10.Bölüm Devamı🍋
Açıkçası Muniseciğim, Kuzey’i ben de çözemiyorum. Çok şükür ki babasına çekmemiş. Lakin saklı kutu gibi.”
Mesadet oturduğu nostaljik koltuğa yaslandı ve tombul parmağındaki ince yüzükle oynayarak “ayrıca çok düşünceli. Onu özlediğimi hissediyor galiba. Tam kalbimden geçirmiştim ki dün gece beni aradı. Okul hayatından, babasından bahsetti. Beni çok özlüyormuş. Hatta o kadar konuşmuşuz ki bir anda uykuya dalıvermişim” dedi.
Derin bir nefes alıp yaşaran gözlerini kapattı. Eskimiş kahverengi anıları canlandı birden aklında. Sesinin titremesini önlemek amacıyla bir kaç kez yutkundu. Lakin boğazındaki yumru sesini kısmıştı. Ne de olsa o da bir zamanlar genç olmuştu. Gözlerini açtı ve yanaklarına bir kaç damla yaş süzüldü.
Yüzüne hafif bir tebessüm yerleştirerek “Refik’te öyleydi. Sürprizlerle doluydu. Üzgün olduğumu hissettiği anda beni mutlu etmek için her şeyi yapardı. Bana sıcak bir gülümseyişi vardı ki; o an kalbim mum misali erirdi. Kuzey gülümseyişini ondan almış. Ona her baktığımda Refik zihnimde canlanıyor” dedi.
Daha fazla konuşmasına boğazına takılan yumru müsaade etmemişti. O da biliyordu; konuşmaya devam ederse ağlayacağını. Sustu. Kalbinden gelen cümleler ses tellerine ulaşamadan yumruya takılmıştı. Acılı sözleri bu sefer gözyaşı olarak süzülüyordu, geçmişin buselerini taşıdığı yanağına.
Munise yeşil Şarköy kiliminin yaprak desenli bordürlerine gözlerini dalgınca dikti ve sakin bir terane ile “şimdi de Refik, Kuzey’e baktıkça senden anılar görüyordur” dedi.
Mesadet dudak bükünce, “Kuzey, maşallah, çok halûk, çok merhametli, çok sevecen bir genç. Bu zamanda böyle gençleri mumla arıyoruz. Ayrıca sana çok bağlı” diye ekledi Munise.
“Ben geldim!”
Gergin ortamı Feride’nin neşeli sesi dağıttı.
“Hoş geldin, didarı güzel!”
Mesadet’in nidası üzerine yeni fark ettiği misafirine “hoş buldum, Mesadet teyze nasılsın?” dedi.
Başını hafif bir tebessümle sallayıp karşılık verdi.
“Müsaadenizle ben üzerimi değiştirip geleyim.”
Munise olumlu bir şekilde başını sallayarak “git” dedi.
Feride, ortaya attığı çantasını kızararak alıp, odasına gitti.
“Feride çok neşeli bir kız. Kuzey’e diyorsun lakin senin kız da etrafa mutluluk saçıyor. Baksana; gelir gelmez üzüntümüzü nasıl da unutturdu.”
Munise mahcup bir gülümseyiş ile henüz içmediği kahvesine baktı.
“Sanki ikisi birbiri için yaratılmış” diye ekledi, Mesadet.
“Fecrikazibe aldanma Mesadet, henüz daha gün doğmadı.”
Sesin geldiği tarafa iki hanım da başını çevirdi.
Munise “hoş geldin Turgut” dedi ve ekledi. “Hayırdır bugün erkencisin?”
“Hoş geldin” dedi Mesadet meraklı bakışlarla.
Turgut yaşlı yüzüne sevimli hafif bir tebessüm yerleştirerek “hoş buldum hanımlar” dedi ve sözlerine devam etti.
“Biz büyükler uzaktan gördüğümüze göre konuşuruz. Ancak bu şekilde gerçekleri hiçbir zaman anlayamayız.”
“Yine her kelimende düşünmem gerekiyor.”
“Düşünmene gerek yok, Mesadet. Zaman her şeyi gösterecek... neyse hanımlar siz sohbetinize devam edin. Ben bir şey alıp çıkacağım.”
...
Turgut evden çıktıktan sonra hanımlar konuşmaya devam ettiler.
“Erva nerede? Ne zamandır onu görmüyorum. Evinin önünden geçiyorum, tüm perdeleri kapalı. O iyi mi?”
“Her zamanki gibi. Ne yapsın kızcağız? Hayata tutunmaya çalışıyor” dedi Munise. Gözleri yine yaşarmıştı. Başındaki krem rengi şalı düzeltti ve “birazdan gelecek. Feride ile birlikte vakit geçirecekler” diye ekledi titrek bir sesle.
“Hmmm... anladım.”
Munise henüz köpüğü duran kahvesinden ilk yudumunu aldı ve “hâlâ birbirinizi seviyorsunuz” dedi.
Elindeki mavi-kırmızı çini işlemeciliği olan küçük fincanı kızaran parmaklarından kurtarıp ahşap sehpanın üzerindeki tabağa yerleştirip sual dolu bakışları içinde boğdu Mesadet’i.
Mesadet’in yüzü tıpkı gençliğindeki gibi kızardı. Terleyen ellerini siyah kumaş pantolonuna sürdü ve sehpanın üzerinde duran fincanın kulpuyla oynamaya başladı. İnce kırmızı dudaklarında istemsizce bir gülümseyiş belirdi. Kısa kırmızı kazağını çekiştirdi ve “bazen sevginin ne olduğunu bu yaşta olmama rağmen çözemiyorum” dedi.
