Keşfet

BÖLÜM — GÜMÜŞ YÜZÜK

MERT VAMPİR GÜNLÜKLERİ Kimyasal Bir Vampirin Baza Altı Günlüğü

BÖLÜM — GÜMÜŞ YÜZÜK

O akşam evimiz her zamankinden biraz daha kalabalıktı.

Selin de bizimleydi. Aileler salonda oturmuş, evlilik hazırlıkları hakkında konuşuyordu.

Kim ne alınacak, neler yapılacak, düğün nasıl olacak derken konu sürekli değişiyordu.

Ben ise bütün bu konuşmaların biraz uzağında, koltuğun kenarında oturmuş çayımı içiyordum.

Açıkçası konuşulanların yarısını bile dinlemiyordum.

Sadece sessizce oturup çayımı içmenin tadını çıkarıyordum.

Tam bardağı masaya bırakacakken elim kaydı.

Bardağı son anda tuttum.

— Mert!

Selin bana baktı.

— Ne oldu?

— Bir şey yok.

— Az kalsın çayı döküyordun.

Bardağa baktım.

Gerçekten de az kalsın bütün çay üzerime dökülecekti.

— Ama dökmedim.

Selin başını salladı.

— Seninle gerçekten uğraşılmaz.

Gülümsedim.

— Ben dikkatliyim.

Selin kaşlarını kaldırdı.

— Sen mi?

— Evet, ben.

— Az önce bardağı düşürüyordun.

— Düşürmedim ama.

— Son anda tuttun.

— O da dikkatli olduğumu gösteriyor.

Selin gülmeye başladı.

— Tamam Mert. Sen çok dikkatlisin.

Ben de gülümsedim.

Tam o sırada annem salona geldi.

Elinde küçük bir kutu vardı.

Bize doğru yürüdü.

— Mert, sana bir hediyemiz var.

Kutuyu görünce şaşırdım.

— Bana mı?

— Sana tabii.

Kutuyu bana uzattı.

Kutuyu elime aldım.

— Ne var bunun içinde?

Babam koltuğundan seslendi.

— Aç da görelim.

— Siz biliyor musunuz?

Annem gülümsedi.

— Açınca görürsün.

Kutuyu elimde biraz çevirdim.

İçinde ne olduğunu gerçekten merak ediyordum.

Sonra kapağını açtım.

İçinde gümüş bir yüzük vardı.

Bir an yüzüğe baktım.

Sonra Selin'e baktım.

Selin gülümsüyordu.

— Beğendin mi?

— Evet.

Yüzüğü kutudan çıkardım.

Parmaklarımın arasında tutarken içimden tek bir şey geçiyordu.

Gümüş...

Keşke başka bir şey olsaydı.

Ama bunu belli edemezdim.

Annem yüzüğü göstererek:

— Hadi tak.

dedi.

Elimdeki yüzüğe baktım.

— Şimdi mi?

Babam güldü.

— Ne zaman takacaksın?

— Bilmem.

Selin araya girdi.

— Mert, yüzük bu. Tak işte.

— Tamam.

Elimi uzattım.

Yüzüğü parmağıma geçirecekken elimden kaydı.

Yüzük yere düştü.

— Aaa!

Hepimiz aynı anda yere baktık.

Ben hemen eğildim.

Tam yüzüğü alırken başımı sehpanın kenarına çarptım.

— Ah!

Elimi başıma götürdüm.

Selin gülmeye başladı.

— İyi misin?

— İyiyim.

Babam başını sallayarak:

— Daha yüzüğü takmadan başladı yine.

dedi.

Ona baktım.

— Ne başladı?

— Sakarlıkların.

— Benim suçum değil.

Selin hemen araya girdi.

— Yüzüğü de sen düşürdün ama.

Yüzüğü yerden aldım.

— O da elimden kaydı.

Babam güldü.

— Tabii.

— Gerçekten elimden kaydı.

— Tamam oğlum, tamam.

