Keşfet

4. Bölüm

Mucize

Nasılsınız?

Umarım her şey yolundadır.

Bu kurgum çok sevildi, ben de okurlarımı bekletmek istemediğim için yeni bölümü yazmaya koyuldum.

Geri takip ve karşılıklı okuma yapmak isteyen okurlarım varsa bana ulaşabilirler, tüm mesaj ve yorumlara dönmekteyim.

Bölümlerim hakkında olumlu ve olumsuz yorumlarınızı, kendimi geliştirebilmem adına beklemekteyim.

Zaman genel olarak kısa ilerliyor, okurlarım bunun sebebini sıklıkla sorduğu için ben de cevap vermek istedim.

Kurgularımın edebi derinliği ve anlatım içeriği biraz yoğun, bu sebeple ben de kurgularımın kolay anlaşılabilmesi adına bölümleri fazla uzun tutmuyor, zamanı yavaş ilerletiyorum.

Acelemiz yok, benim amacım okuyucularımın kurgularımla bağ kurabilmesi ve kendini bölümlerdeki olay ve kişilere yakın görebilmesi.

Yeni gelen, kalemimle yeni tanışan okurlarım varsa hoş geldiler.

Şimdi bölüme geçiyorum.

Bölüm sonunda görüşürüz…

…

Uzay Demir’den,

‘’Yeter artık! Bıktım senin misafirlerinden. Eve kimin girip kimin çıktığı belli değil ya.’’

‘’Lan sana mı soracağım? Ev benim evim.’’

‘’İyi. Al evini çal başına!’’

Bir insanın normal şartlarda güvenli limanı eviydi. İnsanın gerçekten kendi gibi olabileceği, kafasını dinleyebileceği tek yer eviydi.

Ama tabii normal bir insanın.

Çocukluğumdan beri bir kere evimde huzurla kaldığımı hatırlamıyorum.

Bu dört duvar herhalde yirmi küsür yıldır benim hapishanemdi.

Annem bizi, babamı ve dolayısıyla beni, bırakıp babamın tabiriyle bir deliğe saklandıktan; benim tabirimle ise katili olması muhtemel olan adamdan kaçtıktan sonra o dört duvar benim evim olmaktan çıkmıştı.

Babamın yıllardır bitmek bilmeyen misafirleri ve duyduğum sesler kendisinden nefret etmeme yol açmıştı. Küçükken her ne kadar pek bir şey anlamasam da zamanın geçmesiyle idrak ettiklerim psikolojimi darmaduman duruma getirmekten de geri durmamıştı.

İyi değildim.

Ben, zannedildiğinin aksine hiç iyi değildim.

Bu duruma gelmemdeki en büyük pay babama aitti.

Buna rağmen kendisi hiçbir şey olmamış gibi beni yıllarca psikoloğa götürmüş, güya babalık görevini tamamladığını zannetmişti.

Her haltı yiyip bir iki pahalı oyuncak almakla ‘’baba’’ olunmuyordu.

Bunu hayatında hiç çocuk bakmamış biri olarak ben bile söyleyebiliyorsam Volkan Demir de bilmeliydi.

Gerçi bilmek çoğu zaman faydaya değil zarara yol açardı.

Öyle bir eylemdi ki bu; bazen insanı alır göğe çıkarır da kendini bulutların üstünde hissettirir, bazense yerin yedi kat altına gömer de insan çıkamaz toprağın altından. Hasret kalır göğe.

Bilmemek bazen insan için en iyi olandı.

Dostoyevski’nin de dediği gibi, ‘’Bu dünyayı ne kadar çok anlarsan, kendini o kadar çok yok edersin; bu yüzden aptallar mutludur, zeki insanlar ise yalnızlık içinde yaşar."

Hayatım boyunca her şeyin en pahalısına sahip olmuştum. Ama sevginin, ilginin, şefkatin en ucuzu bile layık görülmemişti bana.

Bir kişi hariç.

En son ne zaman kendimi ait hissettiğimi hatırlamadığım evden aracıma binmek için ayrıldım.

Metalik safir siyah renkli X7 BMW SUV aracıma bindiğimde gideceğim adres belliydi. Muhtemelen hayatımda verdiğim en doğru kararlardan biri on sekiz yaşımı doldurur doldurmaz aldığım ehliyetimdi. Yolculuğa devam ederken elim istemsizce aracın tuşlarında dolaşırken şarkı sesi aracın içine doldu.

‘’

…

Bugün çok yorulmuşsan,

Her yerde arayıp,

Yine de bulamamışsan,

O seni unutmuş,

Sen unutamamışsan,

Kalbinin kuşu uçmuş,

Sen tutamamışsan.

Haydi gel,

Haydi gel içelim.

Derdini al da gel,

Haydi gel içelim.

Bu evrende bir tozsun,

Tarih seni unutsun,

Haydi gel içelim.’’

Parmaklarım müziğin ritmine uymaya devam ederken neşem biraz da olsa yerine gelmişti.

‘’Topla da gel,

Haydi gel içelim,

Hepsini al da gel,

Haydi gel içelim,

Mazi kalbinde yaraysa,

Unut artık ne varsa,

Haydi gel içelim,

Yerlere düşelim,

Haydi gel içelim,

Yerlere düşelim…’’

Şarkıya eşlik etmeye devam ediyordum. Derken aracın yapay zekası konuşmaya başladı.

‘’Sevgilim adlı kişiden bir yeni mesajınız var. Okumamı ister misiniz?’’

Neşem iyice yerine gelmişti. Yüzümdeki gülümseme derinleşti. Yolumun bitmesine birkaç dakika kalmıştı.