“Biliyorsun ki bu çok hoş bir duygu; aşk. Ah, bu yaşta bile acısını çekiyorsun.”
Mesadet turuncuya yakın boyalı sarı kısa saçlarını, cilalı tırnaklarıyla kaşıdı ve beynine sirayet eden eski anılarını kovaladı.
“Hâlâ şansın var. Refik uzakta değil. Yine yıllar önceki gibi”
Mesadet, Munise’nin sesini bastırmak amacıyla sesini bir kerte yükselterek “zamanın hediyesiydi; beyhude sebeplerin hayatımızı karartması. Bunda bir suçum yok. Şansa ihtiyacı olan ben değilim, Refik’in şansa ihtiyacı var. Ne yazık ki bende de Refik’e şans verecek kadar güç kalmadı” dedi.
Kısa bir sessizlikten sonra “Kuzey’in üniversiteyi bitirmesine iki sene kaldı. İki sene sonra belki Refik ile telefonda bile tesadüfen konuşamayacağız” diye ekledi.
“İki sene? Feride bana Kuzey’in üniversiteye yeni başlayacağını söylemişti.”
Mesadet küçük bir kahkaha atarak sol bacağını sağ bacağının üstüne attı ve sağ eliyle havayı döverek “ay bu Feride numunelik ya. Kuzey’i doğru düzgün dinlemeden çekip gitti o gün. Kuzey, gideceğini söylediği için küsmüştü” dedi.
“Maalesef biraz terelelli biraz da fevridir bizim kız” dedi Munise yüzünü buruşturarak. Bu sayede yüzündeki pinhan kırışıklıklar daha da belirginleşti ama yine de geçmişinden kalma güzelliğini örtemedi.
“Olsun, tatlı bir kız.”
Munise mahcup bir ifade ile “teşekkür ederim” dedi ve kahvesinden bir yudum aldı.
...
Kuzey
Kanına Güneş damlamış sanki;
Neden bu kadar sıcaksın? Lakin biliyorum şimdi ellerin buz gibidir, hiç ısınmayan ellerin. O yazın sıcağında bile ısınmayan, serin ellerin... Tıpkı yüreğin gibi. Kanının bu kadar sıcak olması senin için bir şey ifade etmiyor anlaşılan. Oysa o kadar huzurlusun ki. Hep yanımda olsan kutuplarda bile olsam üşümem. Yalnızlıktan insan hiç üşür mü diye çok düşündüm. Hakikaten de üşüyormuş. Küçükken anlamazdım lakin şimdi anlıyorum. Sen küçük hanım... ruhum buz tutmuş. Sen yoksun...
Doğduğunda ay ışığını mı paylaştı seninle?
Neden karanlıkta bile bir tek seni net olarak görüyorum? Milyonlarca yıldızın içinde ay değil midir tüm dikkatleri toplayan. Milyonlarca insanın içinde neden bu kadar parıldıyorsun?
Sen bir yıldız mısın?
Karanlıkta bile ışıldayabiliyorsun. Bana yıldızlar gibi bakıyorsun. Bakışlarını hatırlayınca neden aklıma yıldızlar geliyor? Yoksa bir yıldız mısın? Eğer bir yıldızsan gökyüzüne sımsıkı tutun olur mu? Buradan kayıp gittiğini izlemek canımı çok yakar.
Her gün saçlarını rüzgâr mı tarıyor?
Neden bu kadar baş döndürücü? Dokunmak istesem, kıyamam. Seni anlatmak istedikçe cümleler kalbimden dilime sıraya giriyor.
Kalbin sis mi tutmuş?
Hava sisli oldumu bulutları görmek imkânsızdır. Senin kalbinde sis tutmuş olmalı. Duygularını bulut misali göremiyorum. Hıfz olmuş duygularını ne zaman göstereceksin? Kalbindeki güneş ne zaman doğacak? Ne zaman bu aşık-i biçare sevdiğine kavuşacak?
Ruhu ihtiyarlamış alil aşık-i biçare verem olmadan kalbimdeki garam damlalarına panzehir olacak mısın gülbeyazım?
Zemheride pencerem yedi-yirmi dört açık, küçük hanım. Her gün saçlarını tarayan rüzgâr belki bir gün beni ziyarete gelir. Gece gece gökyüzünde seni arıyorum küçüğüm. Lacivert, yıldızlı gökyüzündeki dolunayın üzerinde irtisam eden gölgen yine sadece bana görünüyor.
Sen çok farklısın. Seni sadeliğinle seviyorum. Debdebe meraklısı değilsin. Davranışlarında bir gram bile sahtelik yok. Binaenaleyh seni sen olduğun için seviyorum.
Bana gerçek aşkı tattırdığın için teşekkür ederim. Uzaktan da seni sevebilirim. Öyle değil mi? Yan yana olmamıza gerek yok. Kalbin sevgimi hissetsin, yeter. Elbette şu an yanında olmayı, seni mutlu etmeyi o kadar çok isterim ki.
Farkındayım küçük hanım; her şeyin zamanı var. Zaman, her şeyin ilacıdır. Şimdi bir umut pencerem açık uyuyacağım. Belki rüzgâr senin teninde gezmiştir. O rüzgâr beni bulur.
Uyuyacağım diyorum lakin siluetin beynimde, tatlı sesin kulaklarımda ve eksikliğin ruhumda olduğu sürece zor hem de çok zor.
...
“Ölmedim hâlâ yaşıyorum. Buna da şükür. Evim sıcak, sokakta değilim. Peki neden hâlâ üşüyorum? Ke