13.Bölüm; Hem Cesur Hem Korkak🍋
Gökyüzü, tüm kızıllığını yeryüzüyle paylaşmış gibiydi. Yer ile gök kızıl bir elmas gibi iç içe ışıldıyordu. Sıra sıra dizilmiş ağaçlar, dökülen kızgın kızıl yapraklarını ormanın yollarına hediye ediyordu. Birbirini örten milyonlarca yaprak.
“Nedir bu?”
“Yoksa gürültüden rahatsız mı oldun?”
Devrim, kapının önündeki kırık odun parçalarından bakışlarını ayırmayarak “yok, hayır” dedi şaşırmış bir hâlde.
“Âlâ âlâ”
Devrim, ayağıyla bir ağaç kütüğünü fırlatarak “beni, bunları görmem için mi çağırdın?” dedi öfkeyle.
“Muhayyilende nasıl canlandırırsan.”
Lânetler okuyarak, adamı kütükleriyle baş başa bıraktı. Fazla uzaklaşmamıştı ki adamın ardından “Nereden geliyor bu öfke? Kendine gel biraz! Yoksa tüm kızları kendinden uzaklaştıracaksın” dediğini işitti. Fakat umursamadan ormanlık alanda, ağaçların arasında kayboldu.
Adam, elindeki baltayı öfkeyle yere fırlattı ve “hemen buraya gel!” diye haykırdı. Begayet ürpertici kalın bir sesi vardı.
Kendinden emin bir şekilde hasır tabureye yayılarak oturdu. Beyaz gür saçlarının arasında parmaklarını gezdirerek Devrim’in bezgin adımlarla gelişini izledi. Kaşlarını çatarak, korkunç sesiyle “otur!” dedi.
Devrim, karşısındaki hasır tabureye oturdu ve bakışlarını, yaşını bir türlü çözemediği adama dikti. Elli senelik saçları, grili beyazlı. Yanık teni, suratındaki kırışıklıkları gizliyordu. Fit hâli gençliğinden beri sporla uğraştığının ödülüydü. Yarıya kadar iliklenmiş beyaz gömleği ve yırtık kot pantolonuyla yaşını kabullenemeyen biri olduğu barizdi.
“Senin neyin var böyle? Kalk da bu ihtiyara biraz odun kır, kendine gelirsin!”
Devrim, adamın dediklerini bir emir gibi algıladı ve ayağa kalktı. Nefret dolu bir ifade ile fırlatılan baltayı aldı ve kütükleri parçalamaya başladı.
“Şimdi anlat bakalım delikanlı. Senin böyle bilinçsizce gezmene neden olan despot kadın kim?”
Yüzünde daha korkunç bir ifade belirdi. Artık gelişigüzel tüm kütüklere sırasıyla vuruyordu.
“Erva! Bencil! Hem korkak hem cesur!”
“Ooo kendine gel! Ne dediğine dikkât et! Söylediklerin birbirleriyle çelişiyor. Nasıl oluyor da bu kız hem korkak hem cesur olabiliyor?”
“Cesur, geçenlerde beni az kalsın yakıyordu! Hayattan alacağı darbelerden korkmuyor! Benden korkmuyor! Nefretimden korkmuyor! Ama sevgimden korkuyor! Çünkü korkak!”
Baltayı her indirişinde kumral saçları sallanıyordu. Adam, Devrim’in bu hâline gülmemek için kendini zor tuttu. Ellerini kavuşturdu ve çatılmış alnını normale çevirerek “demek ki seni sevmiyor. Demek ki sevgisinden cesaret aldığı biri var hayatında” dedi.
Devrim, çileden çıkmış bir biçimde baltayı haykırarak adamın ayağının dibine fırlattı.
“Umarım ıskalamamışsındır. Eğer ki hedefin bensem; sonun kötü olur.”
Fakat o “olamaz! O kimseyi sevemez! İmkânsız şeylerden bahsedip durma!” diyerek konu dışına çıkmadı.
“Bak oğlum; seni arkadaş olarak bile kabullenemediyse bil ki kalbinde başkasıyla asla değiştiremeyeceği bir adam var.”
“Bilmiyorum, sadece şüpheleniyorum. Nedenini bilmiyorum ama o genç adamı uzun süredir izliyorum. Müezzinlik yapıyor. Erva’mın yanından ayrılmıyor! Ne zaman görsem ‘küçük hanım’ diyerek peşine düşüyor. Annesiyle yaşıyor. Fakat her zaman onu görmüyorum. Galiba başka şehirde okuyor. O kalbine zehir gibi girdi, ruhuna yayılıyor. Genç adamın karşısında Erva’yı görsen nasıl da tatlı dilli, güler yüzlü. Nereden çıktı karşısına! Hayır, asla müsaade vermeyeceğim ona!”
Devrim hüsranla elini alnına dayadı.
“Bugün o genç adamı Erva’nın evine girerken gördüm. Kapıyı açık bırakmıştı. Oysa beni zihninden bile geçirmek istemiyor!
“Demek kapıyı açık bıraktı.”
“Evet, kahve yaptı ona. Derin bir sohbetleri vardı. “
Adam parmağını şaklatarak Devrim’in sözünü kesti.
“Demek hafifmeşrep kızlardan.”
“Hayır, sandığın gibi değil. Erva’yı tanırım ben.”
“Evet, evet. Ben senden kendi kulaklarımla duymadım mı? Görmesem de olur, öyle değil mi? Komşular gibi, duymak yeterli. Ondan sonrası kopsun kıyamet!”
Devrim sinsi bir gülümseyişin ardından “Kuzey de yakında gider” diye karşılık verdi.
