1.Kısım~ 1.Bölüm🍋
🌠
Bir ninni çağırdığın vakit, ben o kayan yıldızın rûyasına uyanacağım...
🌠
Sonbaharın, sokakları süslediği kızıl yapraklar esen rüzgârla savruluyordu. Yeni yağmış taze yağmur kokusu limon ağacının yapraklarıyla buluşunca ortaya hiçbir parfümeride bulunamayacak derecede muhteşem bir koku meydana gelmişti.
Erva, başını kaldırıp kararmış gökyüzüne hayranlıkla baktı. Kahverengi eteğinin hafif dalgalanmalarını hissetmiyor gri semayı seyre dalarak kendini dünyadan soyutluyordu. Nimbuslar küçük kütleler halinde bir görünüp bir kayboluyordu. Bir türlü çakışmayan bulutlar az önce yağmura doymuş toprağın dinlenmesi için fırsat tanıyordu.
Genç kız, krem rengi hırkasıyla kamufle olmuş kucağındaki kitaplara bakarak “bu güzellikler için o kadar oyalandım ki! Her zaman başıma bu geliyor. Ziya dedeme yatsı ezanından önce döneceğimi söylemiştim. Şimdi ise ezana üç dakika kalmış ve benim eve yetişmem gerekiyor” diye yakındı.
Kitaplarına sarılarak adımlarını hızlandırdı. Bu esnada arkasından koşarak gelen bir kişinin çarpmasıyla dengesini kaybetti. Ayağı kaldırımda kayınca limon ağacının gövdesine sarılarak durabildi. Bu sırada kitapları yerdeki su birikintisine düşmüştü ve bu düşme sebebiyle kıyafetine çamurlu su zıplamıştı.
Genç adam bir anlığına duraksayarak “itizar ederim. Hakkınızı helal ediniz, küçük hanım. En yakın zamanda hatamı telafi edeceğim” dedi. Hemen ardından uçar gibi koşarak gözden kayboldu.
“Kimdi bu ecnebi? Benim güzelliklerime ne yaptı böyle? Hepsi mi sırılsıklam olur ya! Ah benim de acelem vardı ama böyle dikkatsiz değilim.”
Ağlamaklı bir ifadeyle kitaplarını topladı. Vakit kaybedince koşmaya başladı. Saat, ezan vaktini gösterdiği esnada anahtarı çevirdi. Eve adım atmasıyla yatsı ezanı okundu. Genç kız kendini yorgun argın koltuğa attı. Kitaplarını dertlenmeye başladı.
Yarım saat sonra manevi dedesi İmam Ziya gelmiş her akşam olduğu gibi nasihat üstüne nasihat vermekteydi. Erva ise saç kurutucusuyla kitaplarını kurtarmaya çalışıyordu.
“Korkuyorum kızım. Bazen öyle günler geliyor ki yürümek için dizlerimde takat olmuyor. Eskisi gibi seni koruyup kollayamıyorum. Onların dönmesinden, seni bulup zarar vermeye çalışmalarından öylesine korkuyorum ki!”
“Neden böyle şeyler düşünüp kendini üzersin Ziya dedem? Gelmeyecekler. İşledikleri cinayetin gün yüzüne çıkmasından öylesine korkuyorlar ki! Eminim şu anda tek temennileri kendilerini unutturmak, tıpkı yıllar önce yaptıkları gibi.”
Erva, Ziya dedesine sıkıca sarılarak ekledi.
“Bizi ayıramayacaklar. Zira ben artık yetişkin bir kız oldum ve bunun farkındalar. Onların unutmaya çalıştığı her şey benim aklımdayken böyle bir şeye cesaret edemezler. Hem onlar zaten istediklerini aldı, değil mi?”
Hemen ardından ağlamak isteğiyle dolup taşan yüreğine bir taş daha oturtarak kitaplarını kurutmaya devam etti.
“Camiye yeni bir müezzin gelmiş.”
Genç kız, kitaplarına ve zihnindeki düşüncelere öylesine dalmıştı ki sadece kafasını sallamakla yetindi.
“Aslında bugün yatsı namazını sen dönmedin diye evde kılacaktım lâkin akşam ezanının sesi kulağıma öyle hoş ve taze gelmişti ki bu güzel teranenin sahibini öğrenmek için dayanamayıp yatsı ezanına az kala camiye gittim. Maşallah o ne güzel bir sestir öyle! Kendisi bizim vaizin uzaktan bir akrabası. Annesini ziyarete gelmiş. Görsen nasıl da nur yüzlü. Böyle bir devirde kendini muhafaza edişine şaştım doğrusu.”
“Demek ki ailesi güzel yetiştirmiş. Babasından öyle görmüş.” Erva, bu sırada makineyi kapattı ve dinlemeye başladı.
İmam Ziya her zamanki gibi görmüş geçirmiş tavrını takındı.
“Ben babasını tanırım kızım. Refik, Yadigar hanımla Recep beyin biricik oğluydu. Karakterini kimden aldığı bilinmez lâkin babasından ve annesinden almadığı kesindi. Refik, özgürlüğü yalnızlıktan ibaret sayardı. Tahsilini dışarıda tamamladı. Nihayetinde çalıştığı şehirden bir kızın elini tutup getirdi. Ailesi vermeyince kaçırmış Mesadet’i. Refik hovarda bir adamdı. Bir aileye, bir kadına sadık kalacak karakteri yoktu. Kuzey yani bizim yeni müezzin dünyaya gelince Refik evden daha da uzaklaştı. Annesi ve babası zorlamasa evde durduğu zamanlar bile olmayacaktı. Fakat onlar da peşi sıra vefat edince kendini bıraktı. İş bahanesiyle şehir dışına çıkıyor aylarca gelmiyordu. Sadece para göndermek zahmetinde bulunuyordu. Kuzey henüz yürümeye başlamıştı ki bir hastalığı çıktı. Kalbiyle ilgili bir rahatsızlıktı. Her neyse şimdi hatırlayamadım.”
