12.Bölüm; Hanımeli🍋
Derin bir nefes aldı. Elleriyle beyaz perdeyi kemiriyordu. Sanki perde bir düşünce gibi zihnine girip, heyulaları kovacakmış gibi. Elleri her zamankinden biraz daha zayıf, biraz daha güçsüz. Atın boynuna isabet etmeye çalışan kovboyun halatı gibi.
Elleriyle perdenin eteklerini buruşturuyor, tekrar düzeltiyor, ileri geri çekiştiriyor. Yüzü biraz mahzun. Gergin bir ifade ile kaşları kalkmış, kısılmış gözlerini kırpmadan sokağı izliyor. Göz altlarında derinlemesine koyu halkalar oluşmuş, avurtları çökmüştü. Kulakları kalbinin atışlarında. Anut bir ritimle atıyor ve bu onu daha da çileden çıkarıyor. Yüreğindeki tanıdık raşelerin, beynine yükselen akisleri. Ne acayip bir ahval?
Korkunç bir heyula gibi beynine yansıyan garam sarmaşıkları sanki onu kuşatmış gibi!
Buruşmuş perdeyi ellerinden azat ederek hızlıca evden çıktı. Garamın zulmet sarmaşıkları evinde değildi ve bedenini sarmıyorlardı. Ruhunu zaten çevrelemişlerdi. Bu fazlasıyla elîmdi.
Her zaman kalbi mi ona, beynine oyunlar oynayacaktı? Ne yani?! Beyninin de böyle akıl oyunlarına hakkı yok muydu? Kalbin oyunları daha acıydı. Şimdi de gardını almak sırası kalpteydi. Ne vardı sanki? Niye taşıyamayacağı bir sorumluluğu üstlenmişti. Bilmiyor muydu ruhunun yaralarını? Bunda beyninin ne suçu vardı? Usul usul o aşkı nereden aldıysa oraya bırakacaktı. Sarmaşıkları solduracaktı ve hiçbir şey olmamış gibi silkit, hükmünü sürdürecekti. Sorumluluğu beynine yükleyerek hata yapmıştı. Beyni bunu hak etmemişti!
Erva, ahşap bir evin önünde durdu. Sonra garip hissetti ve hazandide yaşlı bir çınar ağacının arkasına saklandı. Sabırla Kuzey’in çıkmasını bekliyordu.
Kendisini test etmeye gelmişti. Çehresini bile tam olarak hatırlayamadığı, teranesi beynini, kalbini işgal eden, sıcaklığıyla ruhuna iptila eden bu adamı görmeye gelmişti. Uzaktan bakıp gidecekti. Onu gerçekten seviyor muydu? Hayır hayır, Erva kimseyi sevemez. Kaybetme korkusuyla tekrar ateşin üstünde raks edemez.
Beyni bugün kalbine ders verecekti. Şımarık kalbine, Kuzey’ ide sokakta gördüğü insanlardan biri gibi saydıracaktı. Her kederinde, bir başka kalbe meclûbiyet ile bağlanmamasını öğretecekti.
Peki ya Kuzey neredeydi? Ne çabuk uçup gitmişti? Sadece iki-üç gün mü kalmıştı yani? Hiç mi Erva’sını özlememişti?
Hayır! Nereden Erva’sı oluyordu? Kalbi yine haddinden fazla şiddetle çarpıyordu. Beyni artık bu kadarına bile müsaade vermeyecekti. Bu kadarı yeterdi! Bugün bu kalp haddini bilecekti!
“Yeni gelinler gibi, evden bir türlü çıkmak bilmedi! Bana neden hep acı çektiriyorsun?”
Erva, uyuşan ellerini, yorgun başına koydu.
“Allah’ım sen yardım et.” Sesine sakinlik gelince ekledi.
“Niye bu kadar çok sinirleniyorum? Hışırdayan bir yaprak bile gürültülü geliyor. Evet, bu Kuzey’in suçu değil. Bu benim suçum, maalesef. Şimdi de kendimi bir hapishane kaçkını gibi aklamaya çalışıyorum. Ya da tımarhane kaçkını. Evet, ben kalbimin aşk koğuşundan kaçan bir mecnûnum.”
Erva, kederle bakışlarını yere dikti ve yanına gelen beyaz tüylü kediyi izledi. Kedi etrafında bir iki tur attıktan sonra uzandı. Sanki sevilmeyi bekliyormuş gibi kuyruğunu salladı. İfadesiz yüzü, kedinin son hareketinden sonra, mütebessim bir hâl aldı. Çehresinde çocukluğundan kalma bir masumlukla gülümsedi ve kedinin yanına oturdu.
Kucağına aldı ve parmaklarıyla hayvanın başını okşamaya başladı. Ne güzel bir tabloydu. Pisicik ilgi isteyen bir bebek gibi gelip dizine tırmanmıştı ve sevimli, çekingen bir ifadeyle okşanmayı bekliyordu.
“Neyin var? Sen niye bu kadar yeis dolu bakıyorsun? Yoksa senin de mi bir beklediğin var? Biliyor musun? Keşke herkes senin gibi zararsız olsa. Beni o kadar rahatlattın ki. Eminim ki sen de aynı duyguyu hissetmişsindir. Senin de benim gibi sevgiye ihtiyacın varmış, masum ve sade-dil sevgiye.”
Gözlerini kapadı ve kucağındaki kedinin başını okşamaya devam etti. Bu huzuru bırakmak istemiyordu. Fakat tepesindeki gölgeyi hissettiği vakit gözlerini açtı. Lakin kimse yoktu.
