Keşfet

BÖLÜM 17 – ADANA`DA ACILI MESAİ VE SARIMSAKLI EZME KRİZİ

MERT VAMPİR GÜNLÜKLERİ Kimyasal Bir Vampirin Baza Altı Günlüğü

BÖLÜM 17 – ADANA'DA ACILI MESAİ VE SARIMSAKLI EZME KRİZİ

Adana'daki ilk günümün en büyük sorununun güneş olacağını düşünmüştüm.

Yanılmışım.

Asıl sorun babamdı.

Çünkü öğleye doğru bana dönüp:

— Mert, acıktın mı?

diye sordu.

Ben daha cevap veremeden devam etti.

— Hadi ciğer yiyelim.

İçimden bir şey koptu.

— Baba, başka bir şey yiyemez miyiz?

— Neden?

— Canım istemiyor.

Babam bana baktı.

— Oğlum iki gündür doğru düzgün yemek yemiyorsun. Laboratuvar kazasından sonra zaten doğru dürüst kendine gelemedin. Biraz protein alman lazım.

İtiraz edecek hâlim yoktu.

Birkaç dakika sonra kendimizi bir ciğerciye attık.

Restoranın dışındaki masalardan birine oturduk.

Ben mümkün olduğunca gölgede kalan sandalyeyi seçtim.

Babam menüye bile bakmadan sipariş verdi.

— İki porsiyon ciğer. Yanına da ezme, soğan, ayran...

Bir an rahatladım.

Sonra garsona ekledi:

— Ezmesi de bol sarımsaklı olsun.

Yüzüm düştü.

Sarımsak.

Hayatımda daha önce bu kadar masum görünen bir yiyecekten bu kadar korkacağımı düşünmezdim.

Garson biraz sonra ezmeyi getirdi.

Kavanozdan çıkarılmış kırmızı biberli karışımın üzerinde sarımsak parçaları görünüyordu.

Koku burnuma geldiği anda yüzümü buruşturdum.

Babam fark etti.

— Ne oldu?

— Bir şey yok.

— Acı mı geldi?

— Yok.

— O zaman niye öyle bakıyorsun?

— Çok... kokulu.

Babam güldü.

— Sarımsak bu. Ne bekliyordun?

Çatalı elime aldım.

Ezmeden minicik bir parça alıp tabağın kenarına koydum.

Sonra ona baktım.

Yaklaşmaya çalıştım.

Olmadı.

Babam bunu fark edip kaşlarını kaldırdı.

— Mert, sen gerçekten bunu da mı yiyemiyorsun?

— Ben sarımsağı pek sevmiyorum.

— Çocukken bayılıyordun.

— İnsan değişiyor baba.

Babam başını salladı.

— Sen son zamanlarda bayağı değiştin.

O cümleyi duyunca bir an sustum.

Babamın yüzüne baktım.

Bana dikkatlice bakıyordu.

Sonra gülerek:

— Neyse, ciğer ye bari.

dedi.

İçimden rahat bir nefes aldım.

Tam o sırada ciğerler geldi.

Dumanı tüten tabağa baktım.

Kokusu aslında güzeldi.

Ama güneş hâlâ tepemdeydi.

Üstelik oturduğumuz gölgenin sınırı yavaş yavaş masaya doğru ilerliyordu.

Ben de sandalyemi biraz çekmeye başladım.

Babam fark etmedi.

Biraz daha çektim.

Gölge yine kaçtı.

Biraz daha...

Sonunda sandalyemin ayağı kaldırıma takıldı.

Tak!

Babam dönüp baktı.

— Mert, sen ne yapıyorsun?

— Gölgeyi takip ediyorum.

Babam birkaç saniye yüzüme baktı.

— Ne?

— Güneş...

Cümleyi tamamlayamadım.

— Gözlerim çok hassas.

Babam başını salladı.

— Şu sandalyeyi al, şuraya geç. Gölge orada.

Hemen sandalyemi gölgeye taşıdım.

Yan masadaki adam bana bakıp gülümsedi.

— Güneşten kaçıyorsun galiba.

— Biraz.

— Adana'da zor iş.

— Fark ettim.

Adam güldü.

— Alışırsın.

Ben içimden:

Umarım alışmam.

diye geçirdim.

Yemeğe dönmeye çalıştım.

Bir parça ciğer aldım.

Çiğnemeye başladım.

Fena değildi.

Hatta güzeldi.

Ama birkaç lokmadan sonra susadığımı fark ettim.

Garsondan şalgam istedim.

Bardak geldiğinde içindeki kırmızı renge bakakaldım.

Yine aynı sorun.

Kırmızı.

Bir yandan susuzdum, diğer yandan o renk bana hiç iyi gelmiyordu.

Pipetimi çıkardım.

Babam bana baktı.

— Yine pipet mi?

— Alışkanlık.

— Senin alışkanlıkların da bayağı ilginç.

Pipeti bardağa sokup küçük bir yudum aldım.

Acısı yüzümü buruşturdu.

Babam güldü.

— Acı geldi mi?

— Biraz.

Bir yudum daha aldım.

Bu sefer daha iyiydi.

En azından susuzluğumu geçiriyordu.

Babam yemeğini bitirirken ben gölgemi kontrol etmeye devam ettim.

Bir ara güneş biraz daha üzerime geldi.

Kollarımda sıcaklığı hissettim.

Hemen sandalyemi tekrar çektim.

Babam artık dayanamadı.

— Oğlum sen bütün yemek boyunca güneşle sandalye arasında savaş verdin.

— Kazanmam lazım.

— Neyi?

— Hiç.

Babam güldü.

— Eve dönünce seni klimanın karşısına oturtacağım.

Başımı salladım.

— Çok iyi olur.

Yemekten sonra babamın iş görüşmesi için çarşıya geçtik.

Ben ise mümkün olduğunca gölgelerden yürüyordum.

Bir dükkânın önünde durup nefes aldım.

Babam telefonuna bakarken bana döndü.

— Yoruldun mu?

— Biraz.

— Adana sana yaramadı galiba.

— Güneşi biraz fazla.

Babam güldü.

— Daha akşam olmadı.

Bu cümleyle yüzüm düştü.

— Akşam da mı dışarı çıkacağız?

— Bir işim daha var.

İçimden derin bir nefes aldım.

Bir an önce eve dönmek istiyordum.

Kafamda sadece odam vardı.

Karanlık oda.

Kapalı perde.

Serin hava.

Ve tabii ki bazanın altındaki dantelli sığınak.

Babam arabaya doğru yürürken peşinden gittim.

Üzerimdeki kıyafetler terden ağırlaşmıştı.

Adana sıcağı beni fazlasıyla yormuştu.

Ama günün en kötü kısmı yine de sarımsaklı ezmeydi.

Çünkü hâlâ aklıma geldikçe burnumu buruşturuyordum.

Arabaya bindiğimde klimayı açtım.

Soğuk hava yüzüme vurunca koltuğa yaslandım.

Gözlerimi kapattım.

Babam motoru çalıştırırken:

— İyi misin?

diye sordu.

— İyiyim.

— Emin misin?

— Eminim.

Bir süre sessiz kaldım.

Sonra kendi kendime mırıldandım:

— Bir daha Adana'ya gelirsem yanımda sadece güneş kremi değil, sarımsak için de bir çözüm getireceğim.

Babam duydu.

— Ne dedin?

Hemen toparlandım.

— Hiç.

Arabayı çalıştırdı.

Ben camdan dışarı bakarken içimden geçirdim:

Vampirlik zor.

Ama Adana'da vampirlik daha da zor.