Keşfet

12.Bölüm Devamı🍋

MÜEZZİN

Kalbi, zemheride şemsi özlemiş pencere gibi soğuk sisleriyle ağlıyordu. Lâkin yüz ifadesi sadece dalgın. Kaşlarının uçları yukarı kalkmış, her zamanki gibi elaları saran baskın kahverengi ışıldayan gözleri, yine sade-dil, masum bir çocuk saflığıyla bakıyor, bakışları elindeki yüzü nurlarla ışıldayan annesinin fotoğrafında. Buluğ çağında büyüyen burnu, yetişkinliğe attığı adımlarla beraber çekiliyor, küçülüyor. Boya değmemiş dudaklarının arasından görülen inci gibi dişler, yanakları tıpkı yeni doğan bebek gibi halim, tebessüm ettikçe geriye çekilen yanakları sevimlilik, tatlı bir incizap katıyordu.

“Ah benim masum annem, meleğim seni ne kadar özlediğimi anlatmaya kalksam muhtemel ruhum bedenimden ayrılıncaya dek sürer. Biliyor musun? Bugün Kuzey’le karşılaştım. Zaten evden onu görmek için çıkmamış mıydım? Onu görerek, bu hislerimin sadece geçici bir heves, belki de merhametten kaynaklandığını kalbime göstermek istedim. Fakat çok acı bir şey oldu, meleğim. Kuzey’i görür görmez ona daha çok bağlandım ve onunla vakit geçiremediğim için çok mustaribim. Şu ana dek başıma hiç böyle bir şey gelmemişti. Sevdanın ne olduğunu bile bilmiyordum. Gençliğin verdiği bir meftuniyet sanmıştım.”

Sukutu hayale uğramış bir etvârla “bunun geçici olacağını sanmıştım” diye ekledi.

Sesi titriyordu. Muhtemel yine ağlayacaktı. Sustu. Kaderine razı olan, ağlamanın suç olduğunu sanan bir halayık gibi yine tüm yükünü kalbine yükledi. Kalbinden taşan acıların med-cezirlerinin dinmesini bekledi. Maazâlik küçük, halim elleriyle çerçevenin camını okşuyordu. Yüreği hafifleyince sözlerine devam etti.

“Bu duygu bana hiç uğramayacak sanıyordum. Ya da bu kadar erken. Bu kadar yabancı olan bir adama karşı hiç bu kadar yakınlık hissedeceğimi beklememiştim. Kalbimin, onun kalbine bu kadar bağlanacağına inanmazdım. Yani en azından bu devirde. Kuzey’in aklından şu anda neler geçiyor? Acaba onun da kalbi başka bir kız için mi böyle deli atıyor? Hayır, bu düşünce bile beni bitiriyor. İşte, yine aynı korku! Ya onu da kaybedersem? Aşka kurban gideceğim. O bir başka kızı düşünürken, ben onu, ah! Bu doğru değil! Yabancı bir adamı bu kadar düşünmek doğru değil. Değil mi anneciğim?”

Kalbi neden Erva’ya bu kadar ıstırap çektiriyor? Hayır, bu kalp Erva’nındı. Kuzey’in değil! Onu tanımıyor, hem de hiç. O adam kendisine ecnebi. Kalbi niye bu kadar inatçı? Beyni o kadar mantıklıyken nasıl olur da sarmaşıklar onu dikenleriyle sarar?

Erva, ağır bir yeisle iç çekti. Konuşmak için dudaklarını araladı lâkin duyduğu ses üzerine kulakları çekilir gibi oldu. Bu kapı sesi miydi? Hayır, biri pencereye vuruyordu. Erva korkuyordu ama mahallede yürüyüşe çıkan dedesinin varlığından cesaret alarak perdeyi çekti ve penceresini açtı. Sanki evin kapısı yokmuş gibi Kuzey, Erva ile pencere önünde konuşmak istemişti. Belki de kendisine namahrem olan bir yere caiz olmadığı için girmiyordu.

“Küçük hanımın nasıl olur da hanımeline alerjisi olur?” dedi.

Yüz ifadesi Erva ile konuşunca sanki küçük bir çocukla konuşur gibi oluyordu.

“Rahatsız etmedim umarım.”

“Hayır, ne rahatsızlığı.”

Sen bana ancak huzur verirsin limon çiçeğim.

“İyi misiniz? Aklım sizde kaldı. Hastaneye gitmek ister misiniz?”

“Hiç gerek yok. Düşünmeniz yeter. Bir çok kez bu hadise yaşandı. Hiçbirinde hastaneye gitmeye gerek duymadım.”

Bir müddet sessizlik olduktan sonra Erva, “siz de öylece bahçede kaldınız. İçeri buyurmaz mısınız?” diye sordu çekinerek.

Genç bir kızın evine yabancı bir erkeği davet etmesinin çevre tarafından hoş karşılanmayacağını biliyordu. Lâkin Kuzey’in bahçede ayakta kalmasına gönlü razı olmuyordu.

Kuzey tereddütle “Ziya dede evde değilse hiç rahatsızlık vermeyeyim” dedi.

“Yürüyüşe çıktı. O da gelir birazdan. Hem siz ne rahatsızlığı verebilirsiniz ki? Zaten kapımı Feride ve komşu çocuklarından çalan kimse yok.”

Erva, bir anda talakatine şaşırmıştı. Kuzey’in karşısında bazen dili tutulur gibi olur, konuşamazdı. Fakat bu sefer sanki ailesinden biriyle konuşur gibi rahatça konuşuyordu. İşte Kuzey’e bağlanma sebeplerinden biri de onu ailesinden ayıramamasıydı.