“Ve Kuzey döndüğünde hayatı kararacak. Değil küçük hanımın penceresinin önünde durmak, pencereye bile çıkacak hâli kalmayacak!”
*
Gündüz bulutların arkasına saklanan rüzgâr, akşam ağaç dalları ile oynamak için ortaya çıktı. Parkın etrafında coşkuyla ilk turunu attı. Sarı ışınlarıyla parkı aydınlatan sokak lambalarının parıltıları altında konaklayıp, sevgi dolu kuşların yuvalarına uğrayarak iyi geceler diliyordu.
Kıvırcık saçlarını bir flama gibi sallayan rüzgâr, kendine muarız duran her şeyi savurup gidiyordu.
Feride, esintinin verdiği istiğrakla salıncağı daha da hızlı salladı. Yüzüne yerleşen gülümsemeyle serazat bir kuş gibi ayakları yerden kesilmiş, süzülüyordu.
“Bugün hava muntazam, değil mi? Sanki yer ile gök bugün buluşmak için yemin etmiş gibi.”
Erva başını salıncak direğine yasladı ve “birbirlerine asırlardır bakan ve asla kavuşamayan yer ile gök. Yeryüzü gökyüzüne hasret. Gökyüzü kavuşamadığı sevdasına ağlıyor ve biz buna her defasında şahitlik ediyoruz” dedi hüzünle.
“Belki ondandır her yağmur yağdığında gönlümüzdeki kişinin aklımıza gelmesi.”
“Neden olmasın?”
Feride, salıncağı biraz yavaşlattı ve “Erva, biliyor musun? Bu sabah Kuzey gitti” dedi acıklı bir ifade ile.
“Elbette gidecekti, Feride.”
Rüzgârın ilmik, ilmik işleyen serin örgüsü her tarafı bir ağ gibi sarınca Erva, kollarını kavuşturarak “hadi Feride, hava soğudu, artık gidelim” dedi.
Feride, kollarını iki yana açarak hızını artırdı. Başını geriye atarak kıvırcık saçlarının uçuşmasına müsaade verdi. Teheyyüçle “bu güzellik bırakılamaz!” diye haykırdı.
Erva, elleriyle salıncağı durdurdu ve “bu kadar yeter. Artık salıncakla son vedanı yap” dedi.
Feride, tıpkı bir çocuk edasıyla sitem ederek salıncaktan indi.
“Ah! Erva baksana, ne güzel hava var. Ne olurdu birazcık daha kalsaydık?”
“Bu saatlerde buralar pek tekin olmuyor, Feride. Saat neredeyse 22.00’ a gelecek ve biz hâlâ buradayız.”
...
Bir sene daha; ben, senden uzak, sen, şehrinden uzak
Bir sene daha; ben, sana hasret, sen zamana tutsak
Ve ben, sarmaşıklara tutsak, yine senden habersiz...
Habersiz bir aşk çalıyor kapını, Kuzey. Bu deli sarmaşığa kapıyı açmayacak mısın? Kalbimdeki sarmaşığı uyandırıp, nereye böyle? Hâlbuki ben, onu soldurup girdap dolu bir denize atmıştım. Girdap senin kalbinden mi çıktı, Kuzey? Bir sene daha mı bu ıstırap? En azından sen de bana karşı bir şeyler hissetseydin. Kalbimdeki girdapta boğulacağıma, senin kalbinde bir yakamoz olarak ev sahipliği yapardım. Sarmaşıklar, hiç kopmayacak kertede güçlü bir köprü oluştururdu, kalplerimize. Üzerine garamın senfonisini bestelerdik ve sazendesi kalplerimiz olurdu. Ruhlarımız da zaten hep yan yana. Ben bununla iktifa edebilirdim; laakal senin de beni düşündüğünü bilseydim.
Biliyor musun? Eflâtuni bir aşk çok kötü. Umarım başına gelmez. Umarım benden başkasını sevmezsin demek istiyorum lâkin kalbim buna elvermiyor.
Erva, koltuğa yaslanarak oturmuş, küçük, bardan elleriyle çay bardağını sıkıca sarmaya çalışıyordu. Elleri üşümüyordu lâkin kalbi buz gibiydi. Etrafında güneş açarken kalbi zemheride kalmıştı.
Turgut, meraklı bakışlarını dikmiş, heyecanlı bir ses tonuyla “okul kaydını yaptın mı kızım?” diye sordu.
Erva, bir anda tüm düşüncelerinden, hatıralarının ögelerinden kurtuldu.
“Bugün Ziya dedemle gittik, kayıt işini hallettik.”
İmam Ziya hevesle atıldı.
“Üniversite o kadar büyük ve temizdi ki ağzım açık kaldı.”
Feride, heyecanla yerinden zıplayarak “tek kelimeyle muhteşemdi” diye haykırdı.
Feride, kıvırcık saçlarını geriye savurdu ve Erva’nın yanına oturdu. Gençliğin verdiği hevesle sürdüğü parlak, koyu ruju, insanın nazarı itibarını çekiyordu. Bugün karalara bürünmüştü. Siyah, kısa dar bir tişört ve yine siyah pantolon giymişti. Feride idi işte. Ruh hâli nasılsa öyle giyinirdi.
Sessizliği çalan kapı zili bozdu. Turgut, şaşkın bir ifadeyle kapıyı açmaya gitti. Fakat kapıyı açtığında kimseyi göremedi, bir müddet bekleyip etrafa bakındı. Bahçede oynayan yavru kedilerinden başka kimsecikler yoktu. Yalnız başına s