Yaşlı adam derin bir iç çekerek sözlerine devam etti.
“Sorumluluk fazla gelmiş olmalıydı. En son gittiği o iş seyahati son oldu bir daha gelmedi. “
“Öldü mü?”
Bu sefer daha gürültülü bir şekilde iç çekerek sözlerine devam etti.
“Hayır, sadece babalığı öldü. Yıllarca zavallı Mesadet tüm zorlukları biricik oğluyla beraber tek başına aşmak zorunda kaldı. Bu sıralar sen ve Perihan kızım hayatıma girince çevreye karşı merakım kalmadı. Tüm merakım hep yalnızlıktandı zaten. Kuzey, Arapçayı benden öğrendi. Okul tatil olduğu vakitler soluğu camide alırdı. Tabi o zamanlar imamlık yapıyordum. Genç olmasam da diriydim.”
“Kuzey? Bir müezzine göre nasıl desem ki? Ne desem tuhaf gelir Ziya dedem ama ben daha çok Kur’an-ı Kerim’de geçen bir ismi olur diye tahmin etmiştim. Yoksa ismi babası mı koydu?”
İmam Ziya tebessüm etmekten kendini alıkoyamadı.
“Yoksa sen de mi önyargılı olmaya başladın, Ervam. İsim insana karakterleri yüklemez. Refik; eş, koca, arkadaş demek. Peki bu isim bizim Refik’i iyi bir eş yaptı mı? Hayır. Artık Kuzey ismini her işittiğimde aklıma o genç müezzin gelecek. İlkokul hayatı boyunca hep camideydi. Lâkin liseye geçtiği vakit bizimkini göremedim. Meğerse Refik, kalp krizi geçirmiş. Mesadet bin bir zahmetle oğlunu ikna edip, babasının yanına göndermiş. Orada hem lisesini tamamlamış hem de onunla ilgilenmiş.”
“Hayırlı evlat olmak bunu gerektirir. Onun için zor olmalı. Annesini yüzüstü bırakıp giden bir insanın yüzüne her gün bakmak zorunda kalmış. Eminim o dönem yüreği çok yıpranmıştır. Peki Refik yani babası iyileşti mi?”
“Aslında iyileşmiş ama oğlu gitmesin diye uzun süre naz yaptı. Annesi zorlamasa orada bir saniye bile kalmayacağına eminim. Onu üniversiteyi bile yanında okumaya mecbur bırakmış. Bugün anlatıyor, ilahiyat seçmesin diye ona öylesine baskı uygulamış ki. Zavallıcık sevmediği bölümü okumak zorunda kalmış. Nihayetinde dayanamayarak okulu bitirir bitirmez tekrar sınava girmiş. Şu anda ilahiyat fakültesini nasıl bir baskı altında okuyor bir bilsen. Az kaldı diyordu.”
“Gidişat çok tuhaf bir hal alıyor. Neden izin vermemiş?”
“Niyeti Kuzey’i de kendisi gibi bilgisayar mühendisi yapmakmış.”
“Önü açık bir meslek tabi...”
“Nedendir bilinmez onun bu bölümü okumasına hep karşı çıkmış.”
“İnançsız biri miydi?”
“Tövbe de kızım. Kimsenin inancını sorgulamak bizim haddimize değil. Bayram namazlarına giderdi tabi.”
“Bu Mesadet kadın, Munise teyzemin arkadaşı değil miydi? Geçenlerde bir sohbette sanki onun adı geçmişti.”
“Öyle ya, tanışırlar. Evleri de yakındır.”
İmam Ziya bir müddet kitapları inceledi.
“Kurtarabildin mi? Hayırlısı diyelim. Okunmayacak durumda olanlar varsa yarın yenilerini alırız. Olacağı varmış.”
“Şükür ki hepsi okunabilir durumda. Kurtarabildim lâkin dikkatsiz insanların acelesini durduramam. Böyle insanlara yetişemem. Umarım bir daha başıma böyle bir olay gelmez.”
“Düşündüm de bu olay Feride’nin başına gelseydi sesi mahalleyi alırdı.”
“Kesinlikle, bizim Feride’miz en küçük olayları bile büyütmeyi sever.”
Yaşama hevesim bir defterin içindeydi...
Erva odasına çekildiği zaman derin bir soluk aldı. Uzun zamandır ihmal ettiği annesinden kalan günlüğü kitaplığından aldı. Uykuya dalana kadar okuyacaktı. Annesine sarıldığını hayal ederek günlüğe sarıldı. Ardından ortalardan bir sayfa sanki ilk kez okuyacakmış gibi merakla açtı. Sahi ilk kez gibi olmuyor muydu? İnsanlar büyüdükçe tecrübe edindikçe düşünceleri değişmiyor muydu? On yedi yaşındaki Erva ile yirmi iki yaşındaki Erva artık aynı değildi. Aradan beş sene geçmişti ve şimdi okuduğunda çok yönlü düşünebiliyor ve daha fazla yorumlayabiliyordu. Şimdi artık yine