Keşfet

15.Bölüm; Soğuk Zincir🍋

MÜEZZİN

Günler, haftaların içine; haftalar, ayların içine saklanıp; aylar, zamanın girdaplarında kayboluyordu. Erva, okuluna uyum sağlayabilmişti. Oysa ne kadar da özlemişti sıraları, sınavları... dersleri begayet zordu. Bu yüzden okul çıkışı hızlıca eve gitti.

Fakat bugün bir değişiklik yaptı. Beynini işgal eden mutaarrız anılarının üzerine gidecekti. Salonun bir köşesinde unutulmuş gibi duran sandığın dibinde çöktü. Elîm bir çehreyle sandığın kilidini açtı. İçinde annesine ait eşyalar vardı.

Gümüş, üzerinde taşlar olan taraklı bir toka vardı. Beyninde güzel anılar ihyâ eden bu tokaya baktı. Silik, hatırlamaya çalıştığı sepya anılar. Annesi her zaman o tokayı takardı ve kızını dizine alıp saçlarını tarardı. Mütenevvi renklerde şayan-ı dikkât fularlar, kullandığı makyajlar, taktığı takılar, dinlediği plaklar...

Ziya dedesinin, Erva’nın üniversite eğitimi için, biriktirdiği bir miktar para, Hacdan getirdiği güzel kokular, seccade ve babasının siyah-beyaz fotoğrafı.

Asker üniformalı, korkusuzca bakan, sinirli duran özünde kalbi merhamet membaı babası. Tüm o güzel huylarını aldığı babası.

Fotoğrafı aldı ve sandığı kapattı. Fotoğrafa sıcak bir buse kondurdu ve daha fazla gözyaşlarıyla ıslanmaması için, çekmeceden çıkardığı boş çerçevenin içine yerleştirdi. Çerçeve dolu olan komodinin üzerine, en öne yerleştirdi. Kalbindeki sarmaşıklar laakal beynindeki anılarına saygı duyuyordu. Zihninde anılar ihyâ edildiğinde sanki ruhunu saran, iskeletini kemiren sarmaşıklar o anlık yok oluyordu. Lâkin hiç beklenmedik bir anda dikenleriyle birlikte tüm bedenini esir alıyordu.

Yine günlerden bir gün fakülte çıkışı, akşam vakti -gece mesaisi için- atölyeye gidiyordu. Karşıdan karşıya geçmek için ışığı bekledi. Arabalar vızır vızırdı. İzmir hiç bu kadar kalabalık olmamıştı. Bu küçük şehir, Erva’ya kocaman bir gezegen gibi gelmeye başladı. Sevdiği kişiyi bulamadığı sürece ona hep böyle gelecekti.

Kuzey’in yanında olduğu vakitler, uyandığında unuttuğu o tatlı rûyalara benziyordu. Bora, ardından şiddetli yağmur getireceğini uyarır gibi haşince esip, bulutlara çekiliyordu. Ona, her şey buğulu görünmeye başladı. Sadece şehrin ışıklarını pul gibi görüyordu. Çantasından dereceli gözlüğünü yakınarak çıkardı ve taktı.

Yayalar için yeşil ışık yanınca karşıya geçti ve kestirme yola saptı. Her gece duyduğu o tuhaf zincir sesleri kulaklarında çınlıyordu. Akabinde bir sürü adım sesleri gelmeye ve gittikçe ona yaklaşmaya başladı. Erva, biraz şaşırdı. Biraz da içine haşyet girdi. Karşısında eli sopalı bir grup görünce ihtiyarsız geri adım attı. Loş, ıssız, boş depolarla çevrili sokakta, kendisine katil zanlısı gibi bakan insanlarla baş başa kalmak hoşuna gitmemişti. Gitmek istiyordu lâkin çoktan etrafında çember oluşturmuşlardı. Tanınmamak için yüzlerini atkılarla saklamışlardı.

“Lütfen geçmeme müsaade verin yoksa polisi aramak zorunda kalacağım.”

Erva’nın bu serinkanlı etvârı onları şaşırtsa da konuşmuyorlardı. Birbirlerine bakarak anlaşıyorlardı.

Adam azmanı biri sopayla Erva’yı itekledi ve bir diğeri tokat takarak yere düşürdü. Yerden kalkıp kendini savunmak istedi fakat değil kalkmak başını yerden kaldırmasına bile müsaade etmeden tekmelemeye başladılar. Kalpleri körelmiş mahlûklar şuursuzca vuruyorlardı. Tekmelerden biri yüzüne gelince dudağı patladı. O an “yüzüne vurma! Gözlük var. Bir de başımıza bela almayalım!” diye hırıltılı bir uyarı işitti.

Bir umut yardım bekliyordu. Lâkin gökyüzü kandillerini yakmaya başlamıştı. Artık bu saatten sonra kimse buradan geçmezdi. Fakat Erva, yardımı Yüce Allah’tan bekliyordu. Biliyordu ki eğer yaşayacak ömrü varsa yaşardı. Buna Allah’tan başka kimse karar veremezdi. Şu anda dua etmekten başka çaresi yoktu. Atılan tekmeler daha da şiddetlenince bildiği tüm sûreleri okudu.

Çiseleyen yağmur, çok yakına düşen bir barikanın akabinde çoğaldı. Sanki tüm bulutlar eriyip yeryüzüne akıyor gibiydi. Belli ki bu gangsterler ıslanmaktan hoşlanmıyor olacak ki hepsi bir tarafa koşarak kaçıp gittiler. Erva, şükrederek uyuşmuş bedeniyle hafifçe doğruldu.

