20.Bölüm Devamı🍋
Gece vakti ancak otele gelebilmişti. Başını pencereye yaslamış, gökyüzünden savrulan naif kar tanelerini izliyordu. Bazı kar taneleri meraktan pencerenin üzerine doğru uçuyor, kıza şöyle bir bakıp yer ile buluşuyordu. Bir anda aklına 2017 senesi düştü. Ocak ayının onuydu. İzmir’de seneler sonra bir kez daha kar yağmıştı. O gün Ziya dedesiyle çok eğlenmişlerdi.
Kar yağışı arttıkça ağaçların, çatıların üzerinde muntazam bir görüntü oluşuyordu. Çatıların üzeri tıpkı pamuk tarlasına benzemeye başladı. Sokak lambalarının sarı parıltıları ile buluştukça muhteşem görsel şölen ârız oluyordu.
Şu anda senin nasihatlerine o kadar ihtiyacım var ki Kuzey. Lâkin sen arkadaş olarak bile duramadın. Bu düşüncemi seninle paylaştığımda gitmemi istememiştin. Hatta sinirlenmiştin. Şimdi ise benim gittiğimin bile farkında değilsin. O kadar yoğunsun ki beni fark edemedin. Benim saf sevgimi hissedemedin. Mesafeler ne kadar uzak olursa olsun, kalp bu saf sevgiyi hissetmez mi? Hayır Kuzey, bu aşk denilen duygu çok karmaşık. Seni layığıyla severken sadece bir heves olmasından korkuyorum. Sevgime sahip çıkabilir misin?
Kasvetli bir labirentin nihayetsizliğinde kaybolmuş bir kördüğüm. Ben, bu düğümleri tek başıma çözemem. Gözlerime mil çekilmiş gibi düğümleri, hiçbir şeyi göremiyorum. Bak, sarmaşıklar nasıl da ağularını kalbime damlatıyorlar. Baksana! Sevgin, kalemimden neleri damlatıyor. Bu garam kalemimdeki mürekkebe kadar yayıldıysa bu durumu düzeltmek zorundasın, Kuzey. Seni ilk gördüğümde sadece annesine meftun bir genç olarak görmüştüm. O anını hiç unutamayacağımı nereden bilebilirdim ki? Ah şimal yıldızım, ben bile kendi kalbime zar zor sığmışken, sen, benim kalbimden ne istedin?
Kapı çalınınca Erva kalktı ve kapıyı açtı. Karşısında altmışlı yaşlarda bir adam duruyordu.
“İyi günler, Erva Hanım. Ben, Yoldaş ailesinin avukatı; Şinasi Kara. Mümkünse sizinle biraz konuşmak istiyorum.”
“Tabi buyurun.”
“Öncelikle bu saatte bir anda geldiğim için af buyurunuz. Yeni haberim oldu.”
“Estağfurullah. O nasıl söz.”
Kız, adamı içeriye buyur ettikten sonra karşısındaki sandalyeye oturdu.
“Sizinle tanışacağım günü sabırla bekliyordum. Ben, sizin varlığınızdan hep haberdardım. Fakat can güvenliğiniz için sizi arayamadım. Ama siz çıkıp geldiniz. Af buyurun lâkin bu yaptığınız cahillik. Bu insanlar, kendi arzuları, şehvetleri için çevrelerindeki herkesi gözden çıkarırlar.”
“Çok haklısınız. Ama ben zaten mal mülk için gelmedim ki. Ziya dedem parayı almamam için beni çok tembihledi.”
Av. Şinasi, elini susmasını istercesine kaldırdı ve “biliyorum, biliyorum. Hem de çok iyi biliyorum. İşte bu yüzden sizinle konuşmak için geldim. Sizden münferit bir ricam olacak. Bunca malı mülkü yanlış insanların eline bırakmayın, lütfen. Eğer tekrar güçlenirlerse size karşı taarruza geçerler.”
“Aksine peşimi bırakmazlar mı?”
“Siz hâlâ onların kirli geçmişi hakkında net bilgiye sahip değilsiniz. Raci hâlâ çökertilememiş bir çetenin liderlerinden. Onlar güçlendikçe gençleri zehirliyorlar.”
“O zaman neden dışarıdalar? Neden delillerinizi sunmadınız?”
“Ben aile avukatıyım, Erva hanım. Aile içinde ne olup bittiğini bilirim fakat delillere ulaşamam.”
Derin bir sessizlikten sonra avukat sözlerine devam etti.
“Kabul etmekten başka çareniz yok.”
“Ziya dedem benle asla konuşmaz.”
“İsterseniz tüm parayı bağış da yapabilirsiniz.”
Genç kız gülümsedi. Bu fikir aklına hiç gelmemişti.
“Eğer bu konuda bana yardımcı olursanız önerinizi kabul edeceğim.”
“Sizi temin ederim her şey kolaylıkla hallolacak. Hısımlarınız bu ahvâli öğrenince size taarruz başlatacaktır. Bu yüzden yarın erkenden İzmir’e avdet etmeniz sizin için en iyisi olacaktır. Tecessüse kapılmayınız ben, tüm işler ile ilgilenirim. Lâkin şimdi bu belgeleri imzalamanız gerekiyor.”
Adam gülümsedi ve ekledi.
“Bu teklifime onay vereceğinizi bildiğim için hazırlıklı geldim.”
“Kurtuluyorum o halde?”
Erva, avukatın gösterdiği yerleri imzalamadan önce belgeyi inceledi. Av. Şinasi’nin doğru söylediğini anlayınca gösterdiği yerleri imzaladı.