Telefonu çalana kadar kediyi okşadı. Feride, deniz kenarına çağırmıştı. Erva, kediyi bir daha göremeyecekmiş gibi son vedasını yaptı ve yorgun yorgun yürümeye başladı. Kendini bir anlık başı boş gezen sokak serserileri gibi hissetti. Bu durum boğazında acı bir tat bıraktı. Yine de huzurla yoluna devam etti.
“Küçük hanım!”
Erva’nın içinde bir an sonu görünmeyen karanlık bir hortum oluştu. Sanki tüm umudunu çekip, ruhuna korku salıyormuş gibi. Bir zamanlar kulaklarının duymak istediği kelime artık bir heyula gibi saplanıyordu yüreğine. Teranenin membaını bulmazsa heyuladan kurtulamayacaktı.
Lâkin korkuyordu. Küçükken büyüklerden dinlediği masallardaki kötü mahlûkların, gerçek hayattaki boyut almış kişileriyle tekrar karşılaşmaktan korkuyordu. Dudaklarını araladı ve kaşlarını büzdü. Pembeleşen yanaklarını şişirerek derin bir nefes aldı.
Teraneye tam olarak dikkât edememişti. Kimdi o? Vurgusuyla korkunç olan Atıf mı? Yahut tesliyetkâr, huzurlu sesiyle kalbine garamı işleyen Kuzey mi? Belki de bir başkasıydı. Evet, Erva’ya seslenmemiş olabilir. Arkasına dönmedi, duraklamıştı. Ardına bile bakmadan yoluna devam etmeye başladı. Bir-iki adım attıktan sonra tekrar “küçük hanım!” nidasını işitti.
İşte, işte bu kalbini şımartan terane! Ne nefis bir duygu!
Erva, durakladı ve yanına yaklaşan, o sıcak gölgeyi bekledi.
Bir müddet Kuzey’e öylece baktı. Sanki simasını aklına kazır gibiydi. Zihninden o kadar çok mütenevvi kelime geçiyordu ki hercümerç olmuş bir şekilde “merhaba” dedi. Ne yani, sadece bu kadar mı? Kendisinin bile zor duyacağı kısık bir sesle bunu mu söylemişti? Lâkin hani aklında toparlamaya çalıştığı o süslü cümleler?
Şimdi dimağı kurumuş, kalbi her zamankinden daha şımarık, beyni yine küs; kalbine yardım etmiyor, Erva, fara tutulmuş tavşan gibi kalakalmıştı.
“Sizi ağacın altında kediyle uyurken görünce rahatsız etmek istemedim. Ne oldu, yoksa beni gördüğünüze sevinmediniz mi? Ben de özlenmişimdir diye buralara kadar geldim. Sahi Feride’nin, geldiğimi öğrenince vaveylaları her yeri inletmiş, annem öyle dedi.”
“Bir bilseniz ne kadar çok sevindim.”
Erva, bir an tüm kalbindekileri anlatmış gibi yanakları kızardı.
İşte o tebessüm! Yine o sıcak gülümseyişiyle karşılık verdi.
“Siz nasılsınız? Gittim ama aklım hep burada, sizde kaldı.”
“İyiyim, Elhamdülillah. Siz nasılsınız? Umarım mutlusunuzdur.”
“Çok şükür. Bu arada tebrik ederim; sınavı kazanmışsınız.”
Genç kız kibarca başıyla onayladı.
Gölgeleri bu kadar yakınken nasıl oluyor da aralarında o kadar mesafe? Zaten mühim olan kalbin karşılıklı atması değil midir? Gölgenin ne önemi var? Sevgiler daim ve en önemlisi karşılıklı olsun yeter.
Kuzey, kendisinden bakışlarını kaçıran bu nahif kelebeği daha fazla incitmek istemedi.
“Feride orada bizi bekliyor, gidelim mi?”
Sesinde yine o tesliyetkâr vurgu, bakışları yine ruhunu okşuyor ve kalbini saran o sıcaklığı.
Peki ya beyni? Beyni ne durumda? Onda hiç mi bir tepki yok?
Erva bir an, Kuzey’le karşılaşmadan önceki halini düşündü. Amacı Kuzey’i unutmak değil miydi? Şimdi ne yapıyordu? Yan yana yürürlerken biraz daha Kuzey’den uzaklaştı. Sahi önceden de birbirini tanımayan iki yabancı gibi uzaktılar. Şimdi ise aralarından bir tren rahatça geçebilirdi.
Kuzey bir anda kendini Feride’nin yanında buldu. Biraz daha yakın dursaydı Feride dayanamayıp özleminden boynuna atlayacaktı. Erva, küs bir çocuk gibi yavaş yavaş geldi.
Burnunun direğine tanıdık bir sızı geldi. İçi çok tuhaf olmuştu. Ayrıca başı da dönmeye başladı.
Feride, tam neşeyle lakırdısına başlayacaktı ki, Erva’ya hapşırık fırtınası sökün etti.
Sonu gelmeyen hapşırıklar.
Hapşırarak geri geri gitti. Elleriyle havayı döverek kimsenin gelmemesini istedi.
Feride, bluzunun yakasını kokladı ve “ya hayır! Erva, ben çok özür dilerim. Yanlışlıkla senin alerjin olan parfümü kullanmışım. Gerçekten çok üzgünüm.”
Erva, ardına bile bakmadan koşarak uzaklaşmak zorunda kaldı.
Kuzey pek bir şey anlayamamıştı. Erva’nın neye alerjisi vardı ki? O parfüm neyliydi? Morali bozuldu.
“Gidip durumuna bakacağım.”
“Kuzey, abartma o kadar. Erva’nın hanı