsememişti.

Şimdi bu yanlış anlaşılma onu sarayın içine kadar getirmişti.

“Ya gerçek Mustafa buraya gelirse?” diye düşündü.

O zaman ne söyleyecekti?

Kendisini başka bir zamandan geldiğine inandırmaya çalışması bile yeterince zordu. Bir de başkasının adını kullandığını açıklamak zorunda kalırsa onu kim dinlerdi?

Geçmişte yaşadıklarını hatırlayınca içi daraldı. 1450'de de kimse ona inanmamıştı. Sözleri delilik sayılmış, kendisini savunmak için yaptığı her girişim aleyhine dönmüştü.

Aynı şeyleri yeniden yaşamak istemiyordu.

“Bir kez daha kimseye anlatamam,” diye fısıldadı.

Yatağın yanındaki küçük masada bir tas su duruyordu. Dimitri tası eline aldı ve birkaç yudum içti. Su boğazını rahatlattı ama içindeki sıkıntıyı gideremedi.

Darüşşifayı düşündü.

Avludaki suyun sesini, hekimle yaptığı konuşmaları ve geceleri duvarda beliren o tuhaf mührü hatırladı. Orada kısa bir süreliğine de olsa kendisini güvende hissetmişti. Birilerinin onu anlamaya çalışabileceğine inanmıştı.

Sonra yine her şey değişmişti.

Mutlu olduğunu düşündüğü anda kendisini başka bir yerde bulmuştu. Lanetin sözlerini hatırladı: Mutluluk bulduğunda hayatı elinden alınacaktı. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini hâlâ bilmiyordu ama yaşadıkları, bu sözlerin peşini bırakmayacağını gösteriyordu.

Dimitri tası masaya bıraktı.

“Demek huzur bulmama izin vermeyeceksin,” dedi sessizce.

Göğsündeki mühür hafifçe ısındı.

Dimitri hemen elini oraya götürdü. Birkaç saniye bekledi. Mühür yeniden soğuduğunda odada hiçbir değişiklik olmamıştı.

Yine de ürperdi.

Kendisini takip eden şeyin yalnızca bir ses ya da görüntü olmadığını hissediyordu. Ne zaman ortaya çıkacağını bilmiyor, ne istediğini anlayamıyordu. Bildiği tek şey, ondan kaçmanın şimdiye kadar işe yaramadığıydı.

Kapı çalındı.

Dimitri başını kaldırdı.

İçeri, az önce kendisini karşılayan genç vezir girdi. Yanında iki görevli vardı.

“Mustafa Efendi, kendinizi daha iyi hissediyor musunuz?” diye sordu vezir.

“Biraz.”

Vezir onun karşısındaki sandalyeye oturdu.

“Hekim bir süre dinlenmenizi önerdi. Fakat Sultanımız sizinle görüşmek istiyor. Hazır olduğunuzda sizi huzuruna götüreceğiz.”

Dimitri'nin yüzü gerildi.

“Sultanınızla görüşmeden önce bir şeyi öğrenmek istiyorum.”

“Buyurun.”

“Beni neden Selanikli Mustafa olarak tanıyorsunuz?”

Vezir dikkatle yüzüne baktı.

“Çünkü size ait olduğu söylenen bir emir ulaştı. Belgede adınız ve saraya gelişinizle ilgili talimatlar bulunuyordu.”

Dimitri şaşkınlığını gizleyemedi.

“Ben böyle bir emir göndermedim.”

“Bunu daha önce de söylediniz. Ancak belge sarayın mührünü taşıyor. Bu yüzden konuyu Sultanımızın huzurunda açıklığa kavuşturmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.”

Dimitri'nin aklına, kendisine verilen küçük kese geldi. İçindeki kırık kehribar kolye ve üzerinde beliren mühür gözlerinin önüne geldi.

Belgedeki işaretle kendi bedenindeki mühür aynıydı.

Bunun bir tesadüf olduğuna artık inanmak istemiyordu.

“Peki,” dedi sonunda. “Sultanınızla görüşeceğim.”

Vezir ayağa kalktı.

“Dinlenmek için biraz daha vaktiniz var. Hazır olduğunuzda haber gönderin.”

Görevlilerle birlikte odadan çıktı.

Dimitri yalnız kalınca yatağın kenarında bir süre daha oturdu. Ardından ayağa kalkıp pencereye yöneldi. Avluda insanlar hareket ediyor, sarayın günlük hayatı devam ediyordu. Kimse onun neler yaşadığını bilmiyordu.

Belki de bilmemeleri daha iyiydi.

Fakat artık bir şeyi anlamıştı: Saraya gelişinin sıradan bir yanlış anlaşılmadan ibaret olması mümkün değildi. Kendisini Mustafa olarak tanıtan belge, kırık kolyenin geri dönmesi ve bedenindeki mühür arasında bir bağ vardı.

Bu bağın ne olduğunu öğrenmeden buradan ayrılamazdı.

Dimitri pencerenin önünde dururken sarayın başka bir bölümünde, yıllardır açılmamış eski bir odanın kapısı aralandı.

Tozlu eşyaların arasında duran sandığın kilidi kendiliğinden açıldı. Kapağı yavaşça kalkınca içinde saklanan eski bir belge ortaya çıktı.

Belgenin üzerinde üç çizgiden oluşan dairesel mühür vardı.

İşaret bir anlığına parladı.

Ardından odadaki her şey yeniden sessizliğe gömüldü.

Yorumlar

  • Barış Oruç: Günler sürüklenip geçmiş şimdi ne yapacak?
  • Hakan Başkurt: Kendini bu kadar yabancı hissetmek zor olmalı Geçmişin yükü ağır