Yüzüğü avucumun içinde biraz daha sıkı tuttum.

Bu kez daha dikkatli olmaya çalıştım.

Annem:

— Hadi oğlum.

dedi.

Yüzüğü parmağıma taktım.

O anda parmağımda hafif bir yanma hissettim.

Elimi istemsizce geri çektim.

Selin hemen fark etti.

— Ne oldu?

— Hiç.

— Yüzük mü sıktı?

— Biraz.

Annem elime baktı.

— Çok mu dar?

— Yok, yok. Alışırım.

Aslında mesele yüzüğün dar olması değildi.

Gümüş olmasıydı.

Parmağımda durdukça rahatsızlık biraz daha artıyordu.

Ama bunu kimseye belli edemezdim.

Yüzüğü çıkarmak gibi bir şansım da yoktu.

Herkes karşımdaydı.

Üstelik daha yeni takmıştım.

Selin elime baktı.

— Yakışmış.

Ben de gülümsemeye çalıştım.

— Gerçekten mi?

— Evet.

Annem gülümsedi.

— Güle güle kullan.

— Sağ ol anne.

Babam:

— Artık tam damat oldun.

dedi.

Herkes güldü.

Ben de gülmeye çalıştım.

Ama parmağımdaki yanma hâlâ geçmemişti.

Elimi dizimin üzerine koydum.

Bir süre sonra yüzüğü hafifçe çevirdim.

Belki böyle daha az rahatsız eder diye düşündüm.

Selin hemen fark etti.

— Yüzükle neden oynuyorsun?

— Alışmaya çalışıyorum.

— Daha yeni taktın.

— Alışmam zaman alıyor.

Selin güldü.

— Sen gerçekten değişiksin.

— Bunu kaçıncı söyleyişin?

— Saymadım.

— Çoktur o zaman.

— Kesinlikle.

Ben de güldüm.

Elimi tekrar dizimin üzerine bıraktım.

Yüzüğü çıkarmak istiyordum ama herkesin ortasında bunu yapamazdım.

Bir süre sessizce oturdum.

Konuşulanları dinlemeye çalışıyordum ama aklım sürekli parmağımdaki yüzüğe gidiyordu.

Annem mutfaktan seslendi.

— Çay isteyen var mı?

Babam:

— Bana koy.

dedi.

Ben hemen ayağa kalktım.

— Ben getiririm.

Selin bana baktı.

— Sen otur istersen.

— Yok, getiririm.

— Emin misin?

— Evet.

— Tepsiyle uğraşacaksın şimdi.

— Bir şey olmaz.

Babam gülerek:

— Bırak oğlum, otursun.

dedi.

— Yok, ben getiririm.

Mutfağa doğru yürümeye başladım.

Daha birkaç adım atmıştım ki ayağım halıya takıldı.

Bir anda sendeledim.

— Mert!

Selin yine arkamdan seslendi.

Elimdeki tepsiyi son anda tuttum.

Tepsideki bardaklar birbirine çarptı ama düşmedi.

— İyiyim!

Babam uzaktan:

— Tepsiyi de düşürseydin tam olacaktı.

dedi.

— Düşürmedim ama.

Selin:

— Şanslısın.

Tepsiyi düzeltip:

— Ben buna şans değil, yetenek diyorum.

dedim.

Selin kahkaha attı.

— Senin yeteneğin gerçekten farklı.

— Görüyorsun işte.

Tepsiyi dikkatlice masaya götürdüm.

Tam o sırada yüzüğün olduğu elim tepsinin kenarına değdi.

Parmağımda yine aynı yanmayı hissettim.

Elimi hemen geri çektim.

Selin bana baktı.

— Yine ne oldu?

— Tepsi sıcaktı.

Selin tepsiye dokundu.

— Sıcak değil ki.

Bir an sustum.

Ne diyeceğimi düşündüm.

— Benim elim hassas.

Selin başını salladı.

— Senin her şeyin ayrı bir olay.

Annem de bana baktı.

— Sen otur oğlum. Ben getiririm.

— Yardım edeyim dedim.

— Senin yardımın olmasın.

— Niye?

Annem gülerek:

— Geçen sefer bardağı kırdın.

— O kazaydı.

— Ondan önce tabağı kırdın.

— O da kazaydı.

— Sandalyeyi de devirdin.

— O...

Bir an sustum.

Herkes bana bakıyordu.

— O da kazaydı.

Babam gülmeye başladı.

Selin de gülüyordu.

Annem başını salladı.

— Git otur.

— Tamam.

Tepsiyi bıraktım ve salona döndüm.

Selin bana bakıp gülümsüyordu.

— Ne?

— Hiç.

— Gülüyorsun.

— Çünkü komiksin.

— Ben komik değilim.

— Öylesin.

— Neresi komik?

— Şu an yüzüne bakınca bile insanın gülesi geliyor.

— Çok ayıp.

Selin tekrar güldü.

Ben de istemeden gülümsedim.

Yerime oturdum.

Yüzüğü yine çevirdim.

Parmağımdaki yanma hâlâ geçmemişti.

Bir süre sonra Selin yanıma eğildi.

Sesini biraz alçalttı.

— Gerçekten beğendin mi?

Ona baktım.

— Evet.

— Emin misin?

— Eminim.

— O zaman neden sürekli yüzüğe bakıyorsun?

Bir an düşündüm.

Ne desem diye aklımdan geçirdim.

Sonunda:

— İlk defa böyle bir yüzük takıyorum.

dedim.

Selin kaşlarını kaldırdı.

— Daha önce yüzük takmadın mı?

— Taktım.

— O zaman?

— Bu farklı.

Selin gülümsedi.

— Nesi farklı?

Elime baktım.

Parmağımdaki yanmayı hissediyordum.

Ama bunu ona söyleyemezdim.

— Bilmiyorum.

Bir an durdum.

Sonra:

— Sen verdin ya.

dedim.

Selin'in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

— Güzel cevap.

Ben de gülümsedim.

İçimden rahat bir nefes aldım.

En azından bu sefer iyi bir bahane bulmuştum.

Bir süre daha oturduk.

Aileler konuşmaya devam etti.

Ben de mümkün olduğunca normal davranmaya çalıştım.

Ama yüzük parmağımda durdukça rahatsızlık biraz daha artıyordu.

Arada elimle yüzüğü çeviriyor, sonra kimse görmesin diye elimi dizimin üzerine bırakıyordum.

Bir ara babam bana baktı.

— Oğlum, yüzüğü beğendin mi gerçekten?

— Beğendim.

— O zaman neden suratın biraz tuhaf?

Hemen kendimi toparladım.

— Suratım normal.

Selin:

— Normal değil.

Ona baktım.

— Sen de mi başladın?

— Biraz.

Babam güldü.

— Neyse, zamanla alışırsın.

Başımı salladım.

— Alışırım.

İçimden ise başka bir şey söylüyordum.

Umarım alışırım.

Çünkü bu yüzükle uzun süre yaşayacağımı düşünmek bile canımı sıkıyordu.

Bir süre sonra herkes yavaş yavaş dağılmaya başladı.

Saat ilerlemişti.

Selin de gitmeden önce yanıma geldi.

Elime baktı.

— Yüzüğü çıkarma.

— Neden?

— Sana yakıştı.

Gülümsedim.

— Tamam.

— Söz mü?

— Söz.

Selin başını salladı.

— Görüşürüz.

— Görüşürüz.

Kapı kapandıktan sonra ev yavaş yavaş sessizleşti.

Ben birkaç saniye kapıya baktım.

Sonra derin bir nefes aldım.

Artık kimse beni görmüyordu.

Hemen yüzüğü parmağımdan çıkardım.

Elimi ovuşturdum.

— Oh be...

Parmağımı biraz hareket ettirdim.

Yanma hissi yavaş yavaş azalmaya başladı.

Yüzüğü masanın üzerine bıraktı