Keşfet

25.Bölüm; İlk Nefes🍋

MÜEZZİN

Yanan sobanın çıtırtısı sessiz odayı inletmekteydi. Bununla birlikte sobadan yükselen alevler etrafa biraz olsun ışık neşrediyordu. Teheccüd namazı sonrasında çehresi aydınlanmış huzur bulmuştu. Kuzey çayını alarak masanın başına geçti. Perdeyi açarak siyahları yırtan göğe baktı. Yıldızları göremeyince tebessümü kayboldu. Lâkin göremese de onların aynı yerde olması ona yeterdi, öyle değil mi?

“Yıldızların ardında olmaya ihtiyacım var. Ellerimi uzatırsam gökyüzü beni kabul edebilir mi? Rabbimin sevgisine lâyık mıyım? Ruhum sanki siyahları yırtıp geçen lacivert semada geziniyor. Şu anda yüreğime yerleşip kalan tek heves ihtiyar-ı uzlet olmalı. Yoksa gönül bu denli çarpmamalı. Dilime dolanan bir dua, zikreden kalbim, başım secdede, ruhum yıldızların arasında.”

Bir süre göğü izleyip huzuru tattı. Ardından Erva’nın yolladığı kitabı okudu.

“Yeşil gece mi? Oysa ben kendini siyahlıklardan kurtarmaya çalışan mavi bir geceye tanıklık ediyorum.”

Genç adam semaya yükselen ezan sesini dinledi ve ekledi.

“Sabah ezanı evime huzur getirdi. Doğacak şemsin habercisi. Müezzin çağırıcı demek. Bir insan neden çağırıcı olur? İnsanları nereye çağırıyor? İşte doğru olan düşünce de budur; namaza çağırıyor. Allah’a kulluk etmeye, secdeyle hem-dem olmaya çağırıyor. Ruhanî bir birliğe, nuranî bir yola çağırıyor. Çehrelerin Kabe’ye döndüğü, ellerin semaya uzandığı, yüreklerin zikirle attığı, dillerin duayla döndüğü o mübarek zamana çağırıyor. Şüphesiz bize gerçek olan ölümü, kıyameti hatırlatmakta. Aman Ya Rabbim sen bizleri kıyamet gününde çehresi aydınlananlardan eyle. Şüphesiz ben, Yüce olan Rabbime sığındım.”

Kuzey bitmiş çayına baktı. Ne zaman içtiğini bile unutmuştu. Bardak da soğumuştu.

Yeşil seccadesini kıbleye doğru sererek huşu içinde namazını kıldı. Hemen ardından Kur’an-ı Kerim’i açarak Yusuf suresini okudu.

Güneş doğmak üzereydi. Temiz hava almak için dışarıya çıktı. Bir veli edasıyla kabanına sıkıca sarılmış yumuşak karı incitmeden yürüyordu. Biliyordu ki incitmediği karın altındaki bu topraklar zamanı gelince bedeninin evi olacaktı, toprağına iyi bakmalıydı. Uzaktaki dağların ardından yavaşça kızıllıklar gökyüzünü sarmaktaydı.

Erva’ya yolladığı son mektubun ardından günler geçmesine rağmen herhangi bir cevap gelmemişti. Elinden gelse o defterini bir ömür boyu sırlamak isterdi. Lâkin kaybetmesi genç adamı çıkmaza sokmuştu. Yüreğindeki her şeyin yazılı kaynağı o minicik defterdi.

Defterdeki düşüncelerini sevdiği kızın okumasını istemezdi. Çünkü eğer okursa onu ilelebet kaybedebilirdi. Defterin kilitli olduğunu düşünerek kendini avuttu.

Ellerini doğan güneşe doğru uzattı. Uzaktan sanki adeta ellerinin arasından şems yükseliyor semaya yayılıyordu. Gökyüzüne dağıldıkça gri bulutlar üzerini çarşaf gibi örttü. Henüz erimemiş olan karın üzerine tekrar kar yağmaya başladı. Genç adam evinden fazla uzaklaşmamış olmanın verdiği rahatlıkla etrafını izlemeye devam etti.

Gittikçe artan kar yağışı her tarafı sis içinde bırakmış uzakları görünmez kılmıştı.

Kuzey biraz ileride soluk alma sesi işitti. Soluğuna acı inlemeler karışan bir kadın sesiydi. Merak içinde sese doğru yaklaştı.

