Keşfet

11.Bölüm Devamı🍋

MÜEZZİN

Erva, bahçesindeki gülleri derin bir sükunetle suluyordu. Beyaza naz yapan naif pembe güller, her zaman dimdik duran lâl güller ve evin etrafını saran sarmaşık.

“Kuzey gelmiş! Onu görmeyeli uzun zaman oldu. Sahi hep hatırlayamadığım çehresiyle, huzurlu mıknatıs gibi etkili teranesiyle hayallerimde. Kulağımda ve beynimde çınlayan sesini siz de duyuyorsunuz beyaz güller. Ruhumda harami gibi dolaşan duyguların raşelerini sen de hissediyorsun sarmaşık.”

Erva, elini, evin duvarına yaslanmış olan kalın sarmaşığa dayadı ve “senden bir söz isteyebilir miyim? Beni ve bu evi kötü kalplerden korur musun deli sarmaşık?” diye sordu, fısıldayarak.

“Sevgimi size anlatıyorum; beyaz güller. Zira herkesi sevginin en saf haliyle sevdim. Beyaz kadar masum, beyaz kadar eşsiz. Hayallerimi size anlatıyorum pembe güller dinleyin; Bugünlerde güzel haberler ardı sıra geldi! Tıp fakültesini kazanmam, ardından Kuzey’in annesini görmeye gelmesi! Ah... çok şükür...

Umudumu, inancımı size anlatıyorum kırmızı güller; o kadar çalıştım, o kadar dua ettim ki, Rabbime hamdolsun, emeğimin karşılığını aldım. Ah bir de hayırlısıyla fakülteyi bitirebilsem.”

İbriği kenara bıraktı ve güllerin arasına oturdu. Derin bir nefes aldı ve yüzüne buruk bir tebessüm yerleştirdi.

“O... Feride, elbet Kuzey’i görmeye gidecek. Peki ya ben? Gidemem, ya tekrar başa dönerse? Ya sarmaşık tekrar kontrolü kaybederse? Hayır, beynimi ele geçirmesin, bu çok acı lâkin içimde onunla vakit geçirmek arzusu uyanıyor. Onun o tatlı, sıcak gülüşünü görmek, ruhunu hissetmek. Kalbimdeki boşlukla yaşamayı öğrendim. O temelli gelmedi elbet en yakın vakitte tekrar avdet edecek. O zaman ne olacak? Ona bağlanmışken beni tekrar yalnız bırakacak. Yine kendi kendime kalacağım. Kendimi tekrar bu acıya alıştırmak zorunda kalacağım. Hayır, bu kadarını kaldıramam. Elbet o da gidecek ve onun sade-dil kalbine ihtiyacım olduğunu bilmeyerek. Her şey güzel olmaya başlamış gibi. Fakat yine muzlim insanlar hayatıma girmeye çalışırsa? Her defasında hudutlarını aşıyorlar, ne yapmalıyım?

Hiçbir kız, hayatına Devrim ve Atıf gibi bedhah, müstebit adamların girmesini ve onlara âşık olmayı istemez. Kitaplarda yahut filmlerde olan düşmandan aşka olayına inanmıyorum. Eğer ki sevdiği kızı kendisiyle birlikte karanlığa sürükleyecekse gamsızın, vicdansızın tekidir. Bunun adı aşk değildir. Hiç bir kız, kendini üzen, ona eziyet eden, ağlatan birini sevmez. Bilakis onu güldüren, onu mutlu eden, merhametiyle ona sahip çıkan, ona saygı duyan birini ister.

Kuzey çok olgun bir ruha sahip. Hayata bakış açısı çok farklı. Belki benden birkaç yaş büyük olması bunu hissetmeme neden oluyor. Fakat o kendi akranlarına nazaran da çok farklı. Kötü alışkanlıkları olan birine de benzemiyor. Hiç hakaret ettiğini de duymadım. Ruhumu onun ruhuna yaslayıp kalbimizdeki saf iyiliğin senfonisini dinlemek isterdim. Biliyorum ki; nefretten asla aşk doğmaz! O, beni en zayıf zaafımdan vurdu. O, beni, merhametiyle, saflığıyla , iyiliğiyle etkiledi. Evet, merhametti onu bana bağlayan. Ah neler oluyor bana? Bu tuhaf düşüncelerde neyin nesi?”

Başını duvara yasladı ve gözlerini kapattı. Sarmaşıkların ve güllerin arasında kamufle olmuştu. Burnuna değen gül kokularıyla uykusu gelince, oturduğu yerden kalktı.

...

“Sana taze güller getirdim, meleğim. Hem de kendi yetiştirdiklerimden.”

Erva renkli gülleri tek tek annesinin mezarının üzerine sıraladı.

“Bak sonunda Ziya dedemin hayali gerçekleşti. Dünya gözüyle beni beyaz önlükle görmek istediğini hep dile getiriyor.”

