2.Kısım~11.Bölüm; Beyaz Önlük🍋
Başını pencereye yasladı ve bir süre karanlık gökyüzüne baktı. İçinde eşkıya gibi dolaşan huzursuzluğu ne yapsa bastıramıyordu. Sanki her gün çaresiz aşık gibi dolaşan rüzgâr bu sefer kalbinde konaklıyordu. Sevdiğine kavuşmak için çırpınıyordu. Fakat bu raşeler Erva’nın midesine kramp girmesine neden oluyordu. Lâkin biliyordu; rüzgâr kalbinde değildi. Yanık vaveylasıyla pencereyi kamçılıyordu. Onun da belki vardı bir beklediği, bir kaybettiği.
Erva, huzurunu kaybetmişti. Peki ya o? Acep o neyini kaybetmişti? Heyhat! Sevdiğini mi? Yahut en sevdiği yeşil yaprağını mı? Lakin neden bu kadar üzülsün ki? Yapraktan bol ne var? Evet, yaprak çok, hem de mütenevvi renklerde. Fakat gönül bağını kurduğu yaprak yok artık.
Yüreği daralınca pencereyi açtı. Rüzgâr sert tokadını vurmadı. Erva’nın çehresini okşayıp, saçlarını dalgalandırıp geçti. Odaya bir ev sahibi gibi daldı. Acelesi varmış gibi masanın üzerindeki kitapların sayfalarını çevirdi.
Rüzgârın perdeyle raks ettiği esnada, Erva pencereye daha da yaklaştı. Hafif dışarıya mütemayil, yıldızsız gökyüzüne baktı.
Kapkara bulutlar yıldızların üzerini bir örtü gibi kaplamıştı. Gelen yağmur kokusu toprağa müjdesini yine vermişti. Bu muhteşem telaki sabırsız bir barika teranesiyle gerçekleşti.
Ziya dedem sözünü tuttu ve aralık ayında geldi. Sözümü tutma sırası bendeydi. Aylarca nefes almadan çalıştım. Stresten biraz kilo aldım. Sınav sonucum istediğim gibi gelirse yüreğim biraz olsun hafifleyecek.
“Kız bu ne dalgınlık? Biraz daha eğilirsen kendini iki kat aşağıda bulacaksın!”
Feride kupayı pencerenin kenarına bıraktı ve ekledi.
“Hava çok güzel, öyle değil mi? Günler sonra ilk kez bu kadar güzel esiyor.”
“Evet, çok huzurlu.”
Erva başını Feride’ye doğru çevirdi ve “hayırdır, neden bu kadar endişelisin?” diye sordu, sıcakkanlılıkla.
Feride, elleriyle yüzünü kapattı ve derin bir soluk aldı.
“Okulun düzenlediği resim yarışması çok yaklaştı. Fakat ben daha bir çizik bile vuramadım.”
“Endişelenme. Daha aylar var.”
“Ya kazanamazsam?”
Erva, kendisine endişeyle bakan arkadaşının yanına oturdu ve “olumlu düşün, olumlu olsun canım. Hayat, hayırlısıyla, sana tüm güzellikleriyle gelsin” dedi sıkıca sarılırken.
...
Kalbim bana küstü, Müezzin bey. Bu geçen zamanda sizin dostluğunuzu olabildiğince unutmaya, düşünmemeye çalıştım. Çok derin bir acı, sözlerinizi düşündükçe daha aciz, daha yorgun kalıyorum. Sınava çalışmak için beynimi işgal eden sarmaşıkları kelepçeledim. Anahtarı ise kalbimin dehlizine attım. Karşımda iki seçenek vardı, Kuzey. Biri; güçlü olup, karamsar sarmaşığı unutup, hayata tutunmak. Diğeri ise; yana yana deli, derbeder olmak ve hayatımın geri kalanını insanlığa faydam olmadan geçirmek. Siz olsanız hangisini seçerdiniz?
Sadece kalbimdeki sarmaşıkların beynimi ele geçirmesini önlemeye çalışıyorum. Bu daha ağır. Çünkü tüm yükü kalbim taşıyor.
Hayat bana bir çok şey öğretti. Bunlardan biri de aklımı kalbimin oyunlarına karıştırmamak. Kalbimdeki raşelerin nasıl olur da aklıma, beynime işlemesine izin veririm? Böyle olmamalı.
Elindeki kalemi hızlıca kâğıdın üzerine bıraktı ve pencereyi kapattı. Lambasını söndürdü ve başucundaki kokulu mumu yaktı. Kokladı. Ne de güzel kokuyordu! İçinde iki kırmızı balık yüzen küçük akvaryumu kucağına aldı.
“Güzelliklerim küstünüz mü bana? Sizi çok ihmal ettim, biliyorum. Bunun için itizar ederim. Kuzey Bey beni unuttu. Onun tesliyetkâr cümlelerini çok özlüyorum. Beni bu hale getirdi diye hem kızıyorum hem de kızdığıma kızıyorum. Bu saf duygu beni daha da olgunlaştırdı. Ben bu kızgınlığı en saf haliyle yaşamakta kararlıyım. İçten ve sessizce. Korkuyorum bir gün Kuzey’in dostluğunu kaybetmekten korkuyorum, Huzur. Huzur? Niye mutsuzsun? Galiba yine çok konuştum. Böyle oluyor işte. Konuşmuyorum, konuşmuyorum, konuştum mu da başını ağrıtıyorum. Tamam güzelim, söz sende Çilek ile birlikte seni dinleyeceğiz.”