“Siz gerçekten de babanıza çekmişsiniz. Onun gibi sade-dil yüreğe sahipsiniz.”
“Babamı tanıyordunuz, öyle değil mi?”
“Güzel bir dostluğumuz vardı. Kendisini sizi koruması için ben tembihlerdim. Raci’nin gerçek yüzünü öğrendiğim an haber yollamıştım.”
“Aslında bize o kadar iyiliğiniz dokunmuş ki ve hâlâ iyilik yapmayı idame ettiriyorsunuz. Numaranızı alabilir miyim?”
Adam kartını masaya bıraktı.
“Estağfurullah. Neyse her şey için çok teşekkür ederim. Sizi de bu saatte rahatsız ettim.”
“Ne demek, rica ederim. Asıl beni böyle bir günaha şerik olmaktan kurtardığınız ve böylesine güzel bir hayra yönlendirdiğiniz için ben size karşı çok minnettarım. Rabbim ne muradınız varsa versin.”
Adam odadan çıkarken “Lütfen bir an önce İzmir’e avdet edin. Allah’a ısmarladık” dedi.
Erva, yaptığı iyiliğin sarhoşluğuyla başını yastığa huzurla koydu. Kendini ilk defa bu kadar huzurlu hissediyordu. Özellikle de olanları Ziya dedesiyle paylaşmak için sabırsızlanıyordu.
Sabah ezanıyla kalktı ve namazını kıldıktan sonra bavulunu düzenledi. Etrafa attığı eşyalarından eline ne gelirse tıkıştırdı.
Bavulunu toparladıktan sonra gitmeden önce babasının mezarını son bir kez görmek istedi. Bir deste kırmızı gülü toprağa sıkıca sarılmış kar yığınının üzerine bıraktı. Kırmızı, beyaza ne kadar da yakışıyordu. Gülleri bırakırken halim kar örtüsünden sıyrılmış naif bir kardelen gördü. Hayatında ilk defa kardelen görüyordu ve bu çok hoşuna gitti.
Fatiha sûresini okuduktan sonra “artık gitmek zorundayım. Biliyorum, sen beni hep görüyorsun. Keşke annemle vakit geçirebildiğim kadar seninle de zaman geçirebilseydim. Lâkin kaderde yazılmışsa biz kullara, razı olmak düşer. İsyan etmek yerine dua etmek, sabırlı olmak gerek. Ne kadar istemesem de gitmek zorundayım. Kader bu ya, belki bir gün tekrar gelirim belki de hiç gelemem direkt yanına gelirim. Ben, ömrümün ne kadar kaldığını asla bilemem, baba” dedi ve buz gibi hece taşına sıcak bir öpücük kondurdu. Seyyâl yaşlarına hail olamıyordu. Muttarit ardına dönüp bakıyordu. Fakat her baktığında orada kalmak arzusu daha da artıyordu. Bu yüzden bir daha arkaya bakmadan gitti.
Geçmişin huzurlu ninnisini duyar gibi oluyorum. Yağmur yağmaya başlayınca fırsattan istifade eden laternacı bir markizin altına sığınıyor. Bu güzel melodi kesintiye uğradığı için çevredekiler mustarip oluyor. Lâkin onun işi de zordu. Laternanın kolunu muttarit, kesintisiz çevirmesi gerekiyordu. Ne kadar hızlı çevirse o kadar muhteşem bir melodi ârız oluyordu.
“Yazıyor, yazıyor” diyen çocuğu yanına çağırdı ve bir gazete aldı. Yağmur dinene kadar siyaset ve gündemden haberdar olacaktı. O sırada geçen bir tramvayın sesi yağmurun tatlı türküsüne karışacaktı. İşte o sırada annem ve babam karşılaşıyor. Ah o kadim ve huzurlu günler. Bunları düşünmek beni rahatlattı. Keşke şimdiki nesilde geçmiştekiler gibi bu dünyanın uykusundan uyanmış olsalar. Beynim çok muhtelit, zihnimdeki düşünceler sanki bozulmuş, bilinçsizce ileri geri dönen bir dişlinin pençelerindeymiş gibi. Düşündükçe dönen çarklar, bir plak görevini üstlenmiş gibi nostaljik şarkıları beynimin boş odalarında çalıyor. Akisleri kalbime çarptıkça niyazkâr ruhumla dualara daha da sıkı sarılıyorum.
Ne oluyor bana? Her yerde Kuzey’i görüyorum. Herkesi Kuzey’e benzetiyorum. Bazen ise bir halüsinasyonun peşine takılıp gidiyorum. Peki ya nihayetinde ne oluyor? Bomboş bir sokağın dürüşt duvarlarına bakıyorum. Kalbimi nasıl ele geçirmişse rûyalarıma da ortak. Gerçekmiş gibi olan o rûyalar, uyandığımda sukutu hayale uğradığım rûyalar, ah o rûyalar! Bu bilinçaltım! Yüce Allah’ım sen yardım et, sanki deliriyor gibiyim.
İskeletimi saran sarmaşıklar zehirlenmiş gibi. Ağular damarlarımın içinde dolaştığı sürece beynimin içindeki ateş hep yanacak ve ağuların beynimi de zehirlemesine engel olacak. Akrep nasıl ateşten kaçıyorsa zehir de öyle kaçacaktı.
***
“İnsanlar sadece bu dünya için çalışmaz, çocuklar. Nasıl ki bu dünyada başarılı olmak istiyorsunuz, ahirette de cennette yaşamak için böyle azimle çal