Keşfet

2.Bölüm;Rûya🍋

MÜEZZİN

Geniş sokağı esir alan gölgeler kendini beğenmiş, böbürlenirken korkunç görünme çabasındaydı. Dolunayın aylası yıldızlarla buluştuğu vakit gölge sadece bir heyula olarak kaldı. Bu muhteşem buluşma lacivert gökyüzünde sim gibi yayılmış yıldızları belirginleştirdi. Şimdi oyun oynamayı seven rüzgâr, zülal-ı feyz gibi gökyüzünden yumuşak bir şekilde akmaktaydı. Özgürce gölgelere dokunup kaçıyordu.

Karanlığa sarı parıltılarını yağdıran sokak lambası ışık şelalesiyle ateş böceklerine ev sahipliği yapıyordu. Ateş böceklerinin titreşimleri ise altın bir yakamoz.

Genç kız hayretle göğe baktı. Her şey masalsıydı. Gökyüzü, yollar, esen havanın kokusu, kendisi bile bir başkaydı. Sanki farklı bir boyuttaymış gibi. Etekleri uçuşan beyaz elbisesine baktı. Kolları lastikli, içi astarlı, tülden uzun bir elbiseydi.

Hafif esince rüzgâr, kavrulan yüreği serinleyecek biraz. Duyduğu teraneden, gördüğü tebessümden önce kalbiyle yakalayacak sevgiyi. Bir sarmaşık gibi filizlenecek kök salacak. Sarmaşık gizlice tüm bedenini esir alacak. Gerisi meclûbiyet gerisi delilik.

Bir anda etrafını sis kaplayıverdi. Her şeyi soluk görmeye başladı. Karşısında belirmekte olan karartıya doğru adım atmak istedi. Fakat ne adım atabiliyor ne de konuşabiliyordu. Elini bile oynatamayacak durumdaydı. Tüm gücü çekilmiş bir savaşçı gibi ortada kalmıştı. Karşısında kendisine tebessüm ederek bakan kişiye “gelemiyorum” demek için çırpınıyor lâkin sesi çıkmıyordu. Erva çaresizce sisin ortasında durmuş bu kişiyi tanımak için çabalıyordu. Çehresini net göremese de sesini duyuyordu.

“Hilalin yüreğine huzur tohumlarını ekip bekleyeceğim seni. Zira buradan yıldızları görmek imkânsız. Bir gün beni göreceksin. Senden dileğim, yukarı bakman. İkimiz de aynı anda Hakk’a meftun olacağız.”

Bu sözler üzerine genç kız istemsizce şu sözleri sıraladı.

“Ya kasım ayında güller ile geleceksin ya da bedenimi esir alan deli sarmaşık beni de kendisi gibi mecnûn edecek. Tebessümünün saflığıyla ruhum arınırken, ilerleyen adımlarına karşı gerilemekteyim. Lâkin uzak diyarlardan bile olsa bir ninni çağırdığın vakit ben, o kayan yıldızın rûyasına uyanacağım.”

Erva, kimsenin duyamayacağı kertede küçük bir vaveylayla uyandı. Cansız duran ellerine baktı, rahatlıkla oynatabiliyordu. Yavaşça yerinden doğruldu ve elini alnına koyarak derin bir nefes aldı. Saate baktı ve “daha bir saat bile geçmemiş. Ah... o neydi öyle? Acep yine bilinçaltımda ne kaldı? O meçhul kişi ne diyordu? Hilalin yüreği... gerisini hatırlayamıyorum” diye söylendi. Yaklaşık iki ay önce aynı rüyayı gördüğünü hatırladı. Şimdi tekrar görmesi içini ürpertti. İhtiyarsız titreyen elleriyle başucunda duran ahşap komodinin üzerindeki su bardağını aldı. Kalp atışı düzene girince bir yudum su aldı ve geri yerine bıraktı. Tekrar uzandı ve buz kesilmiş bedenini örtüyle ısıtmaya çalıştı. Gördüğü silueti tanımaya çalışırken uykuya daldı.

Ben, bu dünyanın sırrına eremedim...

“İçimde bir başıma verdiğim bu savaşı kazanmak zorundayım.”

İmam Ziya mezar taşına elindeki testiden su dökerek “sen o savaşı karakterinden ödün vermeyerek kazandın, kızım” dedi.

