16.Bölüm; Bastırılan Duygular🍋
Turgut’un sayesinde bu izdivaç konusu kapanmıştı. Erva artık Kuzey için şiir yazmayı ve onun hakkında düşünmeyi bırakmıştı. Fakat kalbi hâlâ aynı, sarmaşıkların ise geri çekilmeye niyeti yok gibi. Fakültede gördüğü dersler yoğun ve zor olduğu için tüm konsantrasyonunu derslere veriyordu. Lâkin aman boş kalmasın! Hemen tüm duyguları etrafına üşüşüyor, beynini kelepçeliyordu. İçi daraldıkça beyaz önlüğüne hasretle bakıyordu. Sonunda ona kavuşabilmişti.
İzmir, yine tüm hasebiyle kışı yaşıyordu. Hiç olmadık zamanda kısa süreli karla karışık yağmur yağıyordu. Ama yağan karı kâfi bularak, yağmur bastırıyordu.
Ocak ve şubat ayı doluya teslim olurken mart, kış kıyamete hazırlandı. Martta ise evin bacalarındaki teheyyüçle daha fazla dûd yükselerek havada birleşiyor ve bu dûd kütlesi, gökyüzüne ulaşarak bulutların arasına katılıyordu.
Yaz mevsimini iple çeken İzmir, baharı hüzünle karşıladı. Halbuki o ne güzel mevsimdi; kış. Ayrıca İzmir’e de çok yakışıyordu. Özellikle de yağan o şedit yağmur.
Temmuz ayı, yine sokak lambalarının sarı parıltıları altına ateş böceklerini davet etmişti.
İzmir, böyleydi işte; mevsimler onda çabucak geçerdi. Belki de gizem Alman İmparatoru 2. Wilhelm tarafından hediye edilen saatteydi.
Kuzey, elleriyle başını tutarak salonun ortasında volta atıyordu. Ahşap parkenin üzerini kaplayan Karabağ kiliminin üzerinde delirmiş karınca gibi bir o yana bir bu yana gidiyordu.
“Anne, lütfen artık bu konuyu kapatabilir miyiz?”
“Henüz bir sonuca varmış değiliz. Sonuçlanmamış bir konuyu nasıl kapatalım? Hem ben kötü bir şey mi söylüyorum sanki?”
“Anne, daha erken. Ayrıca Feride’yi sadece arkadaş olarak görüyorum.”
“Sen bilmezsin, seneler öyle bir geçiyor ki.”
Kuzey, gri koltuğa oturdu ve ekledi.
“Fakat bu baskıya giriyor. İkimizin karakteri çok farklı.”
“Farklılıklar güzeldir.”
“Bu mühim bir mesele; evlilik. Arkadaşlıktan öte bir durum bu.”
“Bak ne güzel, kendin de diyorsun. Feride’ye hem eş hem de iyi bir arkadaş olursun, fena mı? Böyle zamanlarda iyi bir aile bulmak zordur.”
“İşte! Sorun da bu. Ben ona iyi bir eş olamam, ona sevgiyi veremem. Çünkü yüreğim ona ısınmıyor.”
“Bu kız, senin kaderin olabilir. Emin ol evimize neşe getirecek.”
“Hayır o, benim kaderim olmamalı. Düşünmek bile canımı yakıyor. Kalbimden bir şey kopuyor sanki.”
“Rûyandaki kızı beklemeyi bırak. O gelmeyecek, o gerçek bile değil.”
Kuzey, biraz daha sakinleşmişti. Kollarını kavuşturdu ve gözlerini kapatıp, sakince duvara yaslandı.
“Dur bir saniye. Sende bir şeyler var, Kuzey.”
Annesi, şefkatle bakarak elini uzattı ve ekledi.
“Hadi, hadi gel yanıma oğlum. Gel de bana anlat. Yoksa rûyandaki kızı mı buldun?”
Kuzey, annesinin yanına oturdu ve başını annesinin yüreğine dayadı.
“Söylesem ne faydası olacak?”
“Niye ki? Çok mu uzakta? Kuzey, söyle. Kim bu şanslı kız?”
“Bence onun gibi bir kızı bulduğum için ben şanslı olmalıyım.”
Annesi oğlunun saçlarını okşayarak “Aaa o derece! Peki ben, bu kızı görebilir miyim?” diye teheyyüçle sordu.
“Benden daha iyi tanıyorsun.”
“Kuzey’im kim o kız?”
“Erva.”
Mesadet’in, çehresi büyük bir değişime uğradı. Biraz sukutu hayale uğramış gibiydi.
“Ziya dedenin manevi torunu Erva mı yani?”
“Evet. Sanki memnun görünmüyor gibisin.”
“Aslında ne yalan söyleyeyim. Sen de fark etmişsindir. Erva biraz tuhaf, hatta çok da sakin.”
“Sorun olan sakinliği mi?”
“Hayır, sakinlikten ziyade hayatla bağını kesmiş gibi. İnzivaya çekilmiş gibi. Biraz ruh sağlığı bozuk. Ayrıca hep okulu ve dersleriyle ilgili. O, seni mutlu edemez.”
Kuzey, başını kaldırdı ve “senin ve başkalarının bilmediği o kadar çok şey var ki dili olan konuşuyor” dedi.
“Bak oğlum; o kız saklı kutu. Aklından neler geçtiğini, kalbinde hangi duyguları barındırdığını bilmiyoruz. Oysa Feride; şeffaf kâğıt gibi. Kızcağızın içi dışı bir.”
“Kendisini sırf başkalarına sevdirmek için insanın, tüm duygularını haykırması mı gerekiyor? Ben, onun iyi niyetini biliyorum, anne.”
