18.Bölüm Devamı🍋
“Patolojik bir inat bir hırs var içimde. Bu şedit arzuların dehlizinde kayboluyorum. Beni yöneten ihtiraslarım, nefsim. Ve nefsim benden bunu istedi. Şimdi karanlık suların menfezine batıyorum. Dingin denizin mevceleri coşmaya başladı. Bu mevceler; denizin elleri. Deniz, elleriyle saçlarımdan tutarak beni girdabına çekiyor. Belki de beni günahlarımdan arındırmak istiyor. Fakat sadece nefes almama engel oluyor. Garabet bedenim, karanlık suların arasında rakkas gibi sallanırken tuzlu su kalbime kadar iniyor. Kalbimin kirlerini tuzlu suyla temizleyebileceğini sanıyor. Boğuluyorum, Kuzey. Elini ver, çek kurtar beni bu girdaptan. Kemiklerim ağrımaya başladı. Gönlü yanık bir çoban tarafından çalınan kavalın sesi ve ona akompanye eden yarasa vaveylaları beynimin eskimiş zulmet, loş odalarında pürüzlü duvarlara çarparak yankılanıyor. Sustur bu sesi Kuzey! Vebalı bir fare gibi beynimi kemiriyor. Kalbimden kopkoyu zehirli kirli kan, ruhuma damlıyor. Çek kurtar beni Kuzey. Zor durumdayım, bunu tek başıma yapamam. Baksana, beni çevreleyen yakamozlar nasıl da derin. Hepsi birer girdap, hepsi birer heyula. Kurtar beni, Kuzey!”
Feride'nin dudaklarından yarım yamalak kopup gelen bu hezeyanlar Erva'nın fedakârlık yapması gerektiğini anlatıyor gibiydi. Tüm bu cümleleri duydukça kalbindeki garamın üzerine toprak atıyordu. Bu aşkı kalbine gömmeye hazır değildi. Lâkin kendini mecbur hissediyordu. Fakat garamı, kalbinin derinliklerine gömdüğünde sarmaşıkların, üzerinde kök salmasını istiyordu. Zira toprağın nemlenip garamın tekrar ortaya çıkmasından korkuyordu.
Doktor, evden çıktıktan sonra Erva, nazarlarını yatakta mürde gibi yatan Feride’ye dikti ve “böylesine zor ahvâlde bu soruyu sormamı belki hadsizce bulacaksınız. Lâkin beni de anlayın. Benim de tam olarak bilmediğim bir geçmişim var ve hakkım olarak öğrenmek istiyorum. Hayır, ben hodgâm değilim. Bu durumda sizi üzmek asla aklıma gelmez. Fakat bu sorumu yanıtlamanızı istiyorum. Feride’nin söyledikleri doğru mu?” dedi.
Erva’nın bu soğukkanlılığı, Munise ve Turgut’u cevap vermek zorunda bırakıyordu. Turgut, bir müddet Munise’ye baktı. Fakat onun yanıtlamaya niyeti yok gibiydi. Bu yüzden Erva’nın yanına gitti ve başını okşayarak “dinle canım; biz asla senin kötülüğünü istemeyiz. Her şey senin hayatını korumak içindi. Feride’nin söyledikleri doğru. Beni bekle” dedi.
Hızlıca odadan çıktı ve kısa bir süre içinde elinde mektuplarla avdet etti.
“Bunlar nedir, enişte?”
“Annenle babanın birbirlerine yazdıkları mektuplar. Önce hepsini oku.”
“Günlükte yazılı olanlar ile aynı değil mi?”
Turgut kızararak “hayır, bunlar başka” dedi.
Erva, sararmış olan mektupları aldı ve heyecanını bastırmaya çalışarak içinden okumaya başladı. Ciddi çehresini, okuduğu hiçbir cümle farklı bir ifadeye çeviremiyordu. Ne hissediyorsa yüreğinde yaşıyordu.
Okuyup bitirdiği her mektubu dalgınlıktan Kuzey’in eline veriyordu.
Tüm mektupları bitirince elini alnına dayayarak yerden kalktı.
Munise “nereye?” diye sorunca, Erva “birazdan gelirim” diye donuk bir ifade ile yanıtladı. Hızlı adımlarla odadan çıktı. Kuzey, ellerindeki iki düzine mektubu Feride’nin başucundaki komodine bıraktı ve kollarını kavuşturdu. Bir süre sessizlik hükmünü sürdürdü. Sessizlik belki de tüm dertlerin panzehriydi. Bu sessizlikten Feride de yararlanıyordu. Hezeyanlara şimdilik ara vermişti. Fakat hâlâ ateşi düşmemişti.
Sessizliği bozan, Munise oldu.
“Ne düşünüyorsun, Kuzey? Feride gece boyunca seni sayıkladı. O, seni çok seviyor. Peki ya sen?”
Kuzey, kendisine sorulan tehditkâr sualler karşısında içine çöken garabeti bastırmaya çalışarak “ben, onu sadece bir arkadaş olarak mutlu edebilirim” dedi.
“O zaman bu cevabından gönlünde başka birinin mi olduğunu çıkarmam gerekiyor?”
“Onun aşkını kalbim kabul etmiyor. Tıpkı bîmar birisi gibi sadece kendi hastalığının ilacını ister. Benim kalbim de kaderimdeki kişiyi, kalbime ev sahibi olacak fani sahibesini istiyor. Üzgünüm lâkin kızınıza karşı arkadaşlıktan öte bir şey hissetmiyorum.”
