## BÖLÜM 1 — İHANETİN MÜHRÜ VE EBEDÎ SÜRGÜN
# MECNUN-U TABİP
## BÖLÜM 1 — İHANETİN MÜHRÜ VE EBEDÎ SÜRGÜN
Konstantinopolis, 1450.
Dimitri dükkânın kapısını kapattığında sokak çoktan kalabalıklaşmıştı. Sabah erkenden evinden çıkmış, ateşler içinde yatan bir çocuğu görmek için şehrin öteki ucuna gitmişti. Çocuğun ateşi düşmüştü ama annesinin yüzündeki endişe hâlâ geçmemişti.
Dimitri, kadının avucuna birkaç bakır sikke bıraktığını hatırladı. Parayı kabul etmemişti.
Şimdi ise açlığını bastırmak için masanın üzerinde unuttuğu ekmeğin kalanını yiyordu.
“Bir gün bu huyun yüzünden dükkânı kapatacağız.”
Lukas'ın sesiyle başını kaldırdı.
Ortağı kapının yanında durmuş, kollarını göğsünde birleştirmişti.
“Günaydın sana da.”
“Ciddiyim, Dimitri. Herkesi ücretsiz tedavi edemezsin.”
“Edebildiğim kadar ederim.”
“Peki, dükkânın kirasını neyle ödeyeceğiz? İyilikle mi?”
Dimitri ekmeğini masaya bıraktı.
“İnsanlar hastayken ceplerindeki parayı düşünemiyor. Ben de bunu bildiğim için onlardan para istemiyorum.”
“Seninle tartışmak imkânsız.”
“Bunu yeni mi fark ettin?”
Lukas istemeden gülümsedi. Sonra masanın üzerindeki eski kitaba baktı. Dimitri'nin günlerdir incelediği kitabın kapağında, birbirini kesen üç çizgi ve onları çevreleyen ince bir daire vardı.
“Yine mi şu kitap?”
Dimitri kapağı kapattı.
“İçindeki bazı tarifler diğer kaynaklarla uyuşmuyor.”
“Belki de yanlış çevrilmiştir.”
“Belki. Ama aynı işaret farklı sayfalarda da var. Üstelik her seferinde ölümle ilgili bir notun yanında.”
Lukas kitabı eline almak istedi. Dimitri ondan önce davranıp kitabı kendine çekti.
“Dikkatli ol. Sayfalar dağılıyor.”
“Bir kitaba gösterdiğin özeni insanlara da gösterseydin keşke.”
“İnsanlar benden kitaplar kadar kolay kaçmıyor.”
Lukas güldü. Dimitri de ona katıldı.
O an, sıradan bir sabahın birkaç saat sonra ikisinin de hayatını değiştireceğini bilmiyorlardı.
Dimitri boynundaki kehribar kolyeyi parmaklarının arasında çevirdi. Kolyeyi annesi ölmeden önce ona vermişti. Çocukluğundan beri boynundaydı. Annesinin son günlerinde söylediği tek bir cümle aklında kalmıştı:
*Ne olursa olsun, bunu boynundan çıkarma.*
Nedenini sorduğunda annesi cevap vermemişti.
Babası da aynı konuda konuşmayı reddetmişti.
Dimitri artık bu sırrı öğrenmek istiyordu. Fakat elindeki kitabın, kolyesinin ve ailesinin geçmişinin birbirine bağlı olduğunu henüz bilmiyordu.
Kapı üç kez vuruldu.
Lukas, Dimitri'den önce davranıp kapıyı açtı.
İçeri üç kadın girdi.
Öndeki kadın yaşlıydı. Yüzü solgundu; nefes almakta zorlanıyordu. Diğer ikisi onu kollarından tutmuştu. Kadının bileklerinden yukarı doğru uzanan ince, siyah çizgiler Dimitri'nin dikkatini çekti.
Bunlar sıradan damar izlerine benzemiyordu.
“Lütfen yardım edin,” dedi kadınlardan biri. “Kardeşim bütün gece böyleydi.”
