Keşfet

18.Bölüm; Tuzak🍋

MÜEZZİN

Saat 21.30

Duvarı tırmalayan muşta sesi kulakları ağrıtacak kertede cızırtılıydı.

“Yetti artık! Bırak elindeki şu oyuncağı! Adam olsaydın da doğru düzgün bir plan yapsaydın! Zaten senin yapacağın plan da ancak bu kadar olur! Adam toplayıp kızı dövdürtüyorsun neyse ama niye kendini gösteriyorsun be adam? Hepimizin başını yaktın! Aylarca kodeste kaldın hâlâ akıllanmışa benzemiyorsun! Babam olmasa senin bu halin ne olacak hiç bilmiyorum!”

Devrim, yara bere içinde kalmış hadit çehresini Atıf’a doğru indirdi.

“O suratının hali ne?”

Devrim arkasını dönüp gidecekken Atıf kolundan yakaladı ve sertçe sarstı.

“Devrim! Cevap ver kiminle kavga ettin?”

“...”

“Neden susuyorsun? İlk kez seni bu kadar berbat görüyorum. Yine kime dalaştın?”

“O gün hapisten çıktığım gece evime gidiyordum. Kuzey laneti yolumu kesti.”

Atıf gülmeye başladı.

“İyicene saçmalamaya başlıyorsun. Kuzey seni bu hale getirmiş olamaz.”

“Onun siyah kuşakta olduğunu nereden bilebilirdim ki! Kara bir gölge gibi karşımda belirdi. İlk kez bir dövüşte bu kadar yoruluyorum ve ilk kez bu kadar uzun sürdü. Pes etmek nedir bilmiyor! Her tekniği ustaca yapıyor! İlk kez kendimle eşit birine denk geliyorum. Herifin burnu bile kanamadı!”

“Ooo! Bak sen!”

Atıf ellerini cebine koyarak sözlerine devam etti.

“Bak sen! Bizim müezzin usta bir dövüşçü çıktı. Devrim’i bile alt ettiğine göre tehlikeli bir adam. Belki de Erva çok yanlış bir adama güveniyordur...”

“Ben artık onun kibar beyefendi kılığına girmiş bir psikopat olduğunu düşünüyorum. Takım elbisesinin ardında adeta bir şeytan var! Bir gün bile sakalını bırakmış göremezsin onu. Saçları hep aynı boyda. Sanki içine gizemli bir ruh kaçmış kitap karakteri gibi. Kahverengi gözleri alev rengini almıştı. Bir görsen ay ışığının altında nasıl da rengi kireç gibiydi. Bu adamda çok tuhaf bir şey var! Gömleğinin yakası bile bir an olsun kıvrılmadı.”

Atıf derin bir içerek “vay be!” diyebildi.

Ardından gözlerini parkeden ayırmadan ekledi.

“Babamla bu konuyu konuşmamız lazım.”

“Baban şu anda Feride ile görüşmek için hazırlanıyor. Adamın bana nasıl yararı olabilir? Ben, bu plandan hâlâ hiçbir şey anlamadım.”

“Sen, neyi anladın ki! Bu sefer Erva’yı kalbinden vuracağız. Kuzey’i unutmaktan başka bir çaresi olmadığını anlayacak. Kendini buna mecbur hissedecek. İzle ve gör. Şimdi babamın yanına gidelim.”

“Ha! Kırk yılın başında adam, bizi o pek değerli evine Feride’nin sayesinde kabul etti. Atıf, eminim sen bile evini unutmuşsundur.”

Atıf, başını istihzaamiz bir ifade ile sallayarak “peder sağ olsun. Bize evin yolunu unutturdu” dedi.

Küçük müştemilattan çıktılar ve büyükçe bir eve girdiler.

Adamın yana taranmış saçları beyazlaşmaya müsait gri, ensesine kadar uzundu. Koltuğunda oturmuş, iki elini çenesinin altında birleştirmiş, başını kaldırmaya bile tenezzül etmeden “Atıf, Feride nerede kaldı?” diye sordu.

“Yoldaymış baba.”

“Âlâ âlâ.”

Devrim ile Atıf birer köşeye çekilip oturdular.

Kısa bir süre sonra Feride bir hışımla içeri girdi. Bakışlarıyla insanları taradıktan sonra “bir anlığına her şeyin düzeldiğine inanmıştım. Ne kadar ahmağım!” Diye söylendi.

Atıf karşısına geçerek gülmeye başladı.

“Ne bekliyordun?”

“Bu nasıl bir soru? Hayatımızdan defolup gitmenizi bekliyordum. Lâkin bugün Devrim’in beni aramasıyla dünyam başıma yıkıldı. Ben şimdi Erva’ya ne derim?”

Devrim hemen atılarak “onu çok özlediğimi söyleyebilirsin mesela” dedi.

“Kes sesini! Hepsi benim yüzümden oldu zaten, sizi hiç tanıştırmayacaktım.”

Uzun zamandan beridir onları dinlemekte olan adam, yukarıda bahsettiğimiz, Atıf’ın babası oturduğu karanlık köşeden söze girdi.

“Mahalle çalkalanıyor Feride, değil mi? Gördün mü Devrim? Komşular ne kadar da meraklıymış gıybete. Biz bir cümle söyledik, onlar bin kattı.”

Feride şaşkınlıkla dinlerken, Atıf avucuna doldurduğu toz karabiberi kızın suratına doğru üfledi. Genç kız neye uğradığını anlayamadan öksürmeye başladı.

