14.Bölüm; Uğursuz Planlar🍋
Gecenin yarısında kurulur planlar,
Sabahın köründe yayılır cümleler.
Uğursuz bir fısıltı halinde
Ulaşır kulaktan kulağa.
Öğle vaktiydi. Cümleler, dedikodular meşum silsilesiyle zihinlere dolmuştu. Kabullenmeyenler, kabullenenlerin oldukça gerisindeydi. Kabullenenler kendi seyyiatları yokmuş gibi böbürleniyor, yeriyor, türlü türlü uydurmalar ekliyorlardı. Onlara söylenen sadece bir cümleydi. Fakat onların yaydığı söylenenden daha fazlaydı. Öyle ki bir tanesi ileriye giderek genç kızın yolunu kesmişti.
Orta yaşlarda bir kadın, Erva’yı kolundan yakalamış sarsıyordu.
“İffetsiz seni! Hepimizi masum kız rolleriyle kandırıp, çocuklarımızın aklını zehirledin! Önceden deliydin, şimdi de başımıza kötü kadın mı kesildin! “
Genç kız bir eliyle ağzını kapamış, şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla kadını dinliyordu.
“Yalan, nereden çıktı tüm bun-“
“Kapa çeneni. Sen hiçbirimizle konuşmayı hakketmiyorsun, kirlisin sen!”
Kadın son sözlerini söyleyip, Erva’nın kolunu iterek bıraktı ve hızla yanından ayrıldı. Çehresinde zafer kazanmış bir ifadeye ilaveten iğrenç bir kibir vardı.
Genç kızın kulaklarında hâlâ o çirkin sözcükler yankılanıyordu. Onunla konuşan kimdi? Tanıyamamıştı. Zavallı insan. Dedikodu, kibir, küfür, iftira insanı öylesine çirkinleştirir ki onu kimse tanıyamazdı. Soluğu kesilmiş, çehresi kireç gibi olmuş bir ahvalde yoluna devam etti. Bazı kadınlar, kızı parmakla gösteriyor, serseriler iğrenerek bakıyorlardı. Bir erkek çocuğun arkasından “anne, bu kız şimdi günah işlemeye mi gidiyor?” diye bağırdığı duyuldu. Nefes alacak takati kalmayınca grafiti dolu gri bir duvarın dibine çökerek ağlamaya başladı. Bir mazlumun gözyaşları ona zarar verenleri asla uyutmaz. Hele o mazlum bir öksüz bir yetim ise.
Zavallı kendinden şüphe etmeye başlamış, ara sıra “insanların böyle düşünmesine sebep olacak ne yapmış, ne söylemiş olabilirim?” diye düşünmeden kendini alamıyordu. Kendi mahallesindeki insanlar ona her zamanki gibi selam vermiş, güzel dileklerde bulunmuşlardı. Lâkin teyzesinin yaşadığı ve öteki mahalleler nasıl da iğrenç bir söylentinin esiri olmuştu. Yolunu kesen kadını ilk kez görmüştü. Zavallı kızın tanımadığı insanlar ona parmak uzatıyor “bak işte, bu o kız” diyorlardı. Güçsüz bir şekilde güçlü durmaya çalışıyordu. Fakat her defasında hayat onun karşısına yeni bir imtihan çıkarıyordu. Her defasında daha fazla güçleniyordu. Belki de hayat genç kızın daha güçlü olmasını istiyordur. Ağlayarak yerinden kalktı ve işe gitti. Eve döndüğünde ise kapısına asılmış büyük puntolarla yazılı bir not buldu.
“İMAM ZİYA’NIN ADINI VE EVİNİ KİRLETMENE İZİN VERMEYECEĞİZ!”
Ziya dedesi görmeden hızlıca kâğıdı yırtıp, çöpe attı. Söylentiler teyzesi Munise’nin de kulağına gitmiş lâkin o hiçbir anlam verememişti. Yeğenine inanıyor, onu devamlı tembihleyip yabancı insanlarla görüşmesini yasaklıyordu. Teyzesinin tehditkâr sözlerine karşılık her seferinde “ben kimseyle görüşmüyorum” diye karşılık veriyordu.
“Seni savunmaktan yoruldum kızım. Aman çok dikkatli ol. Bir postacı bile gelse kapı arkasından konuş.”
Munise'nin bu yanlış tutumuna Turgut karşı çıkıyor aksine Erva’nın dimdik durmasını, kapı arkalarına saklanmanın onu güçsüz düşüreceğini savunuyordu, haklıydı.
...
Yapraklar Sararınca
Yapraklar sararınca çık karşıma,
Bir günbatımında.
Yine o sıcak tebessümün çehrende, huzurlu ruhunla çık karşıma,
Unutmaya hazırım ben her şeyi,
Tüm o korkunç ninnileri,
Çıksın gece yıldızlar, renklensin orman tüm kızıllığıyla,
Dilinde olsun o gün güzel bir Dua,
Çıkıp gitsin hayatımızdan tüm bela,
Yine sessizleşsin orman, dinginleşsin sema,
Bir günbatımında.
Sevdiğimi söylemeye gerek kalmasın,
İlk senin dilinden gelsin bir rûya ,
Sen de çok uzaklardan hissetmişsin güya,
Düşünsene öğrenmezmişsin hiç beni, şans bu ya,
Boşuna gidermiş bunca sene bu keder, bu sevda.
Olsun, sen yine de gel,
Bu düşüncelerime inat gel,
Yapraklar sararınca gel,
Bir günbatımında geliver sevdiğim.