‘’Oku.’’

Ama ağzımdan çıkan o üç harf benim sonum oldu.

Gelen mesaj basitti. Harflerin meydana getirdiği kelimeler boğazıma yumru olup oturmuş, beni etrafımı idrak edemeyeceğim bir duruma getirmişti.

‘’Bitti Uzay. Ben başkasına aşığım. Hoşça kal.’’

Üç cümle. 7 kelime. Bir mesaj yıkabiliyordu insanın hayatını.

Mesajla ayrılmak ne kadar mantıksızsa bir açıklama yapmamak da o kadar mantıksızdı. Aslında Zeynep ile lise zamanlarından beri devam eden bir ilişkimiz vardı. Babalarımızın ortak olması ve aynı okula gitmemiz aramızdaki arkadaşlığı daha samimi bir boyuta taşımıştı. Kendisine aşıktım, ama ilişkimiz belli dönemlerde çalkalanmalara maruz kalıyordu. Hayata farklı perspektiflerden bakıyor, aynı olayı bambaşka şekilde yorumluyorduk. Kavgalarımız sık olsa da kısa sürerdi.

Onu seviyordum, belki de sevdiğimi zannediyordum.

Belki de babamla ve kendimle olan savaşımda kendime bir destekçi arıyordum.

Çat diye gelen mesaj bana bir karar verdirtti.

Uzun zamandır düşlediğim ama çocukluğuma sorsanız kendime asla yakıştıramayacağım bir karardı bu.

Sahi bu kararı kim kendine yakıştırabilirdi ki?

Kişinin kendisine de başkasına da yakıştırmaktan sakındığı bir karar, artık benim için hayat memat meselesi durumuna gelmişti.

Bu kararı vermek benim için kolaydı. Çünkü yaşadıklarım sonucunda hayatın bana sunduğu yollardan biri de buydu.

Şeytan uzun zamandır bu kararın tohumlarını hafızama yavaş yavaş ekmiş, can suyunu ise çoktan vermişti.

Buraya gelme sebebim aslında babamla yaşadığım anlaşmazlıklardan uzaklaşmaktı ama yolda verdiğim kararla veda etmem gereken bir kişi olduğunu da fark etmiştim.

Belki ben bu kararımın üzerine helallik alacağım kişiyi hak etmiyordum ama bu kişi bunu kesinlikle hak ediyordu.

Neye niyet neye kısmet dedikleri kesinlikle buydu.

Arabamdan inip aracı kilitledim. Bahçeden geçip bu soğuk kış gününde esen şiddetli rüzgar ve çiseleyen yağmurla ilgisi olmayan soğukluk içime aitti. Bahçeyi geçip daireye ulaşmam muhtemelen birkaç dakikamı almıştı. Daire zilini uzun uzun çalınca karşımdaki kişi beni görmeyi beklemiyor ama beni gördüğüne sevinmiş gibi görünüyordu.

Sanırım başka birini bekliyordu ve beklediği kişinin benden haberdar olmaması gerekiyordu.

‘’ Konuşmamız lazım. Dedem evde mi?’’

‘’Bankada işi vardı yavrum, hoş geldin. Gel içeri de soluklan.’’

İçeri geçtim. Siyah montumu çıkardım ve ayağımdaki botları çıkardıktan sonra tereddüt ederek içeri geçtim.

‘’ Sana söylemem gereken bir şey var.’’

Bunu söylemem kendisine ne kadar zarar verecekti bilmiyordum.

Muhtemelen benim yüzümden tarumar olacaktı.

Yine…

Ben bu aileye iyi gelmiyordum. Bu kararımın arkasında durmam için bir sebebim daha olmuştu.

Karşımdaki yaşlı kadın hareketlerim ve söylediklerim sebebiyle panik olmuştu.

‘’Hayrolsun yavrum. Otur da anlat. Buluruz bir çare.’’

Güldüm. Buna bir çare bulmak mümkün değildi artık.

Artık bu sorunun çözümü yoktu.

Bu yoldan geri dönmek yoktu.

Sesim benden bağımsız olarak yükselmişti.

‘’Hakkını helal et. Torunun artık yaşamayacak.’’

Babaannemin sağ avucu çoktan kalbini esir almıştı. Duyduklarını anlamlandıramamış olacak ki sesini yükselterek sordu.

‘’O ne demek yavrum?’’

Ne açıklamaya ne de kendi ağzımdan çıkanları anlamlandırmaya mecalim kalmıştı. Zaten son saatlerindeydim ömrümün. Ne gerek vardı ki kendimi yormama?

Bu sebeple aynen tekrarladım.

‘’Hakkını helal et. Torunun artık yaşamayacak.’’

Kararım buydu.

Bu gezegeni sonsuza kadar terk edecektim.

Ve böylece bitecekti her şey.

Daha doğrusu öyle zannediyordum.

Konuşmamızın devamında hiç tahmin edemeyeceğim bir şey oldu.

Kapı hiddetle açıldı ve bir ses yükseldi.

Ardından da biri geldi. Muhtemelen bu kişi babaannemin gelmesini beklediği kişiydi.

Dupduru bir güzelliğin sahibi…

Önce rüyadayım zannettim.

Sonra bunun bir masal olduğunu düşündüm.

En son cennete ulaştığımı anladım.

Çünkü karşımda öfkeli bakışlarını bana doğrultan ve sesini yükselten bu meleği ne rüyamda görebilir, ne de masallarda rastlayabilirdim.

Bu melek ancak bir cennete ait olabilirdi