19.Bölüm; Lâ Tahzen🍋
Ne güzel bahçemdeki gülleri sulayarak o güzel sesiyle şarkı söylüyor.
Bugün seni son kez uzaktan ziyaret ettim, Kuzey. Bir müddet, yine senden habersiz, seni izledim. O kadar mutluydun ki, çehrende yine o sıcak tebessümün...
Erva, kollarını kavuşturmuş, yüreğindeki yangını kabullenmiş öylece yürüyordu. Nazarlarını çapraz attığı adımlarına dikmiş, muvazenesiz yürüyüşüne odaklanmıştı. Karanlık, bir örtü gibi semâyı örtmüştü. Yorulunca bir evin önündeki kaldırıma oturdu. Elleriyle çehresini kapadı ve öylece kaldı.
“Sevdiğinden ayrılınca gülümsemen kâbil mi?”
Erva, kulağının dibinde yankılanan terane nedeniyle ellerini çehresinden çekti. Saçının bazı kısımlarına aklar düşmüş bir adam gelip yanına oturdu. Genç kız kenara kaydı.
“Bir hayırsız yüzünden bir hanımefendi daha ağlıyor, öyle değil mi?”
“Sevgimden habersiz ise hayırsız oluyor mu? Hayır, o çok iyi biri.”
Adam gülümsedi.
“O zaman ben dünyanın en hayırsız adamıyım. Biliyor musun? Eşim beni affetmiyor.”
“Onu çok mu kızdırdınız?”
“Onu seneler önce terk ettim.”
Erva, bu adamın açık sözlülüğüne şaşırmıştı.
“Bu çok acı verici.”
“Neden sevgini itiraf etmiyorsun?”
“Maalesef unutmaktan başka çarem yok.”
“Sakın unutma; eğer ki aşkın gerçek ise karşılığını mutlaka alırsın. Eğer o da seni seviyorsa onun elinden tut. Yoksa benim gibi sadece uzaktan izlemekle yetinmek zorunda kalırsın. Şimdi o muhteşem kadını uzaktan izlemeye gideceğim. Kalbindeki saf muhabbetine ve kendine iyi bak.”
Kendimi çöp kamyonlarının kenarına sıkıştırılmış süpürgeler gibi hissediyorum. Öylece ne yapacağımı kestiremeden bekliyorum. Neyi bekliyorum? İzmir’de zaman geçmek bilmiyor. Ne kadar da komik! O kadar kolay mıymış ki? İki sene boyunca kurtulamadıysam, artık mümkün değil kurtulamam.
Adam gittikten sonra, Züleyha elinde tarak ve tokayla koşarak Erva’nın yanına geldi.
“Abla ne olur saçlarımı sen tara. Annem çok sert tarıyor.”
“Meleğim benden bir şey istedi ve yapmayacağım, öyle mi?”
Küçük kızın saçlarını nazikçe taramaya başladı. Bir yandan da konuşuyordu.
“Yaz tatilini boş geçirmiyorsun, değil mi?”
“Hayır, öğretmenimiz zaten kitap verdi.”
“Çok iyi. Annenler nasıl?”
“İyiler. Köyden misafirler gelecekmiş onun hazırlığını yapıyorlar. Annemdeki telaşı görmelisin, Erva abla. O kadar komik ki.”
Erva gülerek “ah öyle mi?” dedi.
“Erva abla, bir şey soracağım.”
“Evet?”
“Feride abla nasıl oldu? Herkes onun çok kötü hastalandığını söylüyor. Erva abla, o iyi mi?”
“Evet tatlım. O şimdi çok ama çok iyi.”
Küçük kızın saçlarını bağladı ve ekledi “ve işte, mükemmel görünüyorsun tatlım.”
Züleyha, kızın yanağına öpücük kondurarak “sen mükemmelsin abla” dedi ve koşarak oradan uzaklaştı.
Eylül, 2023
Ağular sarmış bedenimi, kalbimin içinde ateş yakıp kamp yapıyorlar, aşk şarkılarıyla.
Yaşadığım trajik olaylar sonucu zehir beynime ağ yapmış. Anılar bilinçaltımı işgal ediyor. Beynimin etrafında çember gibi taarruza geçmişler.
Ruhum bedenimin içinde titriyor. Titreşim bir melodi gibi kulaklarımda.
Kalbimin atışları daha da hızlandı. Hissetmiyorum artık...
Erva, beynine üşüşen nihayetsiz kalbinin düşünce taarruzundan kurtulmaya çalışır gibi vaveylâ atarak derin heyulâdan uyandı. Saate baktı; 23.00. Kitap okurken uykuya dalmıştı. Korkudan çehresi bembeyaz olmuş bir şekilde kendine gelmeyi bekledi. Ardından hâlâ uyumakta olan Feride’ye baktı. Sonra yüzüne soğuk su atıp odaya avdet etti. Tıpkı hurdalık bir robot gibi şuursuzca davranıyordu. Pencereyi açtı ve saatlerdir içeriye girmeye çalışan eylülün serin rüzgârını buyur etti. Fakat dışarıda kendine bakan bir çehre görünce pencereyi gürültüyle kapattı ve perdeleri hızla çekti.
“Bu sefer de bir halüsinasyon olarak karşımdasın, Kuzey.”
Ellerini başına dayamış söyleniyordu.
“Kalbimden kovmaya çalışsam hayal olarak karşıma çıkıyorsun. Sen, benden daha ne istiyorsun? Kalbimi aldın şimdi de ruh sağlığımı mı bozmak istiyorsun?”
Çalan telefon sesini işitince tıpkı bir kedinin kulakları gibi kulakları gerildi ve öfkeyle telefonu açtı.
