1.Bölüm Devamı🍋
Günlüğü yere düşürmesiyle daldığı tatlı uykusundan uyanıverdi. Üzüntüyle düşen defteri aldı daha fazlasını okumaya takat bulamayarak başucuna bıraktı.
Ertesi akşam Erva kütüphaneden gelirken, dün kitaplarını düşürdüğü yerde o genç adamla karşılaştı.
“Küçük hanım!”
Görmezlikten gelerek oradan geçip gitmek istese de seslenmesi üzerine durmak zorunda kaldı.
“Bana neden böyle hitap ediyorsunuz?”
Böylesine beklenmedik bir sual üzerine genç adam gülümsedi.
“Hanım kısmını açıklamama gerek yoktur, değil mi? Lâkin”
Eliyle kızın boyunu işaret ederek sözlerine devam etti.
“Lâkin küçük kavramı tam olarak bu sebepten geliyor.”
Erva, şaşkınlıkla kalakaldı.
“Size telafi edeceğimi söylemiştim.”
“Buna gerek olmayacağını söyleyemeden çekip gitmiştiniz.”
Genç adam sırasıyla kitapları göstermeye başladı.
“Reşat Nuri Güntekin; Bir Kadın Düşmanı, Halide Edip Adıvar; Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek ve bir de geometri soru bankası. Doğru hatırlıyor muyum?”
“Hayır, lütfen. Hepsini kurtardım. Bu arada hepsini aklınızda tutacak kadar duyarlı davrandığınız için ayrıca minnettarım.”
Bir anda kızın kucağına kitapları yığarak “ortada minnet duyacağınız bir durum yok, sadece hatamı telafi ediyorum” dedi. Bir an önce gitmek ister gibi uzaklaşmaya başladı.
Erva, yüzüne düşen buklelerini acelece kulağının arkasına atarak “bekleyin!” diye seslendi. Koşar adımlarla yetişti.
“Yoksa yine aceleniz mi var?”
Genç adam gülümseyerek, kızı ilgiyle dinledi.
Üç romanı ellerine patlamak üzere olan bombadan kurtulmak istermiş gibi bıraktı.
“Bekleyin lütfen, bu sefer de evimde aynı kitaplardan ikişer tane olmuş olacak. Hem sonra Ziya dedem bana çok kızar. Sadece bu soru bankasını kabul edebilirim. Çünkü benimkinden farklı ve uzun zamandır bu yayını arıyordum, açıkçası bunu geri çeviremem.”
Genç adam, gülümseyerek meseleyi uzatmamak için öylece dinleyivermişti.
Erva biraz uzaklaştıktan sonra elindeki soru kitabını sallayarak “tekrar teşekkür ederim, iyi günler dilerim” dedi.
...
Feride, çalışma masasının kenarına oturmuş, ayaklarını sallayarak soru kitabını inceliyordu. Kitabı burnuna yaklaştırdı.
“Kız bu kolonya kokuyor!”
“Evet, ben de fark ettim. Limon kolonyası. Çok güzel, değil mi?”
“Islak mendille mi sildin?”
Erva memnun bir tavırla “yok aslında bana verdiğinde böyleydi” dedi ve ekledi.
“Eeee öğretmen hanım, soruların analizini yaptınız mı?”
Feride, masanın üzerinde duran Erva’nın gözlüklerini takarak “geçmiş senelerin çıkmış sorularına dayanarak söylüyorum ki bu kitabı çözene artı on beş net garanti veriyorum” dedi. Hemen ardından gülmeye başlayarak ekledi.
“Ay sanki çok anlıyorum da! Kapağı hoş, güzel, parlak ve bir de keskin limon kolonyası kokuyor.”
“Muhtemelen o kişinin elinden bulaşmış olmalı. Aslında geçenlerde bu kitaptan kendime alacaktım ama hiçbir yerde bulamadım.”
Genç kız yerde bağdaş kurdu ve zihnini dinlendirmek için mandala boyamaya başladı.
“Ervam biraz benimle ilgilen. Hakkı beni niye hiç aramıyor?”
Mavi boya kaleminin sivriliğini parmağına batırarak kontrol etti ve hemen ardından “senin için fark ediyor mu ki, Ferideciğim? Yarın yine yeşil gözlerin ışıldayarak yanıma geleceksin ve bana başka birisinden bahsedeceksin. Eğer büyüklerine karşı saygılı bir kız olmasaydın senin bu gönül maceralarını dinlemek zorunda kalmayayım diye Ziya dedem gölgeni kapının önünden bile geçirtmezdi” dedi.
“Ben bunun zaten farkındayım, kuzum. Beni böyle kabullenin, ben böyle mutluyum.”
“Ooo bugün kıvırcık saçlarınız daha bir parlak, güzel hanımefendi. Işıldıyorsunuz. Acep bu güzelliğin membaı da nereden gelmekte?”
Feride bezginlikle masadan atlayarak, arkadaşının sözünü kesti.
