8. Bölüm
Selamlarrr ben geldimmm
Nasılsınız?
Ben gayet iyiyim.
Bir süredir yoktum. Kendime yatırım yaptığım ve kurgularım hakkında ilham topladığım bir süreç oldu benim için.
Sizlere yeni bölümle geldim.
Sizler okudukça ben ismimin anlamı gibi kıymetli okurlarım ve karakterlerime ışık olmaya devam edeceğim.
Kendi hayatından kısımlar bulan, kendini gören okurlarım olmuş; duygularıma tercüman oldun cümlesi bu hafta en çok duyduğum cümlelerden biri.
Buraya kadar gelen herkese çok teşekkürler.
İYİ Kİ VARSINIZ!
Son sözlerimle bitiriyorum…
Benim ben olmam için hayatıma giren, deneyimlerim ve tecrübelerimi kazanmama yardımcı olan herkese çok teşekkür ediyorum.
Sormak istediğiniz sorular ve konuşmak istediğiniz konular için her zaman beklerim…
Bölüm sonunda görüşmek üzere efendim.
Bölüm içerisinde yetişkin içerik detayları olmamakla birlikte bölüm, bazı okurlarımın hassas olabileceği konular içeriyor. Bu sebeple mağduriyet yaşanmaması adına okuyucularımın bu bölümü okurken dikkatli olmasını rica ediyorum.
...
Cuma akşamları herkes için özeldir. Tatilin ayak sesleri değil kendisine maruz kalınır artık. Hayata ve yorucu tempoya verilen 2 günlük mola kimilerini iyileştirirken kimilerine zehirdir.
Acaba kimi iyileştirecek, kime zehir olacaktır?
(Derya Yıldız)
(Mesajdan Sonrası)
En son ne zaman bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Avukat tarafım hukuka güvenip sorunun çözümü için yol aramaya başlarken annelik içgüdülerim bunun tam tersini söylüyordu.
Adalete hep güvenirdim. Adalete güvenen bir ailede büyümüştüm, bu durum beni ne olursa olsun günün sonunda adalete teslim olmaya iterdi. Özellikle yıllar önce olanları hatırlıyorum da...
Sahi, en son ne zaman bu kadar korkmuştum ben?
İnsan en çok kimden korkar?
Yapabileceklerini kestirebildiğinden mi yoksa yapabileceklerinin haddi hesabı olmayandan mı?
İnsan en çok neyden korkar?
Canının acımasından mı yoksa bir zamanlar canı olanın canını yerle bir edip küle çevirmesinden mi?
İnsan en çok ne zaman korkar?
Şeytan uyandığında mı yoksa şeytanın uyandığını öğrendiğinde mi?
Radyodan sözlerine ve müziğine aşina olduğum bir şarkının sesi geliyordu. Buna rağmen benim ne o şarkıyı ne de trafikte olan biteni idrak edecek durumum vardı.
İçimde sonuca ulaşması zor bir ikilem peyda olmuştu.
Korkuma teslim olup kızımı almak için anneme gidersem maruz kalmam gereken gerçekler olacaktı. Kızım, hayatında hiç görmediği bir yabancının ailemi nasıl dibe sürüklediğini öğrenecekti. Hem sınavları da vardı. Sınavlarının bitmediğini biliyordum, şimdi omzuna yük olarak bindireceğim gerçekler ona iyi gelmeyebilirdi.
Ama sakin kalmak zordu. Kızımı takip ettiğini söylediğine göre çok yakında karşısına da çıkacaktı. Asıl canımı acıtan ne yapacağını kestirememek değildi çünkü koruyacaktım kızımı. Asıl canım acıtan yıllarca aynı sofrada oturduğum, aynı odada kaldığım, aynı yoksulluğu paylaştığım, aynı bayramda güldüğüm, aynı cenazede ağladığım, içimdeki çocukla birlikte büyüttüğüm o çocuğun; şimdi beni ve benim canımı tehlike olarak görmesiydi.
İnsanın canını en çok o yakardı. Bir avukat olarak davalarda en çok gördüğüm örneklerden biriydi bu. İyi günde, kötü günde aynı sofraya oturduğunuz insanların ruhunuzun en derinlerine kötü tohumlar ekmeleri. Ve sizin artık yabani otlar hâline gelip ruhunuzu saran bu kötü tohumlar; kalbinizi açtığınız, en değer verdiğiniz insanlardan gelirdi.
O trafik nasıl bitti, arabamı nasıl park ettim, binaya nasıl girdim, kapıyı nasıl açtım bilmiyorum. Trafikli yolda gaza her bastığımda onunla ettiğim kavgalar geldi gözümün önüne. Her frene bastığımdaysa kavgaların içindeki öfke ile beraber dinmesi için kendimi nasıl durdurduğum, öfkemi nasıl susturduğum.
Abla olmak böyle bir şeydi. İnsan kardeşi için her engeli aşar, her sorunu çözer, her derde şifa arardı. Ama anne olmanın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Kızım için aşamayacağım hiçbir engel yoktu.
Bülent henüz gelmemişti. Üstümü değiştirip kendimi rahat hissettiğim siyah penye taytı ve siyah tüylü kazağımı giydiğimde zihnimde dönüp duran düşüncelerin de katkısıyla avukat kimliğimden tamamen çıktığımı ve 16 yıldır zihnimi asla terk etmeyen anne kimliğimi benimsediğimi hissettim.