...
Saate baktı. Yatsı ezanı okunmak üzereydi. Akvaryumu yerine yavaşça bıraktı ve gözlerini kapattı. Birkaç saniye sonra semâya ulaşan ezan sesi geldi.
“Dünyadaki en güzel musiki.”
Hayatta her duyduğunda taze duygular uyandıran terane; ezan sesiydi. Tüm minarelerden yayılan huzurlu ezan nidaları, İzmir’ i tüm zulmet seyyiatlardan arındırıyordu. Her minareden farklı terane aynı duygu. Ezan sesinin verdiği huzurla uykuya daldı.
Ertesi gün
Kapı açılır açılmaz, Kuzey, teheyyüçle annesinin boynuna atladı. Annesi bir anda afalladı.
“Ne oldu? Yoksa davetsiz misafir istemiyor muydun?”
Oğlunun şakası üzerine ona daha sıkı sarılarak “sen hiç değişmeyeceksin” dedi.
Kuzey apar topar kapıyı kapattı ve eşyalarını bir kenara iterek salona geçti.
“Bir an İzmir’i unuttun sandım.”
“Nasıl unutabilirim? Ayrıca insanın şehri bambaşka. Seni o kadar özledim ki. Bir sene kaldı. Fakültem bitince artık hep seninle kalacağım, annem.”
“Peki ya baban? Onu hiç özlemeyecek misin?”
“O, yalnız o kadar mutlu ki. Yalnız ve işiyle mutlu.”
Kuzey, annesinin moralinin düştüğünü fark edince müşfik bir etvârla “Eeee... benim güzel, tatlı annem ne yapıyordu?” diye sordu.
“Temizlik.”
Kuzey yakınarak söze başladı.
“Yine mi? Ne zaman sorsam temizlik yapıyorsun. Tamam, yeter artık, daha fazla yorulma. Ben yaparım.”
Mesadet kısık bir sesle kahkaha attı. Başını olumsuzca sallayarak “sen ciddi misin? Kuzey, gerçekten çok şakacısın. Bu yorgunlukta nereden geliyor bu enerji?” dedi.
Kuzey pencerenin yanındaki temizlik bezini aldı ve sallayarak “pencere mi siliyordun? En zoru” dedi.
“Sen ciddisin. Yok oğlum, hiç olur mu öyle şey? Zaten uzun yoldan geldin. Oy düşündükçe çıldırıyorum.”
Kuzey, annesinin sözünü keserek “başka bir şey duymak istemiyorum. Sen beni dinle; kahveni yap rahatına bak” dedi.
Mesadet direnmek istedi. Lakin ne derse desin Kuzey’i yolundan çeviremezdi. Bunu bildiği için sustu.
Gömleğinin kollarını kıvırdı ve temizlik bezini kovanın içine attı. İçinde biraz gezdirdikten sonra pencereyi silmeye başladı.
Annesi elini alnına dayadı ve endişeyle oğlunu izledi.
...
Annesi keyifle kahvesini yudumlarken aklına düşen şüpheci bir soru şımarık bir gülümsemeye sebep oldu.
“Kuzey? Hayatında hiç değişiklik var mı?”
“Nasıl?”
“Hayatına giren bir kız var mı?”
“Şu anda nefes almaya bile zor zaman buluyorum desem.”
Annesi beklediği gibi bir cevap alamayınca küs bir çocuk edasıyla kahvesini yudumlamaya devam etti.
İki saat sonra
Kuzey yorgun bir şekilde kirli bezi pencerenin yanına bıraktı.
“Daha kaldı mı? Sanırsam tüm pencereleri yaptım.”
“Yok canım, sayende iş mi kaldı?”
Annesi oğlunun haline gülmemek için dilini kemiriyordu.
Genç adam gömleğinin yakalarını gevşetmiş, kollarını kıvırmış yorgun argın pencerelere bakıyordu.
Annesi memnun bir tavırla “eline emeğine sağlık, oğlum. Ben yapsam bu kadar temiz yapamazdım” dedi ve dramatik bir şekilde ekledi.
“Yaşlanıyorum galiba.”
Oğlu, arkadan annesini sıkıca sararak “ben yüzünüzde bir çizik bile göremiyorum, hanımefendi. Yoksa yokluğumda estetik mi oldunuz?”
Mesadet gülerek “seni geveze! Benim
yaşımdakilerin bir sürü torunu var” dedi.
Sinsice düşündü ve ekledi.
“Oysa benim daha bir gelinim bile yok. Neymiş efendim bizimki nefes bile alacak zaman bulamıyormuş.”
Genç adam içinden yine başlıyoruz diye geçirdi.
“Sana o kadar aday önerdim ille de rûyanda gördüğün o kızı istedin. Bu gidişle daha çok beklersin.”
Kuzey, şımarık bir çocuk gibi annesine baktı “otuz sene de olsa beklerim” diyerek annesinin yanağına öpücük kondurdu ve hızlıca odasına kaçtı.