Dimitri hemen ayağa kalktı.
“Onu şu yatağa yatırın.”
Kadınlar hastayı yatırırken Dimitri ellerini yıkadı ve nabzını kontrol etti. Kadının elleri buz gibiydi. Nefesi düzensizdi ama göğsü her yükseldiğinde siyah çizgiler biraz daha belirginleşiyordu.
“Ne zamandır böyle?”
“Dün gece başladı,” dedi genç kadın. “Önce üşüdüğünü söyledi. Sonra bu izler çıktı.”
“Bir şey içti mi? Herhangi bir ilaç kullandı mı?”
Kadın başını salladı.
“Hayır. Bildiğimiz kadarıyla hayır.”
Dimitri hastanın göz kapaklarını kaldırdı, ardından bileğini yeniden tuttu.
“Lukas, sıcak su getir. Bir de temiz bez.”
Lukas hareket etmedi.
Bunun yerine arka raftaki küçük şişelerden birine uzandı.
Dimitri başını çevirdiğinde şişeyi elinde gördü.
“Onu bırak.”
“Belki işe yarar.”
“İçinde ne olduğunu bilmiyoruz.”
“Eski kitapta yazan tarifi denedim. Belki de aradığımız şey budur.”
Dimitri'nin yüzündeki ifade değişti.
“Hangi tarifi?”
Lukas şişeyi kaldırdı. İçindeki koyu kırmızı sıvı ışıkta neredeyse siyah görünüyordu.
“Dün gece hazırladım.”
“Bana neden söylemedin?”
“Önce işe yarayıp yaramadığını görmek istedim.”
“İnsanların üzerinde deneyerek mi?”
“Dimitri, kadın zaten ölüyor!”
“Bunu nereden biliyorsun? Daha ne olduğunu bile bilmiyoruz!”
Lukas'ın yüzü kızardı. Bir an için şişeyi masaya bırakacakmış gibi göründü. Sonra hasta kadının kesik kesik nefes aldığını duydu.
“Ya işe yararsa?”
Dimitri onun önüne geçti.
“Ya yaramazsa?”
İkisi birkaç saniye boyunca birbirine baktı.
Sonra hasta kadın aniden kasıldı.
Yanındaki genç kadın çığlık attı.
Lukas irkilerek bir adım attı. Elindeki şişe parmaklarından kayıp taş zemine düştü.
Cam kırıldı.
Koyu kırmızı sıvı taşların arasına yayıldı.
Dimitri hastanın başına koştu. Kadının nabzını kontrol etti, göğsüne kulağını yaklaştırdı ve tekrar nabzına baktı.
Hiçbir şey yoktu.
“Hayır…”
Ellerini kadının bileğine bastırdı.
“Haydi. Beni duyuyor musun?”
Cevap gelmedi.
Dimitri yeniden denedi. Sonra bir kez daha.
Ama kadın ölmüştü.
Odadaki sessizlik, az önceki çığlıktan daha ağırdı.
Genç kadın kardeşinin elini tuttu. Diğeriyse başını eğmiş, hareketsiz bedenin başında duruyordu.
Lukas'ın yüzündeki öfke kaybolmuştu. Elindeki boşluğa bakıyor, sanki biraz önce ne yaptığını anlamaya çalışıyordu.
Dimitri yavaşça ayağa kalktı.
“Ben sana onu kullanmamanı söyledim.”
Lukas cevap vermedi.
“Bana bir şey söyle!”
“Bilmiyordum,” diye fısıldadı Lukas. “Onu öldürmek istemedim.”
“İstememek, olanı değiştirmiyor.”
Dimitri'nin sesi titriyordu. Öfkeliydi ama asıl hissettiği şey çaresizlikti. Kadını kurtaramamıştı. Üstelik bunun nasıl olduğunu bile bilmiyordu.
Yaşlı kadının yanındaki iki kadın aynı anda başlarını kaldırdı.
Dimitri o zaman fark etti.
İkisinin de gözleri doğrudan onun boynundaki kolyeye çevrilmişti.