“Erva’nın iyi niyetini bilemem.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Nasıl söylesem? Tabiri caizse adı çıktı. İnsanlar o kızın hakkında güzel şeyler söylemiyor.”
Kuzey’in çehresi sakinlikten çıkıp, endişeli bir hal almıştı. Ayaklanarak “buna inanamam” diyebildi.
“Ben de başta inanmak istemedim. Lâkin çevresinin belalı olması beni kuşkulandırdı. Tabi senin haberin yok. Bu kış, ondan fazla kişi kıza saldırdı. Bibaht kızcağız, hastanelik oldu. Bir de sopayla dövmüşler, kalpsizler.”
Kuzey, tarif edilemeyecek kertede telaşlanmıştı.
“Anne, sen ciddi misin? Yok, hayır inanmıyorum. Bana niye kimse bir şey söylemiyor? Kim onlar? Bunu neden yaptılar? Gidip Erva’yı göreceğim.”
“Kuzey, bekle. Bu saatte gidilmez geç oldu. Zaten İmam Ziya yanında.”
Kelimeler boğazında kördüğüm olmuştu. Bir müddet hiçbir şey söylemedi. Düşündükçe ruhu kalbi gibi kanıyordu sanki. Sevdiği kız, ondan habersiz o kadar çok acı çekmişti ki.
Derin bir nefes aldı ve “bunu kimler neden yaptı?” diye sordu.
“Devrim diye birinin onda gönlü varmış. Kız, yüz vermeyince de intikamını bu şekilde almış. Aslında bundan önce de birçok hadise yaşanmış. Arkadaşıyla bir olup Erva’yı yakmaya çalışmışlar. Bir gün de Devrim, gece kızın evine girmiş. Ama sen merak etme. Devrim ve ona yardım edenler tutuklanmış.”
Kuzey içinden sabır çeke çeke, annesini dinliyordu.
Allah’ım sen, bana sabır ver. Bana, doğru olmayan davranışlarda bulunmayı nasip etme.
Sinirlenen her insan gibi o da düşmanlarını yerin dibine gömmek istiyordu lâkin onları Yüce Yaratan’a havale etti. Zira en adaletli olan da O’dur. En kudretli olan da O’dur.
Kuzey yerinden kalkınca annesi telaşla “nereye?” diye sordu.
“Yatsı namazına.”
...
Odanın kapısını kapatmıştı. Küçük bir başucu lambası sarı parıltılarını odanın içerisine sim gibi neşretmekteydi.
Duvara yansıyan bir gölge. Yatsı namazının ilk sünneti için niyet ettikten sonra, önce İftitah Tekbiri alıyor. İlk rekatı kıldıktan sonra tekrar Kıyam ve Kıraat, okunması gereken dua ve ayetleri okuyor. Sonra elleriyle dizlerini kavrayarak Ruk’û duruşu. Hemen ardından secde. Onun ardından Ka’de-i Âhire, okunması gereken dua ve ayetleri okuduktan sonra tekrar Kıyam ve Kıraat... dört rekâtlı farz ve iki rekâtlı son sünnet derken kendini selam verirken buldu. Selam verdikten sonra okunacak duayı okudu ve ellerini açtı.
“El-Bâkî! Ellerimi açtım ve sana yalvarıyorum. Şüphesiz ki senden başka İlah yoktur. Ne olur bu aciz kuluna doğru yolu göster. Lema-i hakikati göster. Benim kalbimdekileri benden daha iyi bilensin. Kendimden bile sakladığım sevdiğimle tüm kötü şeylerden sana sığındım, Yüce Allah’ım. Kalbimdeki acıyı tarif etmem imkânsız. Lâkin beni benden iyi bilensin. Biz aciz kullarına doğru yolu göster.”
Yüce Allah’tan dileyeceği daha çok şey vardı ama boğazı yanınca sustu.
İhtiyarsız, başı eğik sessizce ağlamaya başladı. Bu zor durumda sevdiği kızın yanında olmadığı için nedametten kalbi büyük bir yangın alevine dönmüştü. Alev, her yükselişinde boğazına kadar ulaşıp, yakıyordu.
Evet o, kalbinde yeşeren sarmaşığı kabullenmişti. Kalbinin her köşesinde garam, sarmaşıklarıyla sade-dil sevgiyi işliyordu. Gönlünde durmadan akan, garamın membaı bir aşk şelalesi vardı. Şelalenin membaı ise Erva idi. Onu gördükçe yahut düşündükçe yüreğindeki aşk şelalesi coştukça coşuyordu. Ne yapsa dinginleşmezdi.
Zaten Kuzey, hiçbir şey yapmıyordu. O, bu garamı ruhuna kadar hissettikten sonra bir daha vazgeçemedi.
Sarmaşıkların ruhunda kök salmasına izin verdi. Zaten onun iznine gerek yoktu. Kalp ısınmıştı, kabullenmişti bir kere gerisi teferruattı.
...
Pazar güneşi tatlı ziyasıyla bahçedeki çiçeklerin üzerinde geziniyordu. Ah! Yasemin çiçeklerinin yanına, Erva’nın alerjisi olmasa, hanımeli nasıl da yakışırdı. Lâkin onun yerini güzel zambaklar almıştı. Bahçede gezinen ışık, kameriyede oturan Erva’nın sağ tarafına vurmaya başladı. Güneşin halim ziyası, çehresine tatlı bir incizap katmıştı. Hâlbuki güneşte kalmamak için kameriyede oturmuştu. Elindeki kitaba o kadar çok odaklanmıştı ki Kuzey’in geldiğini fark edemedi. Karşısına geçip, oturduktan sonra fark edebildi.
“Aaa siz! Hoş geld