Duyduğu zincir sesi tekrar geldi. Gittikçe ona yaklaşıyordu. Titreyen elleriyle gözlüğünü düzeltti ve ayağa kalkmaya çalıştı. Ama birinin zinciri boğazına dolamasıyla, kesik bir çığlıkla tekrar yere düştü.

“Ah, küçük hanım, size ne oldu böyle? Yoksa ah yoksa bunu size Devrim mi yaptı?”

Devrim, dalga geçerek gelip, Erva’nın yanında diz çöktü.

“Ah! Yok yok yok... yine o, kaşlarının uçları yukarı kalkmış, dudakların şaşırmışsın gibi açık ve biraz da büzülmüş, masum ifaden. Ama bir bilsen, o gün batımı rengi dudaklarından kopkoyu lâl renginde kanlar damlıyor, aşk şarabı gibi. Ağlamak mı istiyorsun? Hiç çekinme. Bana sarılarak ağlayabilirsiniz, küçük hanım.”

“...”

“Niye susuyorsun? Az önceki cesaretinden eser kalmamış. Yoksa sen, sevgimden mi korkuyorsun? Kalbindeki prens, seni yarı yolda başka bir durağa mı bıraktı? O durak ben olabilir miyim?”

“Cehenneme gideceksin.”

Devrim, edepsizce bir kahkaha attı ve cebinden bir çakmak çıkardı. Yaktı ve Erva’nın çehresine yaklaştırdı.

“Biliyorum ama zaten bu dünyada da arzularım, ihtiraslarım ve nefsim beni cehenneme yönlendirmiyor mu?”

Erva, çehresini şûleden uzaklaştırarak “bunu söylemek bile beni yormaya başladı ama tekrar söyleyeceğim. Belki bu sefer varlığından şüphe duyduğum aklın algılar; senden nefret ediyorum” dedi ve korkuyla “imdat! Kimse yok mu?” diye bağırmaya başladı.

“Oh! Ne güzel! Benim de amacım buydu. Şunu bil ki; nefretin, bana âşık olacak.”

“Nefretten asla aşk doğmaz. Hâlâ pembe dizilere inanıyor musun?”

Devrim, kaşlarını çatarak şûleyi tekrar çehresine yaklaştırdı. Lâkin yağan yağmur şûleyi devamlı söndürüyordu.

“Şu romantizme bak! Yağmur bile yana yana ihtirasla yağıyor.”

“O kirli dilini yağmura uzatma! Senden bin tane olsa nazarımda bir çiy tanesi kadar değerin yok!”

“Bakalım kalbin ‘Devrim’ diye atarken, koşarak gelip bana sarılırken böyle diyecek misin?”

Erva, elinin tersiyle tokat atınca Devrim sendeleyerek yere düştü. Bu sebeple zincir kızın boynunu sıkmaya başladı.

“Edepsizce konuşmaya bir son ver! Sen, bir kızla nasıl konuşulacağından bîhabersin bir kere! Ailen sana hiç terbiye vermedi mi?”

“Attığın tokat sayısını hatırlamıyorum.”

Erva, kendini rûyada gibi hissediyordu. Sanki gözlerini kapasa bu korkunç heyuladan uyanacakmış gibi. Fakat eğer gözlerini kapasa bilincini kaybedecekti.

Devrim’in kötü bakışlarından rahatsız olunca, ayağa kalkmaya çalıştı. Lâkin canı çok acıyordu. Devrim bir türlü zinciri bırakmıyordu. Midesinde müthiş bir ağrı vardı. Mamafih her kalkacağı esnada başı çok korkunç dönüyordu. Sanki ruhu o menfezde kaybolacakmış gibi. Bayılmamak için bir müddet kendine gelmeyi bekledi.

Devrim gülümseyerek “çok tatlısın” dedi.

Erva, iğrenircesine yüzünü buruşturarak, başını diğer tarafa çevirdi.

Kuzey’in gülümsemesi ona ne kadar huzur veriyorsa Devrim’in gülümsemesi o kadar midesini bulandırıyordu.

Devrim “benimle gelmek zorundasın” diyerek, Erva’nın boğazından paslı zinciri çıkardı.

Erva, sermest olmuş gibiydi. Bu spazmlar onu sersem etmişti.

“Hayır! Hayır! Bırak beni!”

Erva bileğini kurtardı ve acıyan bileğini inceledi.

“Bari bu haldeyken zayıf ve çaresiz düş!”

“Ölmeni istiyorum Devrim.”

“Öyle demek.”

Devrim, öfkeyle üzerine doğru yürümeye başladı. Fakat yanlarına yaklaşan büyük bir araba durmasına sebep oldu.

Bu beyaz araç, Erva’nın iş servisiydi. Mucize gibi yetişmişti. Bugünkü siparişler gelmediği için iş de olmamıştı. Binaenaleyh iş arkadaşları eve avdet ediyorlardı. Şoför başını uzatarak “bir sorun mu var?” dedi, tehditkâr bir ses tonuyla.

Devrim, öfkesini kontrol etmeye çalışarak “hayır, teşekkür ederiz. Kendi yolunuza gidebilirsiniz” dedi. Ses tonu çok iğneleyiciydi. Bu cümleler, Erva’nın kalbine bir hançer gibi saplanıyordu.

İş arkadaşları araçtan inerek Erva’nın yanına gittiler. Onlara tutunarak zar zor ayağa kalktı. Başı korkunç bir şekilde dönüyordu. Acıyla arkadaşlarından birinin ellerini sıkıca kavradı. Akabinde acıları bir senkopla (bayılmayla) son buldu.

...

Benden, beni meşum bir