Bülent geldiğinde bu konuya değinmek istiyordum. Sakin ol Derya, dedim içimden. Çünkü kardeşini tanıyorsun. Annenin ve babanın olduğu bir evde kimse kızına bir şey yapamaz. Kardeşinin amacı kızına zarar vermek olamaz.
Yoksa olabilir miydi?
Dayanamadım. Çantamın eve girer girmez bıraktığım beyaz portmantoda olduğunu fark ederek kapı girişine yöneldim. Büyük ve krem tonlarındaki kol çantamın içinden cep telefonumu çıkarıp mesaj uygulamasına girdim.
Yaptığım tek şey Şeytanın oğlundan medet ummaktı.
Hayır, yaptığım tek şey Şeytanın kendine tezat olan oğlundan yardım istemekti.
...
(Volkan Demir)
Evden ayrıldığımda yeni planlar filizleniyordu zihnimde. Ve ben de bana yakışanı yaptım.
Zihnimde filizlenmeye başlayan planları kanla suladım.
Hep böyle olurdu, yıllardır.
Yıllardır zihnimde filizlenen her plan, her düşünce kanla sulanırdı.
Ve o planlar benden başka herkesin canını yakardı. Can acıtır, yemin ettirirdi.
Ama ben en çok yemin bozduran planları severdim. Yeminini kendi kanında boğularak bozanlara yaptığım planları severdim.
Çünkü bir yemin etmiştim.
Hayatımda bozduğum tek yemin kendi kanımda boğularak bozduğum yemindi.
O hâllerimi hatırladığımda zihnime düşen tek kelime acizliktir herhalde.
Benim miladım ve sonum aynı gündü.
Benim doğumum ve ölümüm aynı gündü.
Benim yemin ettiğim ve yeminimi bozduğum gün aynı gündü.
Onsuz yaşayamam yeminlerim bensiz yaşayamaza döndüğünde bir şeyler değişmişti.
Ben artık eski Volkan değildim.
Ve artık ettiğim son yemine göre benden başka herkesin canı acıyacaktı.
Herkes yeminlerini bozarak ölecekti. Bazen bedenen ama en çok da ruhen.
...
(Bülent Yıldız)
Zor geçen bir günün ardından trafikteydim şimdi. Girdiğim derslerin yanında tuttuğum nöbet beni fazla yormuştu. Öğretmenliğin iyi taraflarına tutunup kötü taraflarını göz ardı etmeye çalışarak geçirdiğim 25 yıla yakın zaman beni değiştirmiş; daha anlayışlı, daha soğukkanlı, daha sakin biri yapmıştı.
Şimdi tek isteğim bu trafikten kurtulup çevremdeki tüm gürültüleri susturmak ve dinlenebileceğim bir hafta sonu geçirmekti. Tabii okunması gereken yazılı kağıtları da vardı. Derya'dan aldığım haberle kızımın anneannesine ulaştığını öğrenmiştim. Farkındaydım, onun da dinlenmeye ihtiyacı vardı.
Okuldan çıkarken cep telefonumun sesini açmıştım. Gelen mesajları çabuk görebilmek için yaptığım bir hamleydi bu. Okulda bunu yapmazdım çünkü önceliğim mesleğim ve öğrencilerim olurdu.
Bana pek çok mesajın gelmesini bekleyebilirim. Pek çok sektörden gelebilirdi. Kıyafet, eğitim, sağlık, dağıtım, ulaşım, ticaret...
Ya da eski bir dostumdan gelirdi belki, yakın bir arkadaşımdan, komşumdan, akrabamdan...
Zihnimden geçen daha ütopik bir örnek olamazdı. Ama şimdi bu ütopik örnek tam karşımdaydı.
Numarasını sildiğimi zannettiğim birinden gelmişti. Profil fotoğrafından değil, hakkımda kısmına yazdığı cümleden anlamıştım mesajın kimden geldiğini. Yoğun trafikte sağ koltuğa koyduğum telefonu sağ elimle alıp mesaj uygulamasına girdiğimde iki şey şaşırtmıştı beni.
Gelen mesaj ve mesajın sahibi.
Bana maziyi hatırlatan mesajın sahibi çok kısa bir mesaj yazmıştı.
"Durmayacak. Onunla savaşmak zorundasın."
Mesaj atan kişinin hakkımda yazısını okurken zihnimde canlanan anıya odaklandım. Her ne kadar bedenen evime yakın sayılabilecek bir yolda trafikte olsam da ruhen İzmir'deydim.
O anı zihnimi ele geçirirken, gözlerim direksiyona dalmak üzereyken telefonuma gelen bildirim ile bana başka bir mesaj daha geldiğini gördüm.
Gelen mesajın kimden geldiğini anlamam için profil fotoğrafına ihtiyacım yoktu. Eski bir dostumdan sayılırdı.
"Eniştecim naber ya? Görüşemiyoruz uzun zamandır."
...
(Bambaşka bir yabancıdan)
"Döner miyim ben geri? Körpe kaldırımlar evim,
Sana sensizliği yazamam, gideceksen tam yeri,
Bu da aşkıma delil, "Pusulam beni bulmuyo'" dedi,
Yalanlarına, hayallerine artık daha dönmüyo' dilim..."
Severdim b