“Beni terk ettin Feride. Şimdi sen de Erva ve o genç adam için böyle acı bir şeysin. Annen ileride senin mürüvvetini görmek istiyor. O genç adamın gönlü belki zamanında sendeydi. Fakat o Erva kara kedi gibi aranıza giriyor!”

Genç kızın öksürmekten ciğerleri ağrımıştı.

Adam bir bardağı kızın eline tutuşturarak “iç hadi” dedi.

Feride bardağı masaya bırakırken “ah bu nasıl su?” diye yakındı.

“Limonlu su.”

Atıf sinsi bir tebessümden sonra sözlerine devam etti.

“Bana doğruyu söyle Feride! Sen o genç adama karşı boş değilsin, değil mi?”

“Bundan sana ne?”

“Hadi ama!”

“Herkes gibi, geçiciydi! Beni tanımıyor musun sen? Bugün senden hoşlanırım, yarın ondan!”

Atıf’ın, genç kıza attığı tokat loş odada yankılandı.

*

Küçük mahalle her zamanki görkemli gökyüzünün altında sıcak bir ortam oluşturmayı başarmıştı. Munise, yeni komşulara o kadar çok alışmıştı ki dünkü gibi bugün de buraya gelmişti. İkinci gelişi olmasına rağmen sanki yıllardır onlarla iç içeymiş gibi sohbetin en derinine dalmıştı. Çocuklar ise Erva’nın başında durmuş, kendilerine hikâye anlatması için onu sarsıp duruyorlardı. Erva’nın ise hiç keyfi yoktu. Aklı Feride’de kalmıştı. Resim sergisi için arkadaşlarıyla hazırlık yapmaya gittiğini söylemişti lâkin hâlâ gelmemişti. Ayrıca telefonlarına da cevap vermiyordu.

Munise, Mesadet ve oğlunu çağırmıştı. Kuzey, etrafta devamlı gezinip duruyordu. Kahvehanenin önünde oturan yaşlı dedeler onu yanına çağırıp sürekli askerlik anılarından başlayıp yaşlılık hikâyelerine kadar anlatmaya başlıyorlardı. Kuzey, fırsatını bulduğu bir anda sessizce oradan ayrılıp annesinin yanına, gecekondunun bahçesine, gitti.

Küçük kız, Erva’yı devamlı sarsıyor ve “hadi abla, sadece bir hikâye. Ne olur, lütfen” diye yalvarıyordu.

“Güzel, akıllı Züleyha, sen büyüdün. Biraz da çocuklara sen anlat. Benim çok uykum var. O kadar yorgunum ki anlatamam. Hadi canım, güzelim, hadi git bugün de sen anlat.”

Erva, başını duvara yasladı ve gözlerini kapadı.

Kuzey “öyle olsun küçük hanım. Önce çocukları alıştır şimdi de geri adım at” diyerek yanına oturdu.

“Kuzey, gerçekten çok yorgunum. Ayrıca aklım Feride’de kaldı. Hâlâ gelmedi. Aramalarıma cevap verme tenezzülünde bile bulunmuyor. Her şeyi geçtim, Allah korusun ama başına bir iş gelmesinden korkuyorum.”

“Sende arkadaşlarının numarası yok mu?”

“Bir tanesinin var ama ona da ulaşılamıyor. Sanırım kızın evine gidip sormam gerekecek.”

Munise, konuşmaya kulak kesildiğini fark ettirmek istercesine “o kız nerede oturuyor?” diye sordu. Telaşı yüzünden okunuyordu.

“Buraya yakın, Munise teyze.”

Erva, ayaklandı ve ekledi.

“Ben, bir de kızın ailesine sorayım. Belki onlar haberdardır.”

Mesadet “tek başına mı gideceksin? Olmaz öyle şey. Kuzey, ne duruyorsun orada sen de git” dedi.

Kuzey’in canına minnetti. Lâkin en çok İmam Ziya’nın tepkisini merak ettiği için ona bakıyordu. Fakat o da başıyla onaylayınca, Erva’nın yanına gitti.

Mahalleden biraz uzaklaşınca, Erva “seni de yormuş oluyorum, kusura bakma. Kendini mecbur hissediyorsun” dedi.

Kuzey’den yanıt alamayınca Erva, bir müddet onun çehresine baktı.

“Şimdi niye öyle bakıyorsun? Söylediklerini onaylarsam üzüleceksin, onaylamasam yine üzüleceksin. Asıl düşüncelerimi paylaşsam ona da inanmayacaksın. O yüzden susma hakkımı kullanıyorum.”

Kuzey’in arada sırada böyle kırılgan davranışlar sergilemesi Erva’nın hoşuna gidiyordu. Onun, bu şakalarına sonunda alışabilmişti. Hiç konuşmadan yürümeye devam ettiler. Erva, kolunu yanlışlıkla Kuzey’e çarpınca çekinerek biraz uzaklaştı. Hava güzeldi, ruhları bu kerte her yakın oldukça kalpleri sanki eriyordu. Belki sevgilerinin eflatuni değil de karşılıklı olduğunu bilseler, kalplerinin her atışında şükredecek kadar mutlu olacaklardı ve yüreklerindeki bu tarifsiz acı geçecekti.

...

Kuzey, elleri cebinde, duvara yaslanmış sabırla Erva’nın gelmesini bekliyordu. Dakikalar geçiyor fakat kız hâlâ ortalarda yoktu. Kuzey, yavaş yavaş eve doğru ilerledi. Ama içeriye girmeye gerek kalmadan Erva, evden çıkmıştı. Morali bozuk, çehresi kireç gibi olmuştu.

“Arkadaşı evdeydi. Bugüne ait hiç öyle bir plan bile yapmamışlar. O, yalan