Keşfet

17.Bölüm; Temmuz Akşamı🍋

MÜEZZİN

Ağacın rakik dallarından sarkan nahif kızıl yapraklar, tüm gölgeleri içine alan derin bir göl, içinde kırmızının tüm tonlarını barındıran bir gökyüzü... Odanın duvarını kaplayan rengarenk tabloların her biri insanı bambaşka bir diyara sürüklüyordu. Odanın diğer bir köşesinde ise bir sürü yığılmış eski natürmort resimler vardı. Kolu kırık sandalye, camı kırılmış bir pencere, devrilmiş yırtık bir koltuk çizimi... perspektif çizim çalışmaları, el alıştırmaları ve daha fazlası.

Feride, kıvırcık saçlarını tam tepede toplamış ve kulaklarını örten geniş, şeftali rengi bir bandana takmıştı. Tıpkı bir baykuş gibi başını bir yukarı bir aşağı hareket ettiriyordu. Giydiği yarasa kollu, koyu yeşil tulumunu beyaz bir önlük ile boya lekelerinden korumuştu. Bembeyaz önlük yarım saat içinde tüm renklerle tanışmıştı. Serçe parmağını kaldırarak tuttuğu ince bir fırçayla, çizdiği sisli bir kış akşamının son rötuşlarını yapıyordu. Tabloya bakan, sadece siyah ve beyaz renklerinin kullanıldığını düşünebilirdi. Lâkin öyle değildi. Perdenin arkasında mütenevvi renkler kullanılmıştı. Siyahla karışan lacivertler, beyaza gölge veren griler, sokak duvarına hapsolmuş morcivertler ve daha fazlası.

Hoparlörden, Evgeny Grinko’nun çaldığı Faulkners Sleep adlı parça yükseliyordu.

Odanın diğer bir köşesinde Erva’nın, evinden getirdiği kitapları vardı. Belki bir kitap daha olsa, minik abajur yere düşerek intihar edecekti. Erva, uzamış kestane rengi saçlarını tam tepede gelişigüzel topuz yapmıştı. Her zamanki gibi kitapların üstüne eğilmiş, sol eli gözlüğünün sapında, harıl harıl ders çalışıyordu.

Su, diğer içeceklere nazaran beyni daha uyanık, daha dinç tuttuğu için çalışırken yanında her zaman bir bardak su bulundururdu. Yanına bilerek sürahi almazdı, bittikçe gider doldururdu. Zira bedenin arada harekete ihtiyacı vardır.

Su içtikten sonra gözlüğünü burnuna kaydırıp, etrafına bakındı. Saat fark etmeden çabucak akıp gitmişti. Bu yüzden odanın içi karanlık olmaya başlamıştı. Umumiyetle yalnız çalıştığında masanın üzerindeki abajuru yakardı. Lâkin odada Feride de çalıştığı için ışığı açıp geldi. Küçük avizeden yavaş yavaş yayılan ziya huzmesi gittikçe büyüdü. Avizeden sarkan küçük taşlar, içine sanki gökkuşağını özendirmiş prizmalar gibi parıldamaktaydı.

Erva, ikinci sınıfta göreceği derslere şimdiden göz atıp, hazırlık yapıyordu. Feride ise, sergi için, üzerinde uzun zamandır çalıştığı çizimini bitirmişti.

Yine günlerden bir gün ay ışığının altında uçuşan kelebekler bir gece vakti şarkı söylüyor ve rüzgârın yanık teranesi onlara sazendelik yapıyordu.

Bu sıcak havada esen ılık rüzgârdan fırsat bulan minik mahallede yaşayan herkes dışarıya çıkmıştı. Kimileri kitap okuyor, kimileri sohbet ediyor ve kimileri de gençliğine, derin mazilerine dalmışlardı. Çocuklar ise neşeyle oyun oynuyorlardı.

Erva, İmam Ziya, Munise, Turgut ve Feride küçük gecekondunun bahçesinde toplanmışlar sohbet ediyorlardı.

Erva, çayları getirdiği esnada sarmaşığın üzerinde bir not fark etti. Notu alırken içi su dolu olan ibrik dikkatini çekti.

Amacım sizi kırmak değildi. Benimle ne zaman barış imzalayacaksınız? Bundan sonra özür borcu olarak bahçenizdeki gülleri ve o tuhaf sarmaşığı ben sulayacağım. Onlara sizden bahsederek, kendimden bıktıracağım, küçük hanım.

Erva’nın çehresinde samimi bir tebessüm belirdi.

“Ne de güzel yazısı varmış.”

Notu pantolonunun cebine koydu ve ibriği bir kenara bırakarak ailesinin yanına gitti. Her duruma hazırlıklı olmak için Kuzey’in davranışını sadece dostça kabullenmişti. Ya da kendini öyle kandırdığını zannediyordu.

Lâkin can suyunun ilgisini hisseden sarmaşıkları kandırmak kâbil mi?

Munise, hayranlıkla sokaktaki kalabalığa bakarak sandalyesinde yaylandı ve “çok haklısın canım. Filvaki çok sıcak bir ortam” dedi.

“Biraz daha bekle, Munise teyze. Birazdan herkes buraya gelecek.”

“Nasıl?”

“Bak, gelmeye başladılar bile!”

Erva, koşarak eve girdi ve büyük ve ince bir halı alıp bahçeye serdi. Munise, şaşkın bir çehreyle oturduğu sandalyeden indi ve halıya komşuların yanına oturarak onlarla tanıştı.