Erva, Ziya dedesinin döktüğü suyla mezar taşını elleriyle yıkıyordu. Kızarmış parmaklarını annesinin adının üzerinde gezdirerek “kazanmam için kaybettiğim o şeyi bulmam lazım. Bulsam da o irade o inanç ben de var mı? Şüphe içindeyim... arayacağım şeyin ne olduğunu da kestiremiyorum. Ah bir bilsem nerede arayacağım onu da bilemiyorum! Ziya dedem... tüm yollarım kapanmış gibi. Uyuyan devi uyandırmak da öylesine korkunç geliyor ki! Kaybedeceğim o kadar şey varken bu riske girmek istemiyorum. Bir yanım o malum sırrın kıyıya vuran ceset gibi bir anda gün yüzüne çıkmasını isterken bir yanım derinlerde sırlanmasını istemekte. Korkaklık olduğunun farkındayım. Lâkin o müthiş sırla birlikte derin denizin altında pusuya yatmış olan o devin gözleri açılacak ve buz kütlesini eriterek gün yüzüne çıkacak. Tüm zehirlerini etrafına saçmaya başlayacak. Seni ve sevdiklerimi nasıl tehlikeye atarım?” dedi.

“Senin savaşın meğer geçmişleymiş, Ervam. Oysa geçmişten tamamen kurtulman için savaş verdiğini sanmaktaydım. Geçmişe dalarak heybene kin doldurarak savaşamazsın. Asıl cesaret düştüğün yerde kalkıp yoluna devam etmektir. Yaşanılan olaylar o anda kaldı. Sen o zamanlar çok küçüktün, hiçbir şeye müdahale edemeyecek kadar. Senin sorumluluğunda olmayan şeyler için neden şimdi kendini suçluyorsun? Eğer bir savaş vereceksen o şimdiki hayatın için olmalı, geçmiş için değil.”

Genç kız sessizce dinlemekle yetindi.

Mezarlıktan çıktıkları vakit İmam Ziya “sen buradan eve git meleğim, ben markete uğrayacağım. Allah’a emanet ol” dedi.

“Sen de Allah’a emanet ol, Ziya dedem.”

Mezarlıktan ayrıldıklarında genç kız başındaki şalı boynuna indirdi. Derin düşüncelerle meşgul, ağır adımlarla ilerledi.

Ziya dedesinin söylediği düşüncelere hak verse de içindeki yetersizlik hissi geçmiyordu. Yapması gerekeni yapmayı istiyordu. Sanki o yıllarca dondurulmuş canavarın zehirli soluğunu ensesinde gibi hissediyordu. Arkasına baktı. Kimse yoktu. Derin bir nefes aldı. Lâkin ufacık bir kuşku insanın yüreğindeki bin umudu yerle yeksan edebilirdi. Erva, hislerine her daim güvenirdi. Şu ana kadar onları hiç bu kadar yakınında hissetmemişti. Kendini ve sevdiklerini ilk kez bu kadar tehlikeye yakın biliyor ve kendince bir çıkış yolu arıyordu.

Zihninde birbiriyle çelişen düşüncelerle boğuşurken ayağının dibine küçük bir metal parçası fırladı. Bakışlarını metalin geldiği tarafa doğru yönlendirdi.

“Küçük hanım!”

Hemen tanımıştı o genç adamı. Yerde oturmuş, bisikletini tamir etmekle meşguldü. Aynı yolun başında üçüncü kez karşısına çıkmıştı. Bu tuhaf tesadüfler bir vesvese olup zihnine doluyordu. Eğilip yerdeki metal parçasını aldı ve o kişiye doğru ilerledi.

Siyah şapkasını gözüne kadar indirmiş başını bisikletinin zincirinden bir an olsun ayıramadan elini uzattı.

“Homongolos Ziya bize önyargılı olunmamasını hatırlattı, öyle değil mi küçük hanım?”

Afallamış bir halde kaldı. Sonradan o kitaplar aklına geldi. Reşat Nuri Güntekin’in Bir Kadın Düşmanı adlı eserinden bahsetmekteydi. Erva, irkilerek kendine geldi ve elindeki metal parçasını genç adamın eline bıraktı.

“Öyledir lâkin insan davranışlarıyla karşısındaki kişiyi önyargılı olmaya zorluyorsa bu biraz da fesatlığa girmiyor mu?”

Bisikletin zincirini kontrol ederek “hiçbir zaman anlaşılamamış birinin bir kez de olsa anlaşılmak istemesi sizce fesatlık mı?” diye sordu, genç adam.

“Homongolos bir adım daha atabilirdi.”

Genç adam bisikletine binerek “duygularını istismar eden biri için kendini kanıtlama çabasına giremezdi” diye yanıtladı ve oradan uzaklaştı. Erva şaşkın bir halde ortada kalıverdi. Esen rüzgâr da naifliği bir kenara bırakmış, kızın eteğini uçuşturuyor, kahverengi saçlarını savuruyordu. Kısa botlarının etrafını kuşatan kuru yaprakları izlemekle yetindi.

🍂🍂🍂🍂🍂🍂🍂