“Ama Feride durduk yere sana müptela olamaz ya. Mutlaka kızı heveslendirecek bir davranışta bulunmuşsundur.”
Turgut, sesini yükselterek araya girdi ve Kuzey’i bu zor durumdan kurtarmaya çalıştı.
“Munise, senin sorunun ne? Ne istiyorsun çocuktan? O, şu ana kadar bize yardım etmekten başka ne yaptı?”
“Beni de anlamaya çalış, Turgut. Kızımız, sevdiği adam onu reddettiği için intihar etmeye kalkıştı. Herkese ve her şeye karşı şüpheli yaklaşmamak elde değil. İstersen misafirin yanında tartışmayalım.”
Munise’nin bu imalı tavrı üzerine etrafta yine nihayet sessizlik oldu. Kuzey biraz utanmıştı. Ama tüm bu yaşananlar onun suçu değildi.
Öte yandan da Erva’yı merak etmeye başlamıştı. Nereye kaybolduğunu anlamamıştı. O mektuplarda da ne yazıldığını hiç bilmiyordu. Sadece, kâğıtlar elinde olduğu için, bir paragraf nazar-ı dikkâtini çekmişti.
Server, Perihan'a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu;
O gece bana, ayın halesi üzerimize düşerken bir sual sormuştun. İlk tanıştığımız gün üzerindeki kıyafetleri hatırlamamı istemiştin. Ben ise seni kızdırmak için hatırlayamadığımı söylemiştim. Bilakis çok iyi hatırlıyorum. Beyaz bir kazak ve siyah bir etek. Nasıl unutabilirim? Kumral saçlarını tepeden at kuyruğu yapmıştın ve hep taktığın o taraklı tokan tıpkı bir taç gibi duruyordu saçını bağladığın kısımda. Siyah, kısa botlarının topuğu ise çamura batmıştı. Şemsiyen uçtuğu için sırılsıklam olmuştun. Ben de, o an sana sırılsıklam mecnûn olmuştum.
Kuzey, bir an düşündü. İlk tanıştıklarında Erva’nın üzerinde ne vardı? Gülümseyerek içinden düşünmeye başladı;
Kızıl yaprakların etrafta uçuştuğu bir gündü. Ezan vaktine geç kalmaktan öylesine korkuyordum ki gözüm başka bir şey görmüyordu. Limon ağacının orada çarpmıştım sana. Benim yüzümden kitapların hep çamura bulanmıştı. Kahverengi etek ve krem rengi hırkanı hatırlıyorum ve istemsizce burnuma gelen lavanta kokusu. Nedenini bilmediğim bir mutluluğun pençelerindeyken nereden bilebilirdim ki sana mecnûn olacağımı? Ne kadar da tuhaf! Meğer insan ilk görüşte âşık olduğunu anlayamıyormuş. Bunu anlamak için o kişiden ayrı kalmak ve günlerin hatta yılların geçmesini beklemekten başka çare yokmuş.
Erva, aynı yüz ifadesiyle odaya avdet etti. Komodinin üzerinde duran mektupları alırken, Kuzey’in gülümseyerek derin düşüncelere daldığını fark etti. O gülümsedikçe, Erva’nın, üzerine toprak attığı garam gün yüzüne çıkıyor gibiydi. Hani nerede deli sarmaşık?
Sarmaşığın, toprağın üzerinde kök salıp, aşkın mezarını koruması gerekiyordu. O da mı ihanet etti? İskeletini saran sarmaşık gibi bu da kendi başına buyruk hareket ediyordu.
Erva, kafasındaki düşünceleri hızla toparladı. Şimdi de Kuzey’in ne düşündüğünü merak etmeye başladı.
Feride’nin tekrar hezeyan ve isterilerinin başlamasıyla, bu tuhaf havanın kaybolması bir oldu. Erva, elinin tersiyle alnına dokunarak ateşini ölçtü ve “çok şükür ki ateşi yavaş yavaş düşüyor” dedi.
Munise imalı bir ifadeyle “Kuzey’in varlığını hissetmiş olacak ki kendine geliyor” dedi.
Derin bir sessizlik oldu. Kimse Munise’ye cevap vermemişti. Sadece devamlı karışık kelimeler fısıldayan Feride’nin sesi vardı. Fakat onun sesi de giderek kısılıyordu. Sanki karabasanlardan kurtulmaya çalışıyor gibiydi. Bir heyulâ girdabından çıkmak için çırpınıyordu. Nihayetinde kısık bir çığlıkla yerinden doğruldu. Annesinin yanına oturduğunu görünce, ona sarılarak ağlamaya başladı.
“Anne, çok korkuyorum. Söyle ona, beni bırakmasın. Korkuyorum anne, hem de çok korkuyorum. Kuzey beni bırakmasın, bu karanlık girdapta boğulmaktan o kadar çok korkuyorum ki. O, benim her şeyim. Onsuz nefes almaktan korkuyorum.”
Heyhat! Feride’nin bir gün Kuzey’e meftun olacağını nereden bilebilirlerdi ki? Feride özgür ruhlu bir kızdı. Birine en fazla bir hafta âşık kalabilirdi. Bu Kuzey sevgisi de nereden çıkmıştı?
Erva ilk defa âşık olmuştu. Bu aşkın gerçek olduğuna emindi. Zira iki senedir hâlâ aynı terâvetiyle kalbi çarpıyordu. Belki de Feride geçici bir hevese tutulmuştu. Erva artık dayanamıyordu. Tüm acıları aynı anda kalbind