Ardından Turgut ve Feride’de onlara katıldı. Artık sanki kırk yıllık komşularmış gibi sohbet ediyorlardı. Zaten mühim olan kaç senelik komşu olabilmek değil ne kadar iyi komşu olabilmektir. Erva’nın hakkındaki söylentilere inanmamışlar, şimdi de hiç öyle bir şey yokmuş gibi sohbet ediyorlardı.

Ertesi gün Erva, marketten gelirken sarmaşığın başında Kuzey’i buldu. Bahçe kapısından bir müddet onu izledi. Bununla birlikte tüm güllerle ilgileniyor, sarmaşığa kadar hepsini suluyordu. Ardı sıra bir şeyler anlatıyor gibiydi. Hatta daha çok yakınıyor gibi bir hali vardı. Erva, çiçeklere ne anlattığını çok merak etti. Kuzey’in söylediklerine kulak vermek istedi ama bu davranışın doğru olmayacağını biliyordu. Sonuçta insan, kimseye anlatamadıklarını rahatlıkla çiçeklere anlatabiliyordu. Onunda bir özel hayatı vardı.

Kuzey, elindeki hafiflemiş ibriğe hüsranla bakıyordu. Sarmaşığa su yetmemişti. Buraya geldiğinde, ona doğru koşarak gelen küçük bir çocuk, Kuzey’e çarpmıştı. Bu yüzden ibrikteki suyun yarısı dökülmüştü. Kuzey içinden mütenevvi fikirler yürütürken, Erva dün gece bıraktığı ibriği alıp, sarmaşığı sulamaya başladı. Bir yandan da konuşuyordu.

“Ben, size küs değilim. Kendinizi borçlu hissetmek zorunda değilsiniz. Bunları yapmak mecburiyetinde de değilsiniz. Fakat yine de çok teşekkür ederim. Keşke herkes sizin gibi kalp kırmaktan bu kadar korksa.”

Kuzey, bir an serap gördüğünü sandı. Fakat kalbindeki raşeler, tatlı bir gerçek olduğunu haber verdi.

“A hayır. Ben, sizin için bir şeyler yapmak istiyorum.”

Kuzey, elini uzattı ve ekledi.

“Lütfen o elinizdekini bana verin.”

“Hayır, Kuzey. Kendimi böyle kötü hissediyorum. Sonuçta benim için bir şey yapıyorsun ve kendini mücrim hissederek. Çok üzgünüm, dalgınlıktan böyle konuştum.”

Genç adamın çehresinde tatlı bir tebessüm beliriverdi.

“Sorun değil. Zaten farkında mısınız? Hep sizli bizli konuşuyoruz. Oysaki bir arkadaştan farksızız. Feride ile öyle konuşmuyoruz. Lütfen sizli bizli konuşmayalım artık. Yoksa beni bir arkadaş olarak hâlâ görmüyor musun?”

Erva afallamış, elektrik direğine çarpmış gibi Kuzey’e bakıyordu. Fakat kendini toparlayarak kısık bir sesle yanıt verdi.

“Ne diyebilirim ki, haklısın. Bazen çok komik oluyordu. Hem Kuzey diye hitap ediyor hem de sizli bizli konuşuyordum.”

Kuzey, aniden elinden zorla ibriği alarak “müsaade ver, biri de senin için bir şey yapsın” dedi. Hem sarmaşığı suluyor hem de lakırdısına devam ediyordu.

“Ne sanıyorsun? Kimse sana değer vermiyor mu? Ben, sana senin tahmin edemeyeceğin kadar değer veriyorum. Yoksa yasak mı? Hep sen mi herkes için bir şeyler yapacaksın? Bir başkasının senin için bir şeyler yapamaz mı? Arkadaşın olarak senin için bir şeyler yapamaz mıyım? Yoksa bana hiç değer vermiyor musun?”

Onun bu peşpeşe sualleri, kızın aklını karıştırmıştı. Hercümerç olmuş duygularıyla “nasıl sualler bunlar? Sana elbette değer veriyorum” dedi.

Kuzey’in çehresinde, Erva’ya her şakasına takıldığında oluşan ona münhasıran ifadesi belirmişti.

Erva, gülleri incelemeye başladı. Fakat yaprakta duran bir tırtılla burun buruna gelince ihtiyarsız hızla geri çekildi.

Sarmaşık susuz kalmasın diye nasıl da suluyor. Ah Kuzey, bir bilsen kalbimdeki sarmaşık nasıl da kurumuş. Onun da can suyu olarak senin muhabbetine ihtiyacı var. Lâkin sen, bu sarmaşığı yanlış kalpte ekip, büyütmüşsün. Senin can suyu olacağın kalbin sarmaşığı Feride’de olmalıydı. Benim kalbimde ne işi var? Senin ima ettiğin gibi biz sadece arkadaşız.

İkisi de yine susmuşlardı. Kız, güllere bakıyor gibi yapıyordu ama aklı Kuzey’de idi. Kuzey ise kocaman olmuş sarmaşığı merakla inceliyordu. Bu huzuru ikisi de hissediyordu lâkin birbirlerinden habersiz.

Feride’nin yanlarına geldiğini, sevinç çığlıklarını atıncaya kadar anlamadılar.

“Ah aman Allah’ım. Bu güzellikler gece gözüyle görünmüyordu. Şimdi fark edebildim. Sarmaşık kocaman olmuş. Güller ise mükemmel!”

Güllerden birini koparmak için elini uzatınca, Erva “dikkât et, dikenli onlar!” diye uy