Genç olanı bir adım yaklaştı.
“Demek sonunda seni bulduk.”
Dimitri kaşlarını çattı.
“Beni mi?”
Kadın cevap vermedi. Bakışlarını kolyeden ayırmıyordu.
Diğer kadın, ölen kardeşinin elini bıraktı ve ayağa kalktı.
“Onu nereden aldın?”
Dimitri içgüdüsel olarak kolyeyi avucunun içine aldı.
“Annemden kaldı.”
“Annen kimdi?”
“Bunun konuyla ne ilgisi var?”
Kadının yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
“Demek sana hiçbir şey anlatmadı.”
Dimitri'nin sabrı tükeniyordu.
“Biraz önce burada bir insan öldü. Bana bilmece sormak yerine ne olduğunu açıklayın.”
“Ne olduğunu mu öğrenmek istiyorsun?” dedi kadın. “Öyleyse önce boynundakini çıkar.”
“Hayır.”
“Dimitri,” diye araya girdi Lukas. Sesi hâlâ sarsılmıştı. “Belki de onları dinlemeliyiz.”
Dimitri ona döndü.
“Senin dinleyecek çok daha önemli şeylerin var.”
Lukas başını eğdi.
Kadın elini uzattı.
“Bu kolye senin ailene ait değil.”
“Yıllardır bizde.”
“Yıllardır saklanıyor olması, size ait olduğu anlamına gelmez.”
“Annemden kalan tek şey bu.”
Kadının gözlerinde bir anlığına tereddüt belirdi. Fakat hemen ardından yüzü yeniden sertleşti.
“Bizim ailemiz de bir zamanlar böyle düşünüyordu. Sonra bu mühür yüzünden her şeyimizi kaybettik.”
Dimitri kolyeyi avucunda sıktı.
“Mühür mü?”
Kadın, masanın üzerindeki açık kitaba baktı. Kapağındaki üç çizgili işareti görünce yüzü soldu.
“Bunu da mı buldun?”
Dimitri cevap vermedi.
Kadın gözlerini kapattı. Sanki uzun zamandır kaçtığı bir gerçekle yeniden karşılaşmıştı.
“Bizi buraya getiren şey yalnızca kardeşimizin hastalığı değildi,” dedi. “Bu kolyenin koruduğu şeyin uyandığını hissettik. Onu bulmak için geldik.”
Dimitri'nin midesine soğuk bir ağırlık çöktü.
“Ben hiçbir şey yapmadım.”
“Biliyorum.”
Bu cevap onu beklediğinden daha fazla şaşırttı.
“Öyleyse neden beni suçluyorsunuz?”
Kadın, yerdeki kırık şişeye baktı.
“Çünkü kardeşimizi öldüren karışım, bu mührün koruduğu gücü serbest bıraktı. Ama onu burada tutan şey senin kanın.”
Dimitri anlamamıştı.
“Benim kanımın bununla ne ilgisi var?”
“Sen, mührü saklayan ailenin son varisisin. Kolyeyi taşıdığın sürece kapı kapalı kalmalıydı. Fakat senin ailenden biri, bunun nedenini sana anlatmadı.”
Dimitri annesini düşündü. Onun son günlerini, korkuyla kolyeye bakışını ve aynı cümleyi tekrar tekrar söylemesini…
*Ne olursa olsun, bunu boynundan çıkarma.*
“Ben bilmiyordum,” dedi.
Bu kez sesi savunma gibi çıkmadı. Yalnızca gerçeği söylüyordu.
Kadın bir an sustu.
“Bilmemen, kaybettiklerimizi geri getirmiyor.”
Yorumlar
- Ayla Malkoç: Bu kadar sorumsuzca hareket etme artık
- burak yılmaz: her sırrı afişe etmek zorunda değilsin bunu anla artık
- Ece Boz: herkesi tedavi etmeye çalışırken kendini unutma lutfen
- Sâye: 🌸
- İkbal Sürücü: Kalemine sağlık yazarım