10.Bölüm;Yürekteki Raşe🍋
Gece boyunca Kuzey’i uyku tutmayınca masa başına geçmişti. Dikkatini toplamaya çalışarak kitap okudu. Bir süre sonra başı ağrıyınca onu da bıraktı. Çekmeceden küçük bir defter çıkardı. Günlük demiyordu. Çünkü her gün değil içinden geldikçe yazıyordu. Boş bir sayfa açtı ve tek solukta yazmaya başladı.
Tıpkı bir hattat gibi kalemi mürekkebe batırıyor, hızlı ama güzel yazıyordu. Yazdıkça çehresi üzgün bir hal alıyordu. Yazmak istemiyordu, yazmasa da rahatlamayacaktı. Odasının ışığını söndürmüş, kâğıdını mum ışığıyla aydınlatıyordu. Tüm perdeleri çekmiş başka bir şehrin ışıklarını içeriye almıyordu. Biliyordu ki yüreğindeki ışık ona yeterdi.
Uzun zamandır uykuyla mücadele halindeyim. Uyumak istiyorum lâkin mümkün değil. Her zamankinden farklı bir duygu, ah bir anlatabilsem.
Midemden yüreğime doğru kanatlanan kelebekler var gibi. Hiç bir yere sığamıyorum. Unuttuğum bir şey ya da kaybettiğim ne var diye çok düşünüyorum. Eksiğim...
Rûyalarıma küçük hanımın devamlı konuk olmasına ne demeli? Hayır, bu olamaz. Korkunç olurdu! Sadece bilincime yerleşmiş o kadar. Fakat onun huzurlu, sevimli teranesini özlüyorum. Eyvahlar olsun artık Erva bile demeye dilim varmıyor ‘onun’ diye telaffuz ediyorum, buna ne demeli peki? Zihnim karışık ve bu durum beni çıldırtıyor. Ama bu imkânsız zira çehresini bile hatırlayamıyorum! Bir sima olarak aklımda, sesi kulaklarımda çınlıyor.
Büyük bir hata yaptım. Zavallı kız, o bana güvenmişti! Şu an bu düşüncelerimi bilse bir daha yüzüme bakmazdı. Peki ben bundan sonra onun çehresine nasıl bakacağım? Ah zavallı küçüğüm, affet beni. İnan bana elimde değil. Yüreğimdeki raşeler beni bir an olsun rahat bırakmadı. Bunun geçici olmasından o kadar korkuyorum ki, bu duygu bağımlılık yaptı. Lâkin en kötüsü de karşılıksız olması değil midir? Bana yanlış duyguları nasip etme Allah’ım.
Hayır, onu bu kadar düşünmemeliyim. Şu ana kadar hiç böyle bir duygu yaşamadım, yabancı bana. Hiçbir kızı o niyetle düşünemedim. Hepsi benim arkadaşımdı. Fakat Erva’yı düşündüğümde bambaşka bir hal alıyorum. Galiba onu gerçekten seviyorum. İlk kez birini seviyorum.
*
“Bu saate kadar nerelerdeydin? Tüm İzmir’i gezsen bu kadar sürmez! Beni hep zor durumda bırakıyorsun, Feride! Teyzem beni sürekli arayıp, durdu. Ben yalan söylemek istemiyorum!”
“Atıf ile sinemaya gittik ve toplam iki film izledik.”
“Aferin sana!”
Feride midi boy siyah akordeon eteğini savurdu ve neşeyle Erva’nın yanına, yatağın kenarına, oturdu.
“İlk filmi ben seçtim, bilirsin beni romantik ve komediden şaşmam. Zaten bu yüzden seninle film izleyemiyoruz. Sen ibretlik filmleri seversin. Hoş, sen film de izlemezsin. Her neyse, ikincisini Atıf seçti. Korku filmiydi.”
Feride dur durak bilmez cümlelerini sıralamıştı yine. Erva duymamazlıktan gelip romanını okumaya başladı. Arada ‘anlıyorum’ diyerek geçiştirmekle yetiniyordu.
...
Erva yeni başladığı kitabı neredeyse yarılamıştı.
“Ah, işte böyle canım. Atıf gezilecek tiplerden. Her neyse, benim senden bir kitap almam gerek, annem istemişti.”
“Aaaa evet hatırladım. Geçenlerde demiştin. Kitaplığımın en üst rafında. Mavi kapaklı olan.”
Erva ayracını kaldığı sayfaya yerleştirdi ve kitabı başucundaki komodinin üzerine bıraktı. Ardından derin bir huzurla yatağına uzanarak “ben uyuyacağım. Sen de gitmeden önce ışıkları söndürürsün, olur mu?” diye ekledi.
“Tamam tatlım.”
Feride kitabı alıp gitmişti. Giderken, Erva’nın isteğiyle, tüm lambaları söndürmüştü. Erva her zaman ki gibi yatağa girdikten dakikalar sonra uykuya dalmıştı. Ruhu, bedeninden ayrılmadan bir boşluğa düşmüştü. Kulaklarından beynine çıkan uğultuya dikkat kesildi. Bir konuşma sesi. Ruhu, o boşluktan bir kurtulsa kendine gelecekti. Sadece beynine sesler doluyordu. Bu sesler beyninden taşınca teraneyi daha doğrusu fısıltıyı çözebildi.
“Sen nereden çıktın karşıma? Yüzün o kadar masum ki bakınca kalbim eriyor. Fakat şu eserini görüyor musun? Az kalsın beni öldürüyordun. Kolumu nasıl da yaktın! Hiç acımadan... ben de sana acımayacağım!”