Karnı burnunda genç bir kadın muallimin evinin yanındaki ağaca yaslanmış derin derin soluyordu. Soluklarını kısa çığlıkları kesiyor, tekrar yeni doğmuş bebek gibi nefes alıyordu.

Genç kadın “artık çok geç” diyebildi. Kuzey, kadına destek çıkarak kalın kar tabakasının üzerinde yürümesine yardım etti. Ayakta zor duran kadını sözleriyle teskin etmeye çalışıyor aynı zamanda da evinin kapısını açıyordu. Olayı uzaktan evlerinin pencerelerinden izleyen kadınlar dışarıya çıktılar. Yaşlıca pembe çehreli bir kadın, gebe kadının kolunu Kuzey’in ellerinden kurtararak genç adamın evine soktu. Hemen ardından civardaki tüm kadınlar sıcak su dolu ibrik, leğen, havlu ellerine ne geçtiyse alarak olay mahalline gelmişlerdi.

Kuzey bu sırada 112’yi aramak için telefonunu çıkardığında ihtiyarlamış bir kadın sinirli bir şekilde bastonuyla eline vurdu.

“Sende şebeke çekiyor galiba! Az ileride ebe var, torunum çağırmaya gitti gelir şimdi.”

Genç adam pişmanlıkla telefonunu cebine koydu. Bir anlığına ise niye cebinde gezdirdiğini sorguladı.

Bu sırada herkes bir hazırlık bir koşturmaca içindeydi. Genç kadının çığlıkları dağlardaki sisi yırtarcasına acıklı ve tizdi.

Ufak bir çocuğu köşeye büzülmüş ağlarken görünce yanına gitti.

“Ne için böyle ağlayıp duruyorsun, küçük bey?”

Küçük çocuk ağladığını saklamak için yüzünü küs bir edayla diğer tarafa çevirdi.

Kuzey dikkatle bakınca camideki ufaklık olduğunu fark etti.

“Kaçıncı sınıftasın bakalım?”

“Beş.”

“Bana adını bahşetmeyecek misin?”

“Necip.”

“Kuzey ben de ama artık sen bana öğretmenim de evladım, olur mu?”

Necip başını çevirip yaşlı gözlerle muallime ışıl ışıl baktı. Tüm minnet duygusunu sözden ziyade bakışıyla anlatır gibi bir hali vardı.

Kuzey, diz çöktüğü yerden kalktı bununla birlikte Necip’in de minik ellerinden tutarak kaldırdı. Doğum yapan kadının Necip’in annesi olduğunu anlamıştı.

“Gel bakalım, seninle biraz dolaşalım” diyerek ufaklığın beresini, kulaklarını kapatacak şekilde, indirdi.

Necip, öğretmeninin elini sımsıkı kavramış, o elin sıcaklığında bulamadığı şefkati arıyordu. Karda bata çıka yavaş yavaş yürümeye başladılar.

“Baban nerede?”

Necip’in bu sual üzerine dudakları titremeye başladı.

“Gelmesin” diyebildi. Ardından yaşlarını koluyla silerek ekledi.

“Ondan kaçıyoruz.”

Genç adam o anda ne kadar yanlış bir soru sorduğunu anladı. Dikkâtini dağıtmak için kartopu yapmaya başladı.

Kuzey elindeki kartopuyla oyalanıyor, Necip ise kartopunu büyüttükçe büyütüveriyordu.

Biraz zaman sonra muallim de ufaklığın kartopunu büyütmesine yardım etmeye başladı. Yorulunca kardelen arayışına çıktılar.

Bazen yere bakmadan yürümemek gerekti. Bilemezlerdi belki bir kardelen henüz göğü görmüşken ezilecekti.

Kardelen serüvenleri hüsranla sona erince geri döndüler. Necip’in öğretmeniyle geçirdiği saatler ona korkusunu endişesini unutturmuştu.

Öğretmen evine döndüğü vakit, Necip’in annesi yorgun argın bir şekilde yatakta yatmaktaydı. Pembe örtülere sarınmış yeni doğmuş bebek ise annesinin şefkatli kollarının arasında uyuyordu. Annesi kızının adının Mine koymuştu. Necip’in artık her zaman ilgileneceği, oyunlar oynayacağı bir kız kardeşi olmuştu. Heyecanla yanlarına gitti ve annesinin uyanmasını bekledi.

Kuzey’in okula gitme vakti gelