Keşfet

23.Bölüm Devamı🍋

MÜEZZİN

“Şimdiki çocuklar ne kadar da sorgulayıcı. Bir şeyi keşfetmeyedursunlar hemen müstantik gibi sorguya çekerler.”

Genç muallim, sözlerin sahibi meslektaşı Aziz hocaya ilgiyle baktı. Çehresinde beliren her çizgiden bir anlam çıkarıyor, yaşanmışlığın tesiri altında kalıyordu. Türkçe öğretmeni Aziz hoca ile henüz bu sabah tanışabilmişti. Meslek hayatında koskoca yirmi yıl devirivermiş bu adam yine aynı heves aynı duyarlılıkla tıpkı gençliğindeki gibi okulu yeni eğitim öğretim yılına hazırlıyordu. Panolardaki fişleri düzenliyor, yeni öğrencilerinin geçmiş ders notlarını inceliyordu.

Şiddetle kalkmamış bu masum eller, yadırgamanın ve kibrin uğramadığı bu nazar, bu alçakgönüllülük, temiz dili aman Yarabbi ne mütevazı bir muallim. Filvaki bu güzel ismi hakkediyor. Ah Aziz hocam senin gibiler neden bu kadar az?

Kuzey, bu adamın davranışlarını babasına benzetiyordu. İşine pür dikkât odaklanmasıyla mantıklı cümleleriyle...

Fakat Aziz hocanın öğrencilerine yaptığı babalığın yarısını babası Kuzey’e yapmamıştı. Kuzey her zaman babasına benzemekten korkmuştur. Onun gibi sorumluluktan kaçan biri olmaktan çekinir, daha da sorunların üzerine gitmeyi tercih ederdi. Belki de başka insanların hayatına burnunu sokmasının sebebi buydu. Oysa Erva onun için hiçbir zaman bir başkası olmamıştı ki.

Ne yazık ki küçük hanım hâlâ genç muallimin mektubuna dönüş yapmamıştı. Ona kötü bir şey olduğunun hissine kapıldı. Şimdi açık pencereden içeriye dalan rüzgârın kâğıtları etrafa savurması yetmiyormuş gibi içindeki huzursuzluğu daha da arttırmıştı. Böylesine hışımla esen rüzgâr ne anlama geliyordu?

“Allah’ın rüzgârından kul hiç rahatsız olur mu?” dedi Aziz Hoca.

Kuzey’in huzursuzluğunu hissetmiş olmalıydı.

Genç muallim yerdeki kâğıtları toplayarak “hâşâ! Başka bir sebep. Huzursuzluk bir yüreğe veba gibi girdi mi herkes kişiyi sinameki sanır” dedi.

“Yüreğindeki huzursuzluğu öyle çok sahiplenmişsin ki ona o kadar yüz vermişsin ki seni tamamen ele geçirmiş.”

Kuzey topladığı kâğıtları dosyanın içine sırayla yerleştirmeye başladı.

“Onu hiç kabullenmeyecektim.”

“Huzursuzluğu mu yoksa onun membaını mı?”

“Bilmiyorum Aziz hocam. Eğer bilseydim şimdi bu halde olmazdım.”

“Eğer şimdi bu haldeysen Yüce Yaratan’ın kudretiyle bu durumdasın.”

Hoca işaret parmağıyla masaya daire çizerek sözlerine devam etti.

“Şüphesiz yerde ve gökte olanları gören de işiten de O’dur. Allah’ın kudreti öyle büyüktür ki hiçbir güç senin bu halde olmanı değiştiremez. Sakın keşke demeyesin. Eğer Yüce Allah bu durumda olmanı istiyorsa senin ne karşı çıkmaya hakkın var ne de nedamet duymaya. Geçmişi değiştirmek senin haddine mi? Yüreğinde bir bilmece var, oğlum. Ya o bilmeceyi çözer huzuruna kavuşursun ya da o bilmece huzurunu da alır yüreğinin içinde sırlanır.”

“Hiçbir zaman duygularımı sırlamadım.”

“Bugün günlerden pazar, Kuzey. Zaten yarın okullar açılacak. Senin temiz bir zihne sahip olman lâzım. Sevdiklerini arayıp konuş ki rahatlayasın.”

“Geldiğimden beridir kimseyi arayamadım, şebeke çekmiyor. Nefes darlığı çektiğim için yüksek tepelere çıkamıyorum. Mektup yolladım. Annem dönüş yaptı lâkin anneciğimin huzurlu teranesini duymak isterdim.”

“Köyümüzün en büyük sorunu. En çok da bu ahvalden öğrencilerimiz mustarip. İnternet çekmediği için eğitim hayatlarında çok zorluk yaşıyorlar. Yaşlılar şehirdeki çocuklarıyla görüşme yapabilmek için nasıl o tepeye çıkabilirler? İnsanlar telefon görüşmesi yapabilmek için sadece bahar ve yaz aylarında yüksek tepelere çıkabiliyor. Bilsen ne kadar tehlikeli. Sadece Pazar günleri köylülerin Cami minaresine çıkıp sadece bir saat görüşmelerine izin veriliyor. Bugün gidip şansını dene, bakalım.”

“Neden bunca zaman kimse bu sorunu çözmedi?”

Öğretmen yılgınlıkla başını sallamakla yetindi.

Kuzey dosyaları dolaba yerleştirdikten sonra annesini aramanın heyecanıyla yola çıktı. Aynı zamanda da şebeke sorunu yüreğine bir kemirgen gibi yerleşmişti.

*

İnce dolma kalemini mürekkebe daldırıp çıkardı. Masasındaki küçük lamba iyicene parladığında çehresi kâğıda yansımaya başladı. Bu çehre, huzurunu korumaya çalışan dertli bir o kadar da sevdalı adamın çehresi değil miydi? Yüreğindeki sevdalar çoktu, kendisini huzura erdiren sevdalar...

En büyük sevdası Hak değil miydi? Kışın üşüyünce ceketine sarılan bir veli gibi hatta daha bir sahiplenircesine dinine sımsıkı sarılan, her niyazında Yüce Yaratan’a kurban olan bu güzel adam, fani dünyanın ufacık sevdasıyla dertli olan adam değil miydi? Yatsı namazını az önce kılmıştı. Huşu içinde kıldığı namazın nuruyla aklanmış çehresinin yanı sıra geriye kısılmış sesi kalmıştı. Peki ne idi bu kadar ağladığı halde yüreğinde bir türlü söndüremediği dertleri?

Dünyada her saat başı kirli su nedeniyle 200 çocuğun hayatını kaybetmesi olamaz mı? Günde 4800 çocuk yaşamını yitiriyor.

Her gün Kudüs’e ağlıyordu genç adam. Dinleri uğruna savaşan, direnen, Mescid-i Aksa’yı koruyan Filistinliler öldürülüyordu. Çocuklar katlediliyordu. Neden Müslümanlar birbirlerine sahip çıkmıyordu. X ülkesi Y ülkesi altın mikrofonlarında konuşurken Afrika’daki çocuklar açlıktan ölüyordu.

Doğu Türkistan ne için o haldeydi? Uygur Türklerine o eziyetler yapılırken neden herkes ağızına fermuar çekiyordu? O kamplarda neler dönüyordu? Müslüman olmaları ne için bazılarının zoruna gidiyordu?

Genç adam ağlıyor, düşünüyor, dua ediyor fakat sonuç yine hep insanların sağlayamadığı adalete, kibre, bölücülüğe geliyordu. O da farkındaydı; insanlar adaleti sağlayamıyordu.

Zihninden geçenler burada anlatılanlardan daha fazlaydı.

Kalemi elinde öylece kalakalmıştı. Şükrediyordu haline, halimize. Ülkesinde ay yıldızlı sancağının altında akşamları rahat uyuyabiliyordu.

Kalemindeki mürekkep beyaz kâğıda damlıyor, zihninden ucunu yakalayamadığı bin bir düşünce silsilesi geçiyor, zaman su gibi akıp geçiyordu.

Kuzey de anladı sözün bittiği yer olduğunu. Işığını söndürdü, hiçbir şey yazmadan mürekkebin kapağını kapattı ve uyumaya gitti. Havalar artık serinlemeye başlamıştı. Ağaçların en güçlü dallarında bile yaprak kalmamıştı. Hepsi yeryüzünün soğumuş toprağına bırakmıştı kendini.

Bir hafta sonra

Elindeki mektubu derin bir hasretle açtı. Tarihi es geçerek bakışlarını Erva’nın el yazısına çevirdi.

Kuzey;

Beni unutmayıp haberdar ettiğin için müteşekkirim. Ziya dedem de çok iyi, sana çok çok selamı var. Mutlu olduğunu oralarda sevildiğini öğrenince içim nasıl da ferahladı. Senin yokluğunda eksik kalan İzmir miydi yoksa ben mi bilemedim. Günlerce düşündüm. Benim senin sade dil sevgine hep ihtiyacım vardı zati. Peki ya bu şehir neden gri? İzmir seni çok özledi, müezzin bey. Lâkin benim begonvil sarmaşığım kökleriyle öylesine kuşatmış ki İzmir’i, avutuyoruz birbirimizi. Öğrencilerinin sana ihtiyacı var.

Buradaki herkes seni özlese de pırıl pırıl çocuklar çok güzel bir muallime sahip oldular. Mektubunda ufak bir çocuktan bahsetmiştin. Senden özür dilemek istemiş. Bilir misin? Benim Turgut eniştem de Batmanlı. Akrabalarla bir araya geldiğimizde hep Kürtçe konuşurlar. Munise teyzem de zamanla öğrenmiş. Babam Hakkari doğumluydu. Eğer yaşasaydı eminim ki bana öğretirdi...

Bibore; üzgünüm demek.

Kuzey, dilerim ki ülkemizde konuşulan tüm dilleri hayırlısıyla öğrenebilirsin. Belki bir gün bana da öğretirsin. Güzel ülkemizin güzel dilleri. Ne Doğu Anadolu eksilse haritadan Türkiye oluruz ne de İç Anadolu, Ege, Karadeniz, Marmara, Akdeniz. Hepsi şivesiyle, dilleriyle, gelenek görenekleriyle ülkemizi tamamlıyor.

Bu mektupta beni hiç olmadığım kadar samimi bulduğuna eminim. Zira ben hep düşüncülerimi içimde sırlayan o küçük hanımdım. Hayat bu ne olacağı belli olmuyor. Bazen ölüm öyle kolay unutuluyor ki kırmadık kalp bırakmıyoruz. İnsanların zihninde güzel anılar bırakmak istiyorum. Umarım bana karşı bir kırgınlığın yoktur. Kendine çok iyi bak. Buralar gece vakti soğumaya başladı. Orasını tahmin bile edemem. Dikkât et yüreğine soğuk gelmesin. Bu arada sana çok severek okuduğum bir romanı gönderiyorum. Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece adlı eseri.

Kendine ve umutlarına iyi bak. İzmir seni mutlu görmek