Bu sesi tanıyordu. Soğuk bir el boğazını sıkıyordu. Uyanmak istiyordu lâkin uyanamıyordu. Ruhunu o boşluktan çıkaramıyordu. Kulağına değen nefesi hissettikçe çıldırıyordu. Sesi duydukça kalbi nefretle doluyordu. Kendine geldiğinde bunun bir rûya olmadığını fark etti.
Devrim elini kızın boğazından çekerek “görüyor musun? İşte ben de bu şekilde ölümle yüz yüze geldim! Sen daha beterini yaşayacaksın!” dedi ve kızı kolundan tutarak yere attı.
Genç kız şok olmuş bir şekilde etrafına bakınarak “Feride! Neredesin? Yardım et!” diye bağırdı.
“Feride? Sahiden Feride mi? Sahte doktordan ilaç istemek seninkisi! O sersem kız senin evinin kapısını açık unuttu! Ölmek için bana yalvaracaksın!”
Erva, bir müddet Devrim’in halini inceledi. Bir kolu sarılıydı. Kendinden emin oluşu, kendini güçlü sanması kızı çileden çıkarıyordu. Yerinden kalktı ve komodinin oraya gitti.
Devrim, kızın üzerine doğru yürümeye başladı.
“Bu kadar korkak olduğunu bilmiyordum. İllaki öleceksin diye bir şey yok sonuçta. Gel seninle bir anlaşma yapalım.”
Bu sırada kız çerçevenin arkasında duran çakısını eline alıp sakladı.
“Gel birlikte buralardan gidelim. Sana tüm şefkatimi, ilgimi gösteririm. Dünyanın en mutlu kızı olursun.”
Erva gülerek “kabul etmezsem ne olacak? Bana hayatı mı zindan edeceksin?” Dedi.
“Bir hayatın bile olmayacağına emin olabilirsin.”
Sağlam eliyle kızın boğazına yapıştı. Eş zamanlı olarak Erva da elindeki çakıyı Devrim’in karnına dayadı.
“Eğer evimden çıkıp gitmezsen sana acımayacağım.”
Devrim elini çekmemekte direniyordu. Genç kız bıçağı biraz daha iterek onu korkutunca adamın eli gevşedi. Erva bu durumu fırsat bilerek, onun sağlam kolunu yakalayarak arkasında kilitledi. Devrim’i yüzüstü yatırarak hareketini kısıtladı. Elindeki çakıyı parmaklarında döndürerek yere, Devrim’in burnunun dibine sapladı.
Korkudan dili tutulmuş bir şekilde “sen bir canavarsın” diye geveledi. Aynı zamanda tüm desteğini yaralı kolundan aldığı için acıyla inledi.
Erva, Devrim’in kolunu arkadan çekiştirerek “senin gibi, değil mi? Fakat ben kimsenin evine hırsız gibi girip de ona zarar vermeye çalışmadım. Kendimi korumaya çalışan bir canavarım. Sen ise birilerine zarar vermeye çalışıyorsun” dedi.
Hemen ardından aklına bir fikir gelmişçesine gülümsedi.
“Dur bir saniye! Az önce benimle anlaşma yapmaya çalışıyordun, değil mi? Ne diyordun? Eğer seninle gelirsem dünyanın en mutlu kızı olacaktım. Oysa ben seni tanımadan önce dünyanın en mutlu kızıydım. Yeni bir anlaşma yapalım. Ben seni serbest bırakayım bir daha dönmemek üzere defolup git. Ya da sen hâlâ bir umut beni yenebileceğine kendini inandır. Ben de burayı sana cehenneme çevireyim.”
“Sen aklını kaçırmışsın!”
“Sessiz ol! Çok bağırma, milleti başımıza toplayacaksın.”
Devrim inleyerek yerden kalktı. Yaralı kolunu tutarak evden çıkıp gitti.
Şu an yaşadıklarımın gerçekliğinden şüphe duyuyorum. Lakin biliyorum; gerçek. Hem de acı bir gerçek.
Acaba Ziya dedem gelmiş olsaydı böyle olur muydu? Eminim ki olmazdı. O, bana sahip çıkardı. Penceremin kenarından bir gölge dahil geçirmezdi. Şimdi herkes yol geçen hanı gibi kalbimi nasıl işgal ediyorlarsa evime de dalıyorlardı. Sığınağım olan evimden bile korkar oldum. O bile bana ihanet etmişti. Yaz mevsiminde renkli güller açan, akide şekeri boyalı, tatlı evim. Hep masallardaki gibi bana mutluluk vereceğini sanmıştım. Yanılmışım. Nereden bilebilirdim ki kötü insanların işgal edeceğini?
Biliyorum yine güneş doğunca herşeyi unutmuşum gibi hayatıma devam edeceğim. Ruhumda oluşan karadeliği koca bir göktaşı ile kapatmaya çalışacağım. Fakat güneş batınca, yıldızlar lamba gibi yanıp sönünce içimdeki karadelik göktaşını yine yutacak. Yine o korkunç soğuk muzlimin içinde kaybolacağım. Dejavu. Galiba bir süre dejavu ile haşır neşir olacağım.
Kuzey'den
Saf kalpler hisseder değil mi? Sevgini göstermek için bir söze veya hediyeye gerek yoktur. Bazen rûyanda görürsün yahut sesini duyarsın. Sonra kalbin haber verir sana bu o, kaderin diye. Beynin ise yine oyunlar oynar sana. Kalbinin yalan söylediğini bey