“Hissediyorum. Şu anda babam ve sen bana bakıyorsunuz. Eminim ki güzel annem, babamın yanında. Fakat onun mezarı nerede? Hiçbir fikrim yok. Belki Hakkari’dedir. Lâkin bilmediğim bir sebepten dedem, hep Hakkari’ye gitmeme karşı çıktı. Mamafih Turgut eniştem ve Munise teyzeme ne zaman akrabalarımın konusunu açsam ya konu kapatılıyor yahut başka akrabam olmadığı söyleniyor. Ben pek inanamıyorum doğrusu. Bende sadece annemin-babamın, anneannemin ve dedemin resimleri var. Peki ya baba tarafı? Onların hiç mi resmi yoktu? O katillerin resimlerini görmek isterdim.”

Başındaki kayan şalını düzeltti ve ekledi.

“Hava bazen çok sıcak oluyor. Bundan sonra daha sık gelip, toprağı daha çok sulamalıyım.”

Ratıp toprak, bir süzgeç gibi parmaklarının arasından kaydı. Avucunda sadece koca taşlar kalmıştı. Onları, kopardığı kurumuş otların yanına yere bıraktı. Son bir kez mezar taşlarını okşadı ve mektebe yeni başlayan bir çocuk gibi arkasına baka baka oradan ayrıldı.

...

İçinde tuttuğu hıçkırıkları en sonunda azat etti. İkindi namazından sonra el-Aziz’in o sıcacık evinde ellerini açmış, ağlayarak dua ediyordu.

“Sen çok bağışlayan, çok esirgeyensindir. Er-Rahim. Senden başka İlah yoktur. Ya Rabbim! Beni isyancılardan ve inkârcılardan kılma. Bizi, onca günahlarımıza rağmen bağışlıyorsun. Sen sonsuz güç ve kudret sahibisin. El-Aziz! Kalbimde çok derin bir acı var. Her nefes alışımda bu acıyla boğuluyorum. Ne olur Rabbim; bu imkânsız sevdadan beni kurtar. Sen “ol” dersin oluverir. Er-Rahim! Kalbimdeki bu garamı benden al. Ne olur beni taşıyamayacağım şeylerle imtihan etme. Elini tutunca avunacağım, tüm dertlerimi unutturacak annem, babam yanımda değil, çok acı çekiyorum. Tüm ruhumu çevreleyen bu yalnızlık, sanki ateşten bir çemberin içindeyim. Kalbimin her sevda çırpınışında yalnızlığın şûleleri ruhumu yakıyor, kasıp kavuruyor. Allah’ım, çok korkuyorum. Müezzin beye olan duygularım dostluktan öteye geçmemeli. Ben bu seferki kaybı kaldıramam. El-Aziz! Sen ki; gücü her şeye yeten, her şeyi gören, her şeyi işitensin. Ne olur dualarımı kabul eyle. Eğer Kuzey’ ide kaybedeceksem yahut ona hiç kavuşamayacaksam, en önemlisi bu garam eflâtunî ise kalbimden al. Âmin.”

Ellerini dizlerinin üstüne koydu ve camiinin o muttarit ışıldayan büyük avizesine baktı. Camideki avize bile başka, huzurlu görünüyordu. Camideki her şey bambaşkaydı. Onlarca Kur’an-ı Kerim duvarda açılan oyuklarda; yeşil, kırmızı, mavimsi renklerde. Büyük karışık renklerde tespihler, özenle katlanmış o sıcak; yeşil, mavi, kırmızı, krem renginde seccadeler... huzura kavuşmak için her şey hazır değil miydi? Namaz kılınca, dua edince hafiflemiyor muydu insanın yüreği?

Tıpkı İnşirah sûresinde anlatıldığı gibi;

Elem neşrah leke sadrek (Senin için bağrını açmadık mı?)

Ve vada’na ‘anke vizreke (İndirmedik mi senden o yükünü?)

Elleziy enkada zahreke (O sırtında gıcırdamakta olan, ve bu şekilde sana eziyet veren, yükünü?)

Ve refa’na leke zikreke (Senin şanını yüceltmedik mi?)

Feinne me’al’usri yüsren (Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık var)

İnne me’al’usri yüsren (Evet o zorlukla beraber bir kolaylık var!)

Feiza ferağte fensab (O halde boş kaldığında yine kalk yorul!)

Ve ila rabbike ferğab (Ve ancak Rabb’inden ümit et, hep O’na doğrul!)

Erva, elindeki kırmızı kapaklı, üzerine zer renginde işlenmiş motifli Kur’an-ı Kerim’i okuduktan sonra yerine bıraktı ve oturup vaaz veren imamı dinledi. Mikrofonda konuştuğu için sesi, kadınların ibadet ettiği bölüme kadar geliyordu.

Herkesin gönlünün tellerinin aynı çaldığı bir musiki. Yavaş yavaş mevceli bir şekilde şua gibi semâya yükselmekteydi.