“Oh, tamam. Hiç bana övgüler dizme. Ben, senin derdini anladım. Güzel sözler söyleyip beni kahve yapmaya gönderiyorsun. Hiç yorma o tatlı dilini, gidiyorum. Hem Ziya dedeme de yaparım. Görüyorsunuz ya hovarda olduğum kadar büyüklerimi düşünürüm de.”
Yaklaşık çeyrek saat sonra elinde kahvelerle Erva’nın odasına geri döndü.
“En köpüklüsünü Ziya dedemize verdim. Sonra köpüksüz yapıyorsun demeye kalkışma.”
Arkadaşının yanına oturarak ekledi.
“Aslında Hakkı beni bir süre daha aramazsa çok iyi olur.”
“Neden?”
Feride sinsi bir gülüşle tepki verdi.
Arkadaşı bezginlikle iç çekti. Onun bu hallerine çok üzülüyordu. Hayatın gerçeklerini sorgulayacak bir dönemde olmalarına rağmen Feride’nin bir çocuk edasıyla oyuncak değiştirir gibi görüştüğü kişileri değiştirmesi canını sıkıyordu.
“Mesadet hanımı bilirsin, değil mi?”
“Yok çiçeğim şahsen tanımam, duymuşluğum var.”
“Onun bir evladı var ki!”
“Sakın Feride! Ziya dedem, Mesadet hanımın oğlundan bahsetti. Müezzin bey, senin bildiğin gençlerden değil.”
“Ne fark eder ki? Ben, o bildiğiniz Ferideyim. Ayrıca Mesadet hanım beni çok sever.”
“Öyle birisiyle ciddi düşünmelisin. Dilerim ki senin kötü huylarını giderir.”
Feride, dudaklarına alay ifadesini yerleştirmekle yetindi.
18 Eylül Perşembe 1997
Yıldızlar çok güzel. Muhteşem hem de pek mücellâ! Balıkların, aya ve yıldızlara mecnûn olmasına şaşırmamak lazım. Fakat yıldızlar ve ay denize gölgesini bırakarak neyi ihsas ediyor? Yoksa bu garam eflâtuni değil, karşılıklı mı? Pek acayip bir görsel. Ah, evet, işte orada bir yakamoz var! Balıklar hayallere tutsak, gölgelerle avutuyor kendini. Gökyüzü gölgesinin üzerindeki yakamozlarla tadıyor aşkı, uzaktan bile olsa.
Donuk bakışlarımı karşımdaki toz pembe rengindeki duvarda asılı duran tablodan ayırdım ve elimdeki muma odaklandım. Mumun şûlesi yükseldikçe, çehremi aydınlatıyordu. Dimağım, alevi izleyen bakışlarımdan tamamen farklı bir dünyada farklı melodilerle muhat durumdaydı. Yalnızlığın, kendine acımak duygusuyla raks ettiği bir melodi, sâmia-hıraş bir vaveyla gibi elîm ve zulmetti.
Her seferinde daha da yükselmek arzusuyla tutuşan şûle, çehreme tatlı bir incizap katmaktaydı. Fakat umursamayarak tek nefeste mumu söndürdüm. Oda artık tamamen karanlığa teslim oldu. Mumu başucuma bıraktım ve yatağıma uzandım. Henüz gözlerimi kapatmamıştım ki çalan telefon sesiyle yerimden doğruldum. Telaşla telefonu açtım.
“Uyandırdım mı güzelim? Şu anda çok esef ediyorum. Seni daha erken aramak, o tatlı, munis sesini duymayı o kadar çok istiyordum ki maalesef işlerden arayamadım.”
İki elimle telefona sarıldım ve “hayır, Server. Henüz uyumamıştım” dedim.
“Yoksa beni mi düşünüyordun? Her neyse, seni kızdırmayacağım. Söyle bakalım, annenle baban razı oldular mı?”
Parmağımla, telefonun kablosunu ileri geri sevimli bir ifadeyle sallamaya başladım.
“Hmmm... ne desem acep? Henüz söylemedim desem?”
“Beni bu kadar kolay kandıramazsın. Sesinden anlaşılıyor ki razı olmuşlar.”
“Evet, Server’im. Yarın gelecek misiniz?”
“Bu da soru mu? Heyecandan uyku tutmuyor.”
“Ben ise o huzurlu teranen sayesinde her an hâb-ı nâza (naz uykusu) dalabilirim.”
“O vakit, sabaha kadar terennüm edeyim. Sen de uyu.”
“Bu fikir çok hoşmuş. Lakin gönlüm senin uykusuz kalmana razı gelmez.”
“Peki o zaman. Bir an önce yarın olsun ve senin bediî yüzün ay gibi parlasın nazarlarımda. İyi geceler, güzelim.”
“İyi geceler.”
Telefonu yerine yerleştirdim ve tekrar uzandım. Beynime uğramak isteyen düşünceleri kovalayarak ruhumu beş saatlik uykuya kelepçeledim.