Keşfet

23.Bölüm; Iğdır🍋

MÜEZZİN

Genç adam görev yapacağı yere uyum sağlayabilmek için elinden geleni yapıyordu.

Ev tutana kadar muhtarın evinde misafirdi. Henüz misafirliğinin üçüncü günü olmalıydı. Orta yaşlardaki muhtar begayet mütevazı, namütenahi bir şefkat ile genç muallime sahip çıkmaktaydı. Eşi de onun gibi sıcakkanlı, etrafına mutluluk, huzur neşreden bir kadındı. Günlük hayatında daha fazla Kürtçe konuştuğundan Türkçe konuşmakta zorlanıyordu.

Köy halkı genç muallimi görmek onunla tanışmak için muhtarın evine geliyorlardı. Öylesine samimiler idi ki sanki hepsini bir arada tutan kan bağı varmış gibi. Zati kan bağına ne lüzum, gönül bağı olsun, gönül telleri aynı melodiyi çalıversin, öyle değil mi?

Bazı zaman öylesine sohbetin umkunda kayboluyorlar ki genç muallimi unutuverip Kürtçe konuşmaya başlıyorlar. O zaman Kuzey ise sadece tebessüm ederek başıyla onaylıyor eş zamanlı olarak da Kürtçeyi öğrenmek istiyordu. Öğrencileri ve velileriyle her zaman iletişimini kuvvetlendirmek peşindeydi. Yine o güzel akşamlardan biriydi. Lâkin bu sefer salonu misafir sesleri değil, muhtarın halim teranesi doldurmaktaydı.

Dereceli gözlüğünü takmış, divanın köşesine yerleşmişti. Kürtçe mevlit okuyordu. Genç adam kendinden geçmiş, bu huzurlu teranenin manalarının derinliğinde kayboluyordu. Ellinin üstündeki bu adamın ses tonunda senelerin ıstırabı, heyecanı, gururu geziniyordu. Kederliydi üç sene evvel oğlunu kaybetmişti. Lâkin bir o kadar da gururluydu. Oğlu askerliğinin ikinci haftasındaydı ki henüz şehitlik mertebesine ulaşmıştı. Sevinçli olmasının sebebi ise küçük oğlu bir hafta sonra askerden dönecekti. Muhtar için devlet her şey idi. Bayrağın alı ruhunu öylesine sıkı sarmalıyordu ki yüreğinin kaynağından namütenahi vatan sevgisi, bayrak sevgisi coşuyordu.

Evinin çatısından penceresine kadar uzanan büyükçe bir bayrak asmıştı. Tozlandıkça, hanımı sancağı alır temizce yıkar, kurular ve tekrar yerine asardı. Muhtar ve hanımı sancağın üzerindeki aya ve yıldıza ne zaman baksa hemen kırmızıların arasından büyük oğullarının o gururlu çehresi irtisam ediverirdi.

Ertesi gün genç muallim muhtarın kiralık evini tuttu. Okula begayet yakındı. Lâkin Kuzey’in bu sevincinin nedeni kiraladığı evin küçük bir gecekondu olmasaydı. Evi gördükçe Erva’yı hatırlıyor, kalbine kazınan hasreti biraz olsun diniyordu. Eve yerleşir yerleşmez ilk işi Erva’ya mektup yazmak olacaktı. Fakat şu anda daha mühim işleri vardı. Atandığı okula gidip, kayıt işlemleriyle ilgilenecek, hemen ardından ise Camiye ikindi namazını kılmaya gidecekti.

Eşyaları hızlıca evine tıkıştırıp, okul yolunu tuttu. Yerler kızıl yapraklara bürünmüştü. Hava hafiften serinlemeye başlamış, rüzgârın türküsü coşmuştu.

“Yapraklar dallarını terk ediyor birer birer. Önce ağacın gölgesine sığınıyorlar. Rüzgâr türküsünü söylemeye başladığında ise esintiye teslim oluyorlar. Kimisi dingin bir nehrin üzerindeki yakamoza kimisi ise bir mecnunun kitabının arasına konuk oluyor. Kimisi bir hatıra olarak yıllanırken kimisi de kuruyup masum bir çocuğun minik ellerinin arasında ufalanıyor.”

Kuzey, henüz daldan yeni kopan yaprağı yere düşmeden yakaladı.

“Ve bu yaprakta benim gibi bir mecnunun günlüğünde yıllanacak. Alışmışım herşeyi yıllandırmaya. Sevgimi bile açıklayamadan yüreğimde yıllandırmaya esir ettim. Tarumar olmuş duygularım acep ne zaman nuranî yola kavuşabilecek? Muzlimin içinde kaybetmeden sevdiğimi, sevgime karşılık bulabilecek miyim? Saatler sonra gün batacak. Buradan günbatımını izlemek çok daha güzel diyorlar. Bilir misin küçükhanım? Utanınca çehren gün batımının renklerini alıyor. Sanki tüm kızıllıkları çehren bir anda çekiveriyormuş gibi...”

Rüzgâr ağladığında kuru bir yaprak daha kavuşur toprağa ve bir gölden mırıldanır yakamozlar yavaşça. Doğanın ninnisi sürer geceden sabaha. Huzurlu bir terane yükselir semaya. Yıldızlar mest, ay sermest. Akompanye eder kuru dallar, utangaç şelalenin katılmasıyla. Dil-i mecruh çobanın kavalı pek yanık, neler olmuş ona? Rüzgârın ağlayışının sebebi bu imiş. Kavalındaki melodiler karışmış esen rüzgâra. Dertlerini anlatmış göldeki balıklara. Ve bir gül kanamış, kendi dikenlerinden. Küsüvermiş dalından koparanlara. Bulutlar yağmuru paylaşmaktan vazgeçmiş. “Kirlenen kalplerden yeryüzünü arındıramıyorum” demiş.

Bu sene papatyalar saklanır gibi. Koparılmadan da güzel koktuklarını söylemekteler fakat dinletemezler. Seviyor sevmiyor hurafesine kurban olurken, bir heves uğruna başlara bir günlüğüne taç edilirler. Sonrası mı? Sonrası kururlar... tıpkı süslü vazolardaki çiçekler gibi...

Dağlar masum bir çocuğun tebessümüne bürünmekte. Çoban kavalına üflemeye devam etmekte. Bu huzurlu ninni tren olup doğaya karışmakta. Kuşlar hâlâ şarkılarını söyler arkada ise doğanın muazzam senfonisi. Oysa ki anlattıkları çobanın derdinin ta kendisi... doğanın ninnisini yeniden dinlesek, anlayabilir miyiz o elîm sözleri?

Genç adam okul çıkışı ikindi ezanıyla Cami’ye gitti. Herkesin çehresi ona yabancı gelmeye başladı. Camide olmasaydı kendini bir anda yapayalnız hissedebilirdi. Camii öylesine kalabalıktı ki muallim kapının girişinde yer bulabildi. Mutekit bir yüreğin her ibadette huzurla, ilahi bir aşkla çarparak huşu içinde secdeye kapanmasını tavsif etmeye çalışmak noksan kalır. Mühim olan hissetmek değil midir zaten? O an öyle kudretli bir huzurla ihata edilirsin ki rekatların hiç bitmesini istemez, secdeden başını kaldırmak istemezsin.

Muallim bey huzurun umkuna sığınırken kendini bir anda selâm verirken buldu. Selâm verdikten sonra bir müddet etrafındakileri süzdü.

Namazını bitirip çıkıp giden de vardı kalıp niyazla hem dem olan, seyyal yaşlarla dua edenler de vardı.

Kuzey, içten bir tebessümle, yerinden kalkarken küçük bir çocuğun kendisine çarpmasıyla düşmesi bir oluverdi. Şaşkın bir ifadeyle çocuğun elinden tutup kaldırdı.

“Nedir bu aceleniz küçük bey?”

“Bibore.”

Çocuğun ne demek istediğini anlamasa da çehresindeki masum ifadeden iyi niyetini anlamıştı.

“Acep adını bana bahşetmeyecek misin?”

“Ben sizi tanımıyorum.”

Kuzey, çocuğun başını okşayarak “öyle olsun bakalım, belki bir gün tanışmak nasip olur” dedi.

Kuzey’den Erva’ya

Allah’ın selamı ve rahmeti üzerine olsun küçük hanım;

Sıhhatin nasıl? Ziya dedeyi çok özledim. Onun o huzurlu sohbetini özledim.

Seni çok ihmal ettiğimin farkındayım. İtizar ederim. Lâkin belirtmeliyim ki geldiğimden beridir boş vakit bulamadım. Birkaç gün muhtarın evinde konuk oldum. Kiraladığım eve henüz yerleşebildim. Sana biraz muhtar ve hanımından bahsetmek istiyorum. İkisi de öylesine nezih ve sade-dil yüreğe sahip ki orada kendimi ecnebi hissetmedim. Hatta ne yalan söyleyeyim orada onlarla birlikte kalmak istemiştim. Sanırım ilk defa bir evde yalnız yaşayacağım. Korktuğumu sakın düşünmeyesin sonra incinirim. Kiraladığım ev muhtara ait. Görmelisin tıpkı senin evin gibi bahçeli ve tek katlı. Evet, bu ev bana huzur veriyor.

Canımı sıkan bir ahval var, küçük hanım. Bugün camide küçük bir çocuğa rast geldim. Bana çarptığında “bibore” dedi. Sanki Kürtçeyi bilmediğim için öğrencilerim ve velilerimle rahat iletişim kuramayacakmışım hissine kapılıyorum. Bir bilsen ne de güzel Türkçe konuşuyor. Lâkin bir kere kafama taktım, Kürtçeyi öğrenmek arzusu içimde uyandı. En yakın zamanda kursa başlamak istiyorum. Arapçayı biliyorum. İngilizceyi de biliyorum. Fakat niyeyse Kürtçe bana pek bir zor geliyor. Sanki öğrenme kabiliyetim zayıflamış gibi. Belki de kendimi öğrencilerim için yetersiz gördüğümden bu hisse kapılmış olabilirim.

Unutmadan buranın havasından bahsetmeliyim. Sonbahar olmasına rağmen sanki kışı yaşıyoruz. İzmir’in sıcağına öylesine alışmışım ki şimdiden üşümeye başladım. Aralık, ocağı düşünemiyorum, bilmem nasıl olur?

Buralara asıl baharda gelmeliymişim, öyle diyorlar. Pınarbaşı baharda öylesine güzelleşiyormuş ki havası bîmar adamı iyileştirirmiş. Baharda mütenevvi çiçekler açar, güneş pencerelerin arasından huzme olup evlere misafir olurmuş. Adeta doğa uyanır, yaralı bir çocuk nasıl ki annesi ilgilenince ay gibi parlar da içi içine sığmazsa doğa da uyanınca insanlar rahat bir nefes alır