3. Bölüm
Umarım her şey yolundadır.
Mucize kurgumun yeni bölümüyle geldim. Geçen bölümü biraz gizemli bitirmiştik. Bu bölüm de biraz gizemli olacak. Bu arada yazmayı ve okurlarımla sohbet etmeyi özlemişim.
Bu arada tekrarlıyorum, bölüm içerisinde yetişkin içerik detayı yok fakat bazı okuyucularımın hassas olabileceği bazı konuları içeriyor. Bu sebeple mağduriyet yaşanmaması adına okuyucularımın bu bölümü dikkatli okumasını rica ediyorum.
Yeni gelen, kalemimle ilk defa tanışan okurlarım varsa hoş geldiler.
Belki bir gün benim hikayemi de okuruz.
Anılarımdan da konuşuruz.
Ay ışığı benim ismimin anlamı. Işığımı gören gözlere selamlar, sevgiler.🤍
Kurgularım hakkında onlarca mesaj ve yorum aldım. Hepsi çooook güzeldiiii. Çoook teşekkür ediyorum.
Yorumlara ve mesajlara dönüyorum. Karşılıklı okuma ve geri takibe açığım.
Bölüm içerisinde yazım ve noktalamaya çok dikkat eden biriyimdir ama burada dikkat ederseniz arkadaşıma, dostuma yazar gibi yazmaktan çekinmiyorum.
Çünkü bana göre okurlarım benim kalbime, düşünce dünyama ve hayata bakış açıma konuk olan kıymetli dostlarım olur…
Buraya kadar gelen herkese çok teşekkürler.
İYİ Kİ VARSINIZ!
Son sözlerimle bitiriyorum…
Benim ben olmam için hayatıma giren, deneyimlerim ve tecrübelerimi kazanmama yardımcı olan herkese çok teşekkür ediyorum.
Sormak istediğiniz sorular ve konuşmak istediğiniz konular için her zaman beklerim. Beni bir kız kardeşi, arkadaşı, dostu gibi gören tüm okurlarımı sevgiyle kucaklıyorum.
Bölüm sonunda görüşmek üzere...
...
"Hakkını helal et. Torunun artık yaşamayacak."
Kapıyı çantamın içindeki eşyaları yere atarak ve anahtarlığımı bularak nasıl açtım, ayakkabılarımı kapının önündeki hoş geldiniz yazan paspasa nasıl bıraktım, 2+1 olan evin holünden salonuna nasıl geçtim bilmiyordum. Ama anneannemin çığlığı bana güç vermiş olsa gerekti. Sesler o kadar yüksek volümdeydi ki, kapının dışında olan biri bu cümleler ve ardından gelen çığlığı çok kolay bir sekilde duyabilirdi.
Dış kapı muhtemelen cereyan oluştuğu için öyle sert kapanmıştı ki, tabii bunda benim de sinirle kapıyı itmemin de payı olsa gerekti, ben salona ulaştığımda anneannemin çığlığı kesilmiş ve ortam buz kesmişti.
Sağıma soluma bakmadan, anneannemin hâline dikkat etmeden gözüme kestirdiğim yabancıyı hedef aldım. Attığım adımlar sanki lavın üstünde yürüyormuşum kadar hızlı, düz yolda yürüyormuşum kadar özensizdi.
On altı yaşında, zayıf ve çelimsiz bir kızdım. Yaşıma ve boyuma göre fazla zayıf olduğum söylenebilirdi. O hâlimle neye guvendim bilmiyordum.
Ya da, aslında biliyordum...
Hislerim yaptırmıştı bana bunu.
Beni büyüten, yeri geldiğinde bana annemden daha çok annelik eden anneannemin çığlığı ve bir yabancının evine rahatlıkla girip ona bunları söylemesi artık bardağı taşıran son damlaydı.
Karşımdaki kişinin üstüne yürümem, yakasına kelimenin gerçek anlamıyla yapışan ellerim ve kendimden beklenmeyecek kadar yükselen öfkem ile konuşmaya başladım.
Sesimin şiddeti muhtemelen komşuları kapıya toplayacak kadar fazlaydı.
"Kimsin lan sen?"
Durmadım, devam ettim.
" Arkadaşım kimsin sen? Oğlum bak insanı dellendirmeyin."
Üstüne yürümeye devam ettim. Bu sırada anneanneme ait olduğunu düşündüğüm bir çift el beni tutmaya çalışıyordu. Her ne kadar bunun sebebini anlayamasam da o an bunu düşünecek durumda değildim.
" Gelmişsin yaşlı başlı insanların evine, yok gebericem yok bilmem ne duygu sömürüsü yapıyorsun? Git istediğin yerde geber. Allah Allah ya!"
Bendeki duygunun yoğunluğuna zıt olarak yakasına yapıştım genç adam fazla duygusuz, fazla tepkisizdi. Bağırışlarıma verdiği tek tepki arkamdaki anneanneme dönerek kurduğu cümle olmuştu.
"Bu kim?"
Sabrım zaten bir süre önce taşmıştı. Kullandığı işaret zamiri öfkemi daha da harlandırmış, diri tutmuştu.
Normalde nadiren küfür eden, büyüklerine saygı gösteren, kimseyle kavga etmeyen, dürüst kısacası büyüklerimizin güzel ahlaklı olarak tabir edebileceği biriydim.
