Keşfet

5. Bölüm

Mucize

Sizlerle tanışıp karşılıklı olarak kurgularımızı okudukça ve eleştirdikçe kendimizi geliştireceğimize inanıyorum. Bu sebeple çabalayıp kendini geliştirmeye çalışan, adım atmak için gecesini gündüzüne katan tüm okurlarımı tebrik ediyorum.

Bu arada bölümlerde kullandığım şarkılar benim uzun zamandır dinlediğim ve keyifle söylediğim şarkılar. Kurgumun bölümlerine uygun olduğunu düşündüğümde kurguma dahil ediyorum.

Umuyorum ki bir gün bu kurgu tamamlanacak, basılacak ve okurlarımla tanışıp sohbet edeceğim imza günlerinde yerini alacak.

Ufak bir not eklemek istiyorum, kitap okumaktan nefret eden fakat benim bölümlerimle edebiyata dört elle sarılan okurlarım olmuş; dram, gizem, yetişkin içerik, romantik sevmemelerine rağmen kurgularımla birlikte bu alanların sıkı takipçisi olan okurlarım olmuş. Ve en önemlisi, ışığımı gören bununla birlikte ışığımın umut olduğu okurlarım olmuş. Sanırım bu benim için doğru yolda olduğumu gösteren en büyük işaret. Bu yorumları duygulanarak okudum.

Güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim. 🫶

Şimdi sözü daha fazla uzatmadan sizleri yeni bölümle baş başa bırakıyorum. Ben susuyorum, kalemimin konuşması için. Bölüm sonunda görüşmek üzere...

...

Mucize Yıldız,

Anneannemin doğrulduktan sonra dudaklarının arasından dökülen sözcükler kafamı daha da karıştırsa da, bilmediğim onlarca şeyin olduğunu fark etmiştim.

Karşımdaki genç adamdan ve benden sebebini bilmediğim şekilde yıllarca saklanan bir şeyler olmuştu.

Annem neden bir kuzenim olduğunu bana söylememişti?

16 yıldır benden saklananlar tam olarak neydi?

Anneannemin söyledikleri, buzdağının sadece görünen kısmı mıydı?

Peki buzdağının görünmeyen kısmı, beni ve onu nasıl etkileyecekti?

Bir deprem etkisi yaratacak mıydı mesela, levha kenarlarının tehlikeli olduğu kadar tehlike miydi bu gerçekler?

Ya da ben yıllarca levhaların ortasında güvende olduğumu zannederken, acaba levhaların kenarlarında mıydım?

Anneannemle sık görüşüyorduk aslında. Ve ben bunca yıldır bir kez bile rast gelmemiştim bu yabancıya.

Anneannemin telefonunda bir tane fotoğrafı yoktu, evinde de. Bir kez bile bahsetmemişti başka bir torunu olduğundan. Başka bir çocuğu olduğu hiç dökülmemişti dudaklarından.

"Kızım, oğlum. Biliyorum, yaralarınız var. Ama şimdi bu yaraları birlikte sarma zamanı."

Cümleyi duydum ama tam olarak ne yapmam gerektiğini idrak edemediğim için karşımdaki yabancıya bakmaya devam ettim. Söylediğim gibi, başka birisi söyleseydi ya da başka birinin ricası olsaydı bu mümkün değildi bana bunu yaptırmak. Çünkü sonuç olarak hayatımda ilk defa gördüğüm bir genç adam vardı ve bugünün şartlarına göre bir yabancıya güvenmek benim lügatımda yoktu.

Karşımdaki yabancı bir cümle kurmadı.

Belki onlarca cümle geçti zihninden, belki yüzlerce kelime vardı aklında. Ama düşüncelerini duymamız için serbest bırakmadı zihninden.

Anneannemin sözü bittikten sonra odada bir sessizlik oldu. Sanki herkes kendi iç dünyasına dönmüş, gerçeklerle nasıl başa çıkacaklarını düşünüyorlardı.

Bu sessizlik insanı esir alacak cinstendi. Midemde beni rahatsız edecek bir bulantı başladı.

Gerçeklerin küçük bir kısmını duyduğum için miydi, yoksa henüz duymadım gerçeklerin altından kalkıp kalkamayacağımı bilememenin verdiği belirsizlik hissinden mi bilinmez; mide bulantısına sinsi sinsi yaklaşan baş dönmesi ve çoktan ağrımaya başlayan başım eşlik etti.

"Anlamadım. Ne yapmamızı istiyorsun?''

Anneannem derin bir iç çekti. Aslında bütün gerçekleri anlatıp kurtulmak isterken bir yandan da karşındaki 16 yaşındaki torununun bu gerçekler altında ezilmesini istemiyordu sanki.

"Bu sandığınızdan daha derin bir konu. Yıllardır bir savaşın içindesiniz. Bu savaş öyle bir savaş ki, iki kardeşin düşman kesildiği ve bir babanın çaresizliği ile bir annenin ağıdı var bu savaşta."

Yanımdaki genç bunların farkında gibi görünüyordu. Sanki bu odada bir tek ben bir haberdim bir şeylerden. Anneannemin durumu sadece benim gözümün içine bakarak anlatması bunu kesinleştirdi.

Evet, yanımdaki genç haberdardı bir şeylerden. Ama neyi ne kadar biliyordu, bir fikrim yoktu.

