Keşfet

20.Bölüm; Geçmişin İzinde🍋

MÜEZZİN

Sanki bilerek yapıyorsun! Sanki benden haberin varmış gibi! Sanki bana acı çektirmek için dünyaya gelmişsin! Ah!

Sakinliğimin membaında koca kayaları aşındırmaya çalışan med-cezirler gibisin. İçimdeki haykırışlara duvar gibi örülmüş sakinliğimi aşarak öfke şelalesinin ifşaa olmasını istiyor gibisin.

Doğum günümden sonra sanki bambaşka bir Kuzey geldi. Ne oluyor sana? Artık davranışların çok şüphe çekmeye başladı. Olabildiğince seninle karşı karşıya gelmekten sakınıyorum.

Burada sözleşmeli öğretmenlik yapmaya başladığından beri tüm vaktini okulda geçiriyorsun. Ben ise zaten fakülteye gidiyorum. Akşamları ise dışarıda değil, işte oluyorum. Evet, farklı saatlerde aynı yollardan geçiyoruz. Bu benim için mühim değil. Kalbim kışı yaşıyor, Kuzey. Kalbim kuzey kutuplarında. Kocaman olmuş sarmaşık, soğuktan buz tutmuş. Evet, o solmadı sadece bir buz kütlesinin içinde. Ne zaman erir? İşte onu Yüce Yaratan’dan başka kimse bilemez.

Feride artık fevri davranışlarda bulunmuyor. Bazen çok sinirleniyor, en çok da bana. Bazen ise çok iyi oluyor. Arada duygu karışıklıkları yaşamasa çok iyi. Onun için çok dua etmiştim. Kuzey’in ve Feride’nin mutlu olması için Rabbime çok dua ettim.

Elindeki kalem, ince hissizleşen parmaklarından kaydı. Dimağından geçen her düşünceyi tıpkı yanındaki bavulun içindekiler gibi düzenle sıralamış beyninin en ücra köşesinde tozlu raflara kaldırılmıştı. Tıpkı kadim kitaplar gibi. Onlar da tozlu raflardaydı.

İçindeki nihayetsiz bilgi membaını barındıran kitapların böylesine yıllanmış bir rafta olması gibi tuhaftı sade-dil duygularıyla harmanlanmış düşüncelerinin zihninde kalebent edilmesi. İçinde harami gibi raks eden acıların onu terk etmesini ister gibi derin bir soluk aldı ve bir lahzada geri verdi. Günlüğünü kilitledi ve bavuluna yerleştirdi. Ecnebi bir şehrin dar sokaklarında izini kaybetmiş garip bir yolcu gibi kuzey yıldızına, yol göstermesi için, yalvarır gibi bakıyordu.

Küçük gri renkteki bavulunu da yanına alarak salona geçti. Evdeki matem havası herkesin kanını dondurmuştu. Turgut bir adım öne çıkarak, kendine kırgın bakışlarını dikmiş Erva’ya “benim nezih kalpli kızım neden her şeyi kendine yüklüyorsun? Kalbin artık daha kaç acı vagonunu yüklenecek? Gitmesen senin için daha hayırlı olacak. Seninle gelmeme bile izin vermedin” dedi.

“Hayır, lütfen kimse benim için endişelenmesin. Feride’nin size ihtiyacı var. Hem ben kocaman bir kız oldum.”

“Hayır canım, gerekirse kırk yaşında ol. Ben hayatta olduğum sürece benim nazarımda hâlâ o ufacık Erva’sın. Unutma, Server’in mezarı Hakkari’de değil, canım. Yanlış biliyorsun, Ankara’ya şehit mezarlığına defnedildi. Söz veriyorum en yakın zamanda Ankara’ya birlikte gideceğiz.”

Turgut, seyyâl gözyaşlarını elinin tersiyle sildi ve “bak, görüyor musun? Ağlattın beni. Daha şimdiden duygusallaşmaya başladım” diye ekledi, gülümseyerek.

Erva “yapma böyle, az önce Ziya dedemle saatlerce ağlaştık zaten” diye yakınarak Turgut’a kocaman sarıldı.

“Kendine oralarda iyi bak, tamam mı? Hakkari, İzmir gibi değildir. Orası şimdi buz gibidir.”

...

Erva, bavulunu ardından sürükleyerek taksi durağına doğru yol aldı. Gökyüzündeki Kervankıran yıldızı ise ona eşlik ediyordu. Geçerken Kuzey’in evinin önünde bir müddet durdu. Bir umut onu uzaktan görmek istemişti.

“Kuzey, muhtemelen sabah namazına kalkmıştır.”

Bekledi... bekledi... uzun bekleyişin ardından umduğunu bulamayınca daha fazla geç kalmak istemedi ve yoluna devam etti. Bir- iki dakika geçmemişti ki kalp atışları hızlandı, yüreğinde heyecan ve ıstırap sanki yarışa girmişti. Hangisi galip gelecekti? Heyecan mı, ıstırap mı?

Sarmaşıklar onu muttarit, sağ tarafa doğru bakması için zorluyordu. Erva, içinden hüzünle “rüzgâr aşktan esiyor lâkin sadece bana, ne yazık ki ona değil” diye geçirdi.

Ruhunu titreten raşelerden rahatsız olarak başını yıldıza doğru kaldırdı ve hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Oysa başını çevirip bir baksa komşu evin bahçesinde bir adamla konuşmaya dalmış olan Kuzey’i görecekti. Kuzey, Camiden yeni çıkmıştı. Komşusu ona bir şey danışmak için yanına çağırınca o da bahçeye gitti. Bahçede asılı duran büyük beyaz çarşafın üzerinde Erva’nın siluetini görür gibi olmuştu. Fakat bir anlık göz yanılması zannederek konuşmaya devam etti.

Zaman ne kadar da çabuk geçiyordu. Az önce İzmir’de, Kuzey’i uzaktan bile olsa görmek için yanıp tutuşuyordu. Şimdi ise uçaktaydı. Aklına sığmayan düşüncelerini, kâğıt vaveylâ atana kadar yazacaktı.

Her şeyi öğrenince hemen gitmek istedim. Lâkin insanın her istediği olmuyor. Sınavlardan sonra nasip oldu. Ben, oraya gidince onlara ne diyeceğimi bilemiyorum. Zaten düşünmüyorum da.

En azından Kuzey’i son defa görebilseydim. Hayat bu. Belki de geri dönüşü kabil olmayan bir yola girmişimdir. Onu görmek bana huzur veriyordu. Masum çehresine son defa da olsa bakmak istemiştim. Kaderde yokmuş ki göremedim. Belki de o Feride’nin yahut bambaşka birinin kaderidir. Allah’ım, bunu düşünmek bile bana acı verdi. Kalbimi nasibim olmayan şeylerden uzaklaştır. Helalim olmayan birini bu kadar düşünmek caiz değil. Zaten bir anda aramızda görünmez buz kütleleri belirdi. Eski samimiyet bir lahzada yok oldu. Hızla hararetle geçen zamana rağmen kalbim durgunluktan kutuplarına çekildi.

Kalbim bir mahkeme salonu. Davalı; anut garam. Davacı ise; devamlı kırılan duygularım. Direnen aşkın avukatı; Kuzey. Kırılgan duygularımın avukatı ise; benim. Kalbimin adaleti, gerçek sahibine yani Hakk’a ait. Şüphesiz ki yeri ve göğü yaratan; el-Muksit. Asıl hakiki adalet O’ndadır. Bu yüzden bekleyeceğim. Yüce Allah’ın kudretine sığınıp, yüce adaletine nihayetsiz güvenimle sabredip bekleyeceğim.

İnsanların bazısı nankördür ve sabırsızdırlar. Kalplerinde küçük bir raşe bile hissetseler hemen o aşka sahip olmak isterler. Her kalp çarpıntısı aşk değildir. Sabredenler bir gün hiç olmadık zamanda kalplerinde büyük bir raşeye sahip olurlar. Evet, bu duygu bazen çok can yakıcı olabiliyor. Ama nankör olmamalıyım. Bu çok güzel bir duygu.

Küçükken, ileride hayatımı hiç tanımadığım biriyle paylaşmamın düşüncesi bile o kadar saçma geliyordu ki. Bu devirdeki insanların kalplerine güvenemiyordum. Geçmişlerde kilitli kalmış bir duygu sanıyordum. Oysa o sade-dil duygu tıpkı zaman gibi kendini gizleyerek dilden dile dolaştığı gibi kalpten kalbe de dolaşmış. Kalplerin sevgi membaında sade-dil tohumunu ekmiş. Şimdi ise bu adama gönlümü kaptırdığım için onu ailemden biri gibi görüyorum. Lâkin artık bu konuları geçmek vakti geldi.

Kalbimde çok yara var. Geçmişte insanların açtığı ve asla iyileştirmeye tenezzül etmedikleri yaralar. Her nefes alışımda kanlı girdabında kaybolduğum yaralar. Amacım ne? Geçmişimi yaralayan insanlardan öç almak m? Gecikmiş intikam sadece bana zarar verir. Zaten buna gerek yok. Ben, Yüce Rabbimin adaletine güveniyorum. Bu dünyada olmasa ahirette işledikleri seyyiatın cezasını çekecekler.

...

Erva, Hakkari’ye varınca ucuz düzgün bir otelde küçük bir odaya yerleşmişti. Saat geç olduğu için geceyi otelde geçirdi ve ertesi gün Hakkari sokaklarında elindeki adresle dolaştı. Nihayetinde begayet uzaktan müzeye benzeyen eski bir konağın önünde durdu. Elindeki adresle uyuşuyordu.

Kapı büyük bir bahçeye açıldı. Yaşı geçmiş bir kadın “kime bakmıştınız?” diye sorunca arkaya döndü. Sakince kadının yanına gitti.

“İyi günler. Ben, Ferda Yoldaş’a”

Kadın hemen lafı keserek “ah onlar, tabi ya! Sonunda o belalardan kurtulduk! Taşındılar kuzum” dedi.

Erva, sukutu hayale uğramıştı. Tam bulduğunu zannederken...

“Lâkin nereye gittiklerini biliyorsunuz, öyle değil mi?”

Kızın telaşlı halini fark edince kadın da telaşlanarak “bir saniye, bende yeni adresleri vardı. Biraz bekle kuzum, hemen avdet edeceğim” dedi ve hızla eve girdi. Kısa bir süre içinde kadın elinde küçük bir not kâğıdıyla avdet etti.

...

Erva fazla vakit kaybetmeden ilk uçakla Ankara’ya gitti.

Akşama doğru güçsüzleşen adımları küçük bir mahallede durdu. Soğuktan çehresi bembeyaz kesilmişti. Küçük, boyası sökülmüş bir gecekondunun ziline bastı.

Biraz sonra kapıyı Raci açtı.

“Bak s