Ama benim için yıllardır çabalayan, canını benden öne koyan yaşı ilerlemiş bir kadına yoldan geçen bir insanın duygu sömürüsü yapmış olması ben de bir şeyleri değiştirdi.
Karşımdaki kişiye attığım tokatlar, itmeler, yakasını tutmalar ne kadar etkileyici olmuştu bilmiyorum ama arkamdan duyduğum ağlama sesleri ile ve çığlıkla kanım dondu.
"Kızım bırak. O benim oğlum."
Bu cümleler beni durdurdu. Duyduğum 5 kelimeyle sanki elim ayağım boşaldı ve ben nefes bile alamayacak hâle geldim.
Salon çok büyük değildi. Açık renkle boyanmış duvarlar ve odanın iki yanındaki vazolarda bulunan sahte çiçekler odaya samimi bir hava katıyordu. Aynı zamanda kapıdan girildiğinde karşıda kalan duvarda bir televizyon; televizyonun yanında anneannemin tanıdıklarından gelen düğün davetiyeleri, magnetler, fotoğraflar bulunduran aşağı yukarı bir insan boyu kadar olan, açık renkli bir vitrin duruyordu.
Diğer duvarlar boştu, karşılıklı olan iki büyük koltuktan televizyonu izlemek mümkündü. Kapıya yakın tarafta iki küçük koltuk vardı. Küçük koltukların karşı hizasındaki pencerenin ve pencerenin altındaki kaloriferin önüne kadar getirdiğim genç adam sağ çaprazında kalan koltukta oturan anneanneme sorusunu yineledi.
"Bu kim?"
Hiçbir şey anlamamıştım. Kafamın karışmasıyla esip gürlemeye başladım.
Hedefim anneannemdi. Sonuç olarak hayatımda daha önce hiç görmediğim bu genç adamın söylediklerine inanmayacaktım.
Şu an anneannem ne söylerse inanırdım.
16 yıldır yaptığım gibi.
"Anneanne ne oluyor?"
Anneannem, yani Gülbahar Çetin, 60'lı yaşlarının başındaydı. Muhtemelen kendi boyadığı saçlarının yavaş yavaş boyadan bağımsızlaştığını anlamıştım. Koyu kestane rengindeki kısa saçlarını taçla tutturmuş, üstündeki ev kıyafeti bile bence ona çok yakışmıştı. Anneannem zayıf ve uzun boyluydu. Sanırım benim de böyle olmamın sebebi buydu.
Anneannemin ağlamaları dinmiş, şimdi sadece iç çekişleri kalmıştı.
Hava zaten yeterince soğuktu, ben de bu odanın anormal şekilde soğuk olduğunu hissettim.
Anneannem sessizliğini korumaya devam ederken içimden beşe kadar saydım, her ne kadar ona sesimi yükseltmek istemesem de sesim yüksek çıkmıştı.
"Sınavlarımın arasında kafamı boşaltmak için seni özledik dediniz ve geldim. Yıllardır geldiğim evde seni harap hâlde buldum. Üstelik hiç tanımadığım bir adama oğlum diyorsun. Bütün bu hengamenin içinde dedem ortada yok. Ya bana her şeyi detaylıca anlatırsın, ya da sana zarar verecek bu kişiye oğlum demeye devam edersin, ben de giderim."
Son cümleler biraz ağır olmuştu. Anneannem de duyduklarını sindirememiş olacak ki sağ gözünden iki damla yaş düştü. Tam ağzını açacaktı ki anneanneme döndüğüm için arkamda kalan genç adam hitap etti anneanneme.
Öyle bir hitaptı ki bu.
Muhtemelen ben bugün buraya özlediğim anneannemi ve dedemi görmek için değil, karmakarışık bir aile sırrını idrak edebilmek için gelmiştim.
"Babaanne,"
Ona döndüm, yani genç adama.
Yüz ifadelerinden anladığım kadarıyla yaşamak için bir sebebi yoktu, zaten kapının önündeyken duyduklarım da bunu doğruluyordu. Üstündeki koyu kahverengi renkli kazak ve siyah renkli slim fit Jean, onu fazlasıyla varlıklı gösteriyordu. 20'li yaşlarının başında olmalıydı. Yüzünde yeni yeni yeşeren sakalları onu fazlasıyla yakışıklı gösteriyordu.
Fakat bu beni şimdi ilgilendiren bir konu değildi.
Ağzından çıkan kelime bir hitap kelimesinden çok gerçeklerin küçük bir kısmını duyması ile afallamış, söylediklerinden biraz da pişman olmuş olduğunu hissettiriyordu.
"Ne dedin sen?"
Genç adamın simsiyah olan göz bebeklerine dikmiştim göz bebeklerimi.
Genç adam kendinden emin bir cevap verdi.
"Babaanneme babaanne dedim?"
Mucize'ydim ben.
Keşke şuan burada bir mucize olsaydı da yok olsaydım diye düşündüm.
Keşke bana bütün gerçekleri gösteren sihirli bir değnek olsaydı.
Anneannem konuşmaya başladı.
Ağzından çıkan sözcükler, Türkçe'ye ait harflerden meydana gelen kelimelerdi ama o odada iki gencin hayatını tamamen değiştirdi.
Sanki kullandığı kelimeleri özenle seçiyor gibiydi.
Sanki büyüttüğü iki çocuğun çocuklarının canından can gitmesini istemiyor gibiydi.
Sanki o iki çocuğun gerçekler altında ezilmes