"Kafam karıştı benim, anlamıyorum."

Biraz sinirle, biraz da isyan eder şekilde kurmuştum bu cümleyi.

"Haklısın. Önce yemek hazırlayayım size, acıkmışsınızdır."

"Ben gideceğim şimdi, zahmet etme babaanne."

Genç adam bilmediğim bir sebeple bu cümleyi gözlerini benden alamadan söylemişti. Her ne kadar daha önce hiç sevgilim olmasa da bir şeyleri anlamlandıracak yaşa geldiğim için bu bakışın pek de hayra alamet olmadığını anlamıştım.

Her ne kadar olumsuz bir duygu barındırmıyor gibi olsa da bir farklı bakıyordu gözleri.

"Ne zahmeti oğlum, otur, burası senin de evin."

En fazla yarım saat önce yakasına yapıştığım yabancıya bu cümlenin kurulması bana biraz komik ve tuhaf gelmişti. Yanlış anlaşılmaması için gülmek istemedim, başımı pencereye çevirdim.

Belki son zamanlarda okuduğum gerilim ağırlıklı kitaplardan ve filmlerden olsa gerek, yüzümdeki tebessüm silindi.

Ya ben paranoyaklaşmıştım. Ya da şu an gerçekten içinde olmamam gereken bir hikâyedeydim.

Binanın önündeki araç ve aracın önünde sigara içen biri çarptı gözüme. Sanki bu yabancı ben binaya girerken de, evdeki karmaşa sırasında da, şimdi karşımdaki genç adamla masaya otururken de buradaydı.

Burada olması normal karşılanabilirdi belki, ama Ocak ayında güneş gözlükleri ile, takım elbisesiyle sürekli bulunduğumuz odanın içerisini görmeye çalışan bu yabancı hiç hayra alamet değildi.

Otuzlu yaşlarındaydı; üç numara kesilmiş saçları, geniş alnı, jilet gibi takım elbisesi ile muhtemelen akran hem cinslerimin dikkatini çekerdi.

Ona baktığımı fark ettiğinde kaputa yaslanmayı bırakıp aracın şoför koltuğuna bindi.

Bu ara çok fazla film izlediğimi kendime hatırlatarak önüme döndüm. Salondaki 6 kişilik yemek masası anneannem tarafından yemeklerle doldurulmaya başlanmıştı. Anneannem yemekleri koyarken bir yandan ben de boş durmamam gerektiğini düşünerek tabakları koydum. Oturduğum sandalyenin yakınına koyduğum servis tabağı, peçete, çatal, kaşık koyduktan sonra karşımdaki genç adama da aynısını yapmam gerektiğini düşündüğüm için hiç bozuntuya vermeden oturduğu sandalyenin sağında ayakta durarak servis açmaya başladım.

Hemen sonra da anneannem için aynısını yapmayı düşündükten sonra biraz da resmiyetle servis açmaya devam ettim. Solumdaki yabancı büyük bir dikkatle beni izliyordu.

Sanki her hareketimi hafızasına kazımak ister gibi bir hâli vardı.

Az önceki tebessümümü engelleyen andaki gerginliğimi biraz üstümden atmışken kapı çaldı.

Kapı zilinin sesi duyulduktan sonra az önceki gerginliğim tekrar beni buldu fakat ne yapacağımı bilemedim. Son olarak elimdeki çatalı da bıraktıktan sonra tam kapıyı açmak için kapının önüne gidecekken, dedemin geldiğini zannediyordum, duyduklarımla sol kolumda bir el hissettim.

"Anne, evde misin?"

Öncelikle sesin sahibi benim için yabancıydı.

Yani hikâyeye bir yabancı daha dahil olmuştu.

Sesi duyan kişi için tamamen nötr ve masumdu. Ama elindeki salata tabağını masaya zar zor bırakan, eli titreyen, gözünden düşen yaşlara aldırmadan gözlerimin içine bakan anneanneme bakılırsa muhtemelen şimdi tehlikenin içindeydik.

Sol kolumda hissettiğim elin sahibi Uzay'dı. Öyle sıkı tutmuştu ki kolumu, muhtemelen nabzımı hissediyordu. Söylediği şeyle nutkum tutuldu.

"Gel benimle."

Yüzümün aldığı şekil muhtemelen korkunçtu. Betimin benzimin attığını tahmin edebiliyordum. Bir yandan kolumdan tutmuş bir şekilde beni çekiştirirken dudaklarımdan bir soru cümlesi döküldü.

"Nereye?"

"Mutfağa saklanacağız, bizi burada görmemeli."

Hiçbir şey anlamamıştım. Daha doğrusu bir şey haricinde hiçbir şey anlamamıştım.

Anladığım tek şey, anneannemin kastettiği şeyin bu olduğuydu.

Bir savaş yıllar önce başlamış, bu savaşın kaybedeni de kazananı da henüz belli olmamıştı. Başlayan savaşı her savaşta olduğu gibi yine en çok masumlar kaybedecekti.

Bu savaşın masumları 16 yaşındaki ben ve kapı çaldıktan sonra benim için panikleyen, beni mutfağa sürüklerken ve kapıyı kilitlerken beni kapıyla kendisi arasına sıkıştıran yabancıydı.

Yani yine