Kuzey’i içeriye buyur ettikten sonra tuhaf hissetti ve dış kapıyı kapamadı.

Kısa bir süre sonra Erva iki kahve bardağıyla gelerek, Kuzey’in yanına oturdu. Sessizce derin bir nefes aldı. Aklından mütenevvi düşünceler geçerken, Kuzey “evime çocuklar geliyor demiştiniz. Sanırım sizi çok seviyorlar” diye sohbeti başlattı.

Erva bakışlarını yere dikti ve huzurla gülümsedi. Umumiyetle konuşurken Kuzey’in çehresine bakamazdı ve o yüzden simasını teferruatıyla hatırlayamazdı. Sadece sesinden tanırdı ve yakınında olduğunu, ruhunun sıcaklığını hissederdi.

“Evet, vaktim oldukça onlarla oyunlar oynar, masallar anlatırım. Sanırım dünyadaki en masum olanlar çocuklar... hayvanlar...”

Kuzey, kahvesi elinde, Erva’nın yanında olmasından büyük meserret duyuyordu. İşte o, ondan ayrıyken düşündüğü, saf, masum, ıtırlı, genç kız tam yanı başında durup onunla zihninden geçen düşünceleri paylaşıyordu. Bundan güzel ne olabilirdi ki? İki genç kalp de birbiri için atıyor, ikisi de bu enfes, sade-dil garamın verdiği huzurla bu telaki için şükrediyorlardı. Fakat ikisi de birbirlerinden habersiz.

“Küçük hanım?”

Bu sesleniş Erva’nın kalbindeki sarmaşıkları her defasında daha da güçlendiriyordu. Sanki her defasında kalbini ve ruhunu derin bir menfezden kurtarıyormuş gibi.

“Belki bu soruyu sorarak haddimi aşmış olacağım ya da sizi yaralamış. Lâkin inanın bana sizi hiç üzmek istemiyorum. Sadece bir şeyi çok merak ediyorum. O zorlu süreçte neden teyzenizin yanında yaşamak yerine yalnız yaşamayı tercih ettiniz? Hayır, sakın yanlış anlamayın. Kız başınıza olduğunuz için yahut güven meselesinden değil bu.”

Kuzey, sıkılarak, arada duraklayarak tereddütle sorusunu sormuştu.

“Burası, benim sevdiklerimin izlerini, dokunuşlarını taşıyor. Bu yeşil seccadeye, Kur’an-ı Kerim’e, mütenevvi renklerde olan tespihlere baktıkça dedemi, annemi hatırlıyorum. Özlemimi ancak böyle giderebiliyorum lâkin yalnızlığım, o bir gölge gibi devamlı peşimdeydi. Odada ders çalışırken, mutfakta yemek yerken, salonda ah bazen salona uğradığım bile olmuyordu.”

Kuzey, huzur veren bir bakışla Erva’ya baktı.

“Yalnızlık. Yalnızlık Allah Teala’ya mahsustur. Emin olun siz yalnız değildiniz. Sadece imtihandaydınız. Allah (c.c.) sevdiği kullarını zor imtihanlardan geçirir. Ne mutlu ki siz de onlardansınız. Biliyorum, şu anda benim için konuşmak kolay gibi.”

Erva “ne güzel konuştunuz” dedi.

Kuzey, sıcak, mahcup bir tebessümle karşılık verdi. Bir süre silkit hükmünü sürdürdü. İkisi de hiçbir şey söylemiyordu. Sanki ikisi de bu güzel histen yararlanıyor gibiydi. Erva, çehresini Kuzey’e doğru çevirdi. Bakışlarını yere dikmiş, derin düşüncelere dalmıştı. Sanki ara sıra başını sallayarak düşüncelerini onaylar gibiydi. Erva, habersizce onu ilk defa bu kadar yakından inceliyordu. Sadece çehresinin sağ tarafını görmekteydi. İnce yüz hatları vardı. Dudaklarının arasından beyaz dişleri parıldıyordu. Şems battığında yumuşak saçları geceye bürünürken gün ışığında ise açılıyor açık kahveye bürünüyordu. Erva, her ne kadar içinden çehresini betimlemeye çalışsa da bir türlü beceremeyip, anlatamıyordu. Onun çehresi herkesinkinden farklıydı. Onun çehresine bakınca; huzuru, aşkı, sıcaklığı, mutluluğu görüyordu. Fakat bakışlarında ise derin bir yaşanmışlık, keder, hafif depresyon, gergin bir yorgunluk görmekteydi.

Üzerinde açık mavi renkte boğazına kadar iliklenmiş yakasız gömlek bir de siyah pantolon vardı.

Kuzey’in yine boşluğuna denk gelmişti. Ne zaman boş vakit bulsa dalar giderdi. Ne düşündüğünü annesi bile bilemezdi. Hafif öne mütemayil, ellerini birleştirmiş dertli dertli düşünüyordu. Hep böyleydi. Hiçbir zaman etrafını dikkâtle incelemezdi, kendi dünyasında kendi düşünceleriyle yaşardı. Başını kaldırınca Erva acil tarafından sanki hep kahvesini içiyormuş gibi yaptı.

Ne düşündü öyle? Yaklaşık üç dakika boyunca tefekkürât-ı amîka ile haşır neşir olacak dert neydi? Mazinin derinliklerine dalmış bir hâli vardı.

Erva’nın gözleri, açık olan evin dış ka