O gün anlaşsın bulutlar, çarpışıp yağsınlar üstümüze,
Bilir misin? Hep merak ederdim,
Aynı yağmurun altında mıyızdır diye?
Yıldızları sayalım seninle, sonu gelmeyen yıldızları.
Şiirlerimi okumuş ol geldiğinde sevgili,
Hatta sen de bir şiir yazıver benim için.
Temiz duygular barındırsın sözlerin,
Bu sefer gerçekten uzansın ellerin.
Hissetmesen de gel sevgili,
Yapraklar sararınca gel,
Gülüşüne karışsın ormanın kızıllığı,
Günbatımını alsın çehren, seni izleyeyim,
Tüm o dertlerini bu sefer yanında senden dinleyeyim.
İlk senin dilinden gelsin bir rûya ,
Sen de çok uzaklardan hissetmişsin güya,
Düşünsene öğrenmezmişsin hiç beni, şans bu ya,
Boşuna gidermiş bunca sene bu keder, bu sevda.
Olsun, sen yine de gel,
Bir günbatımında gel,
Yapraklar sararınca gel.
Bir günbatımında,
Yapraklar sararınca geliver sevdiğim.
Feride, yanına süzülerek gelince, Erva yazdığı şiiri apar topar günlüğünün arasına koydu.
“Oh! Bugün sende kalacağımı annemlere söyleyerek ne iyi yaptım. Yoksa Atıf’ın gazabına uğrardım. Onu uzun zamandır ektiğim için bana küsmüştü. Ne yalan söyleyeyim Kuzey olunca Atıf aklıma bile gelmiyor.”
Feride, hem allığını tazeliyor, hem de konuşuyordu. Elini ruja uzatınca, Erva bileğinden yakalayarak “neyi ihsas ediyorsun? Ne yani bu gece burada kalmayacak mısın?” dedi tehditkâr bir ses tonuyla.
Feride, bakışlarını bileğinin üzerindeki Erva’nın eline dikti.
“Bilemiyorum. Atıf, evine yemeğe davet etti. Beni, ailesiyle tanıştıracakmış. Aslında uzun zamandır istiyordu ama bir türlü fırsat bulamadım.”
Erva, sinirle Feride’nin bileğini iterek bıraktı.
“Saçmalama!”
Elini saate doğru sallayarak ekledi.
“Şu saate bak! 22.45! Allah aşkına, sen söyle hangi aile bu saatte tanışma yemeği verir? Uydurduğu şu yalana bak! Sen, ona nasıl inanırsın?”
Feride, acıyan bileğini ovuşturarak “çok pimpirikli ve kuralcısın. Biraz modern olsan ne olur sanki!” diye çıkıştı.
“Ailene yalan söyleyip, gece yarısı bir başkasının evine gitmek mi modern olmak? Feride, sen yalan söyledin. Hayır Feridecim. Senin zihnini birileri müthiş halde karıştırmış. Sen ne dersen de. Ben, burada olduğum müddetçe bu gece gitmene asla müsaade vermeyeceğim!”
Feride, ortamı yumuşatmak için biraz daha sakin olmayı denedi.
“Erva, ne olur yapma böyle. Senden bir destek beklemiştim. Yoksa bana güvenmiyor musun? Biz, seninle kardeşten farksızız. İnsan, kardeşine güvenmez mi?”
“Sorun sende değil, Feride. Sorun; çevre. Sorun; Atıf.”
“Ama ben güveniyorum.”
“O biaman bir adam. Senin bilmediğin o kadar çok şey var ki.”
Feride, taşan sabrıyla gözlerinden ateş püskürterek diline ne gelirse söylemeye başladı.
“İşte tüm sorun sensin, Erva! Sen, doğuştan sorunlusun! Hiç kimseye güvenmiyorsun daha doğrusu güvenmek istemiyorsun! Benim mutlu olmamı da istemiyorsun! Her şeyi beklerdim ama senden kıskançlığı beklemezdim.”
Erva, tüm kırgınlığını bir kenara bıraktı ve Feride’yi duymamazlıktan geldi. Sabırla konuşmaya başladı.
“Bir kız için namusu ve iffeti çok önemli. Hatta bu erkekler için de geçerli. Bunda ayrım yapılamaz. Bir erkek de namusunu korumak zorunda. Atıf, seni çağırarak ne kadar iffetsiz, aşağılık ve hodbin biri olduğunu göstermiş oldu. Bir kızdan nasıl böyle bir şey isteyebilir? Aklın almıyor mu? Hangi iyi niyetli genç, âşık olduğu kıza ‘annenleri kandır da bu gece yanıma gel’ diyebilir? Eğer Munise teyzemin ve Turgut eniştemin haberi olsaydı asla bu tepkiyi vermezdim. Ailenin rızası olmasıyla yalan söylemek arasında çok tehlikeli bir çizgi var, Feride.”
“Erva! Artık ileriye gidiyorsun. Özel hayatıma da karışma istersen.”
“Kardeşin olarak seni korumak zorundayım.”
Feride, çantasını aldı ve “senin gibi kardeş olmaz olsun!” diyerek odadan çıktı.
Erva, başından aşağı sanki buz gibi su dökülmüş gibi hissediyordu. Onun kötü bir niyeti yoktu. Sadece kardeşini korumak istemişti. Çoğu zaman Feride ile fikir ayrılıklarına düşerlerdi. Lâkin hiç böyle tartışmamışlardı. Yüreğine saplanan bu son cümlenin etkisinden çıkar çıkmaz, kapının kilidini açmakla uğraşan Feride’nin yanına sakince gitti. Erva, birine kırgın olduğu zaman çok saki