“Küçük hanım, lütfen pencereyi açar mısınız?”
“Kuzey? Ah, sen dur bir saniye.”
Büyük bir tecessüsle karışık şaşkınlıkla pencereyi tekrar açtı. Kuzey, elini sallayarak telefonda konuşmaya devam etti.
“Aşağıya inebilir misin?”
“Niye ki? Yoksa önemli bir şey mi oldu?”
“Evet, küçük hanım. Bugün çok önemli bir gün.”
“Tamam bekle geliyorum.”
Pencereyi tekrar kapattı ve telaşla bahçeye indi.
Kuzey nerede şimdi? Yoksa bu bir rûya mı? Çok önemli bir şey olduğunu söylemişti. Ya yine mi hayal?
Kız, korkuyla etrafına bakındı. Lakin etrafında savrulan yapraklardan başka bir şey yoktu. Ruhunu ısıtan o sıcak terane tekrar beynini mıknatıs gibi çekmeye başladı.
“Erva, seninle konuşmam lazım.”
“Kuzey korkutma beni. Ziya dedem iyi mi?”
“O iyi ama benimle gelmen lazım.”
Kız bir anda afallamıştı.
“Neden? Nereye?”
Kuzey telaşla etrafına bakınarak “anlatacağım ama önce buradan gidelim” dedi.
Erva, Kuzey’in telaşı yatışana kadar konuşmama kararı aldı. Eğer bu saatte arayıp gelmesini istiyorsa mutlaka mantıklı bir açıklaması vardır diye düşündü. Çehresine düşen kâküllerini umursamadan ellerini birleştirip çenesine dayadı ve Kuzey’in yanında yürümeye başladı.
...
Biraz yol yürüdükten sonra Kuzey durakladı.
“Seni korkutmak istemedim, Erva.”
“Sen çok telaşlısın.”
“Güvenli bir yere gidelim önce. Erva, bir saniye. Bu taraftan gideceğiz.”
“Hmmm...”
Sağ tarafa dönünce ağaçlık bir alana girdiler. Genç adam “hadi gel” diyerek ahşap bir kulübeye doğru ilerledi. Lâkin Erva’nın ağzı açık kalmış, mutlulukla etrafında uçuşan beyaz kelebeklerle meşguldü.
“Burası ne kadar da huzurlu bir yer. Yerler kızıl yapraklarla dolu. Buraya daha önce hiç gelmemiştim.”
Genç kız kelebeklere vedasını yaparak genç adamın yanına gitti. Kulübenin içi oldukça karanlıktı.
“Endişelenme küçük hanım. Burada kandiller olacaktı, hemen yakıyorum.”
Kuzey kandilleri tek tek yakarken etraf aydınlanmaya başladı. Genç kız çekimserlikle etrafına bakınıyordu. Hâlâ burayı nasıl keşfedemediğini sorgulamaktan kendini alamıyordu. Gecenin bu vakti nasıl buraya gelmişti? Kuzey’e güveniyordu ama gecenin bir vakti buraya gelmeleri hoşuna gitmedi.
Mahallede adım çıktı. Geri dönersem ayıp mı etmiş olurum? Ah Kuzey!
Genç adamın “işte bu kadar” demesiyle karanlıktan çıkıp gelmesi bir oldu.
Elindeki kandili kızın çehresine tutmuştu. Kandilden yayılan kızılımtırak ziya Erva’nın sevimli çehresine yansıyor, sonbaharda açmış bir gül gibi kızarıyordu.
“İçeriye gir lütfen, burası dayımın tamirhanesiydi. Memlekete gidince böyle yalnız kaldı. Benim dışımda buraya uğrayan kimse yok.”
Genç kız, Kuzey’in gösterdiği ahşap sandalyelerden birine oturdu. Etrafta küçük elektronik parçalar vardı.
Kandillerin etrafında uçuşan tozlar kulübenin terk edilmiş olduğunu kanıtlıyordu. Ahşap kulübenin içi oldukça sıcaktı. Her tarafta kandillerden yayılan sarı, turuncu, kızılımtırak ziya huzmeleri yayılıyor, beyaz kelebekler ziyarete geliyordu.
Kuzey karşısına oturdu.
"Umarım beni yanlış anlamıyorsundur. Buraya gelmeliydik.”
“Ama neden?”
“Son iki gündür evin önünde bir adam sizi izliyor. Bugün yine gördüm onu. Feride’nin kaldığı odaya sürekli bakıp kendi kendine konuşuyor.”
Erva huzursuzlaştı.
“O zaman evden çıkarken beni görmüştür.”
“Beni görünce kaçtı. Bir önceki sefer peşine düştüm ama yakalayamadım.”
“Neden tek başına böyle işlere girişiyorsun sen? Adamın kim olduğu belirsiz. Allah korusun sana zarar da verebilirdi.”
“Biz gelirken peşimize takıldığına eminim. Eğer senin peşindeyse buraya gelecek.”
Genç kız derin bir iç çekerek “bekleyelim bakalım” dedi.
Erva’nın nazar-ı dikkâtini masadaki yan yatmış orta boy cam şişe çekti. Kuzey gülümseyerek şişenin tıpasını çıkardı ve “hadi çek” dedi.
Kız, genç adama tebessüm ettikten sonra şişenin ağzından çıkan ipi yavaşça çekti. Ardından dudaklarının arasından “mükemmel” diye fısıldadı.
İpi çekince şişenin içindeki gemi dikleşmişti.
“Zamanında dayım yapmıştı. Böyle şeylerle uğraşmaktan çok hoşlanır.”
“Çok güzel.”
“Sana bir de sürprizim var küçük hanım. Aslında bugün doğum günün diye e