24.Bölüm; Cep Defteri🍋
***
🍀
Bugün yine bir yığın oldu düşleri,
Düşlerinde kaybolup sırlandı sözleri.
Teeddüp içinde yandı, kavruldu yüreği
Hakk’a sığındı, özlememek için gideni.
🍀
Genç kız mektubu şaşkınlıkla aldı. Kuzey’den bu kadar erken dönüş beklemiyordu. Yol boyuncu yüreğindeki rahatsız edici ağırlığın sebebini şimdi anlayıvermişti.
“Iğdır’a geldiğimden beridir küçük cep defterimi arıyorum. Kahverengi, kilitli cep boy bir defter. Seninle doğum gününde buluştuğumuz yere gidip bakar mısın Erva? Gerçekten onsuz duramıyorum, lütfen.”
Erva tebessüm etti. Yaprakların çoğu dökülmüş sarmaşığı okşayarak “görüyor musun sarmaşık? Bu sefer hatırımı sormadı. Bu kadar kederlendiğine göre defter onun için mühim olmalı. Lâkin şimdi nasıl giderim? En yakın arkadaşım Mebrure gelecek, ders çalışacağız. Fakat Kuzey neden beni oraya gönderiyor? Orada çok zor anlar yaşadık ve ben hâlâ korkuyorum” diye fısıldadı.
Zihninde ucunu yakalayamadığı düşünce silsilesi arız oldu. Mebrure ise henüz gelmek üzereydi. Geç saatlere kadar ders çalışmayı planlarken şimdi nasıl erteleyebilirdi?
Kaşlarını yukarı kaldırmış düşünürken Mebrure’yi karşısında buluverdi. Erva hasretle boynuna atılarak “hoş geldin Mebrureciğim” dedi ve hemen ardından kızın karşılık vermesine müsaade etmeyerek evin anahtarını eline tutuşturup ekledi.
“İçeride beni bekleyebilir misin? Acil bir işim var gelince anlatabilirim. Şimdi karanlık çökmeden ve cesaretimi yitirmeden gitmem lâzım.”
Genç kız içten bir tebessüm savurdu. Lâkin bakışlarına karışan endişeyle “tabi” diyebildi.
Erva kulübenin olduğu yere gittiğinde eski halinden daha farklı gördü. Hani o etrafında uçuşan kelebekler? Esen yumuşak ılık rüzgâr yerini urağana bırakmıştı. O günü yad etmek adına orada uzun süre kalmak istedi. Fakat içindeki meşum korku ve Mebrure’nin yalnız kalması ona engel oldu. Kulübenin içine girmekten çekiniyordu. Kapıyı hafifçe itekledi. Uzun zamandır menteşeleri yağlanmamış olan kapı büyük bir gürültüyle açıldı. O günkü kandillerden sızan sarı parıltıların yerini tozlar almıştı. Masanın üstünde duran el yapımı ahşap gemiyi hemen tanıdı. Ona baktıkça kederleniyor ve yeni hülyalara dalıyor kendini hayattan soyutluyordu. Kendini toparlaması lazımdı. Şimdi gündüz gözüyle her şey görünüyordu. Öyle ki yerde yıpranmış küçük bir defter sahibini bekliyordu. Kuzey’in belirttiği gibi defterde kilit vardı. Fakat o günkü düşmenin etkisiyle olacak ki kilit zarar görmüştü. Genç kız yerden defteri aldı. Elleriyle toprağı sildi. Mebrure’yi daha fazla bekletmeyecek olmasına sevindi. Ama aklına düşen o meşum fotoğrafla sarsıldı. Peki arkadaşı yatağın altındaki kanlı sopayı bulursa? Adımlarını hızlandırdı. Bir yandan görmesini ve böylece bir sırdaşı olmasını bencil bir duyguyla arzuluyor bir yandan da çok sevdiği arkadaşını bu tehlikeli meseleden uzak tutmak istiyordu. Uzun zamandan beridir Devrim'in ölmeyip sadece ona acı çektirmek için bir yerlerde saklandığına kendini inandırmıştı.
Evinin önüne geldiğinde Munise ile karşılaştı. Munise gergin bir ifadeyle etrafında onu gözetleyen insanlara bakıyor, zihninden geçen uğursuz vesveselerin ağırlığını ruhuna davet ediyordu. Bir bahane arar gibi evin içerisindeki gölgeye dikkât kesildi. Perdeyle oynayan bir el gördü. Rengi sararmaya, soluk alış verişi hızlanmaya başladı. Karşısında tüm içten gülümseyişiyle bakan Erva’ya şiddetli bir tokat savurdu. Genç kız ne yaşadığını kavrayamadan kendini yerde buldu.
“Neden el alemi haklı çıkartıyorsun sen?”
Genç kız az önce ne yaşadığını idrak etmeye çalıştı. Bu sırada hadiseyi pencereden gören Mebrure dışarı koştu. Erva’nın üzerine yürümekte olan kadını engelleyerek “bu ne cüret!” diye çıkıştı.
Evden çıkan kişinin Mebrure olduğunu farkedince geriye doğru bir iki adım attı.
O sırada Camiden gelmekte olan İmam Ziya kalbini tutarak olay yerine geldi.
“Perihan sana Erva’yı bu yüzden mi emanet etti? Başkalarının gıybetine ortak ol, bu kızcağızı herkesin içinde suçlu durumuna düşür diye mi sana emanet etti?”
İmam Ziya’nın sözleri üzerine Munise’nin kaşları daha bir çatılmış, az önceki sararmış çehresinde kızıllıklar belirmişti. Yüreğindeki fesatlığın varlığı meçhul olsa da falanca kişisinden gıybet duyması ona inanması için kâfi gelmişti. Çevresindeki haksız bir topluluğu haklı çıkarınca dürüstlük yaptığını mı sanmıştı?
Hep böyle mi giderdi? İçinde bir yerlerde gizlenen kötülük tohumunu en ufak bir söylentide sula ve ele geçirilmene müsaade ver. Munise’nin muttarit yaşadığı döngü bundan ibaretti. Hayfa ki! Bir kez daha kötülük tohumunu yeşertmişti. Utancın emareleri çehresinde meydana gelince topluluğun arasına sızarak uzaklaştı. Ne itizar ne de merhamet onun zihnine o an hiç uğramamıştı. Bir kez daha çıkan dedikodulara inandığına yanıyordu.
Genç kız yere düşen defteri de alarak Mebrure’nin desteğiyle kalktı. Artık ağlamak gücünü yitirmiş, öfkesi dinmiş, kemale ermiş bir ruh gibi etrafını süzdü.
İmam Ziya meraklı kalabalığa dönerek sakince “itizar ederiz. Çünkü sizler için iyi bir eğlence membaı olamadık. Gıybet kefeleriniz bugün de bir yığın yanlış anlaşılmalarla doldu. Evden çıkmasını beklediğiniz her kimdi bilmiyorum ama Mebrure kızımın istediğiniz kişi çıkmadığına eminim. Oysaki sizi kimin kandırdığını çok iyi biliyorum!” dedi.
Evden bir kızın çıkması mahalle halkının yersiz dedikodularını bir lahzada söndürüvermişti. Oysa hiçbir zaman o evden tabir ettikleri gibi adamlar çıkmamıştı.
Topluluk bu cümleler üzerine memnuniyetsiz ifadeyle dağıldı. Erva arkadaşına sarılarak “her şey geçecek değil mi?” dedi.
“Allah’ın izniyle geçecek çiçeğim.”
Genç kız, arkadaşını bırakmak istemiyordu. Mebrure onun için bir huzur ırmağıydı. Koyu renklerde giydiği feraceleri hurmaya benzer tatlı bir koku neşreder cenneti hatırlatırdı. Çehresinde ise Teheccüd namazına uyananların nuru vardı. Hatta öyle ki bazı günler Teheccüd vaktinde Erva’yı arar namaza uyandırırdı.
Tıp fakültesinin en güzel hediyesinden biri de onun için Mebrure olmalıydı. Erva’dan altı yaş büyük olması onun için aynı zamanda bir abla demekti. Onun hayat tecrübelerinden faydalanmayı geçmişini dinlemeyi seviyordu.
Mebrure de bir hikâyeydi geçmişiyle geleceğiyle ve en mühimi hayalleriyle.
O gün akşama kadar ders çalıştılar. Akşam namazından sonra mutfakta Mebrure’nin meşhur tatlı tariflerinden birini denediler. Daha sonra kanaviçe yapmaya başladılar.
Erva için o gün boyunca kilidi kırık defter konusu unutulmuş oldu. Fakat ertesi gün fakülteye gitmek üzereyken aklına düştü. Olay sırasında defteri düşürmüştü ve kilit tamamen kırılmıştı. Defteri elinde evirip çevirdi. Yeni bir kilit lâzım diye düşündü.
İçinde bir iki boş yaprak kalmıştı. Bu masum çehreli, sırlı adam o kadar ne yazmış olabilirdi? Okumak istedi. Lâkin merakının, günaha girmesine sebep olacağını bildiği için defteri geri kapattı. Aynı zamanda Kuzey ile ilgili herşeyi öğrenmekten korkuyordu. Zira genç adam sadece insanlara kendini göstermek istediği gibi davranmış olabilirdi.
Kaçamadı yine yüreğindeki zulmet duygudan. Haddini aştığının farkındaydı. Fakat pencereden dalan rüzgâr defterdeki sayfaları çevirdikçe merakı artıyor, zihninde ucunu yakalayamadığı bin bir türlü düşünceler geçiyor artık bunların nihayete ermesini istiyordu. Dayanamayarak bir sayfa çevirdi.
Bugün Erva biraz daha iyi oldu. O an benim için iyi olan bu şehir miydi, umutlarım mı, küçük hanım mı? Bilemedim. Yüreğimde ruhumu kemirmeye çalışan muzlim kederin nihayete ermesini nasıl da çok isterim. Ziya dedenin hastanedeki sözleri hâlâ kulağımda. O sözleri unutmak kâbil mi? Zavallı kızın kimsesi kalmadı. Onu bana hepimize emanet etti. Aman Ya Rabbim emanete nasıl sahip çıkabilirim?
O sade dil masum bir kız çocuğu. Oysa dünya...
Feride öyle değil, onun tam tersi. İçine hiçbir şeyi atmıyor. Bilakis bereket versin aklına gelen herşeyi düşünme yetisini kullanmadan söylüyor.
...
Kayalıklarda açan bir gül gibi. Sanki en ufak bir şiddette köklerinden kopacak, azgın suların içinde kayboluverecekmiş gibi. Hercümerç düşüncelerin zihnimde sırlanmaları gerek. Yoksa ne ben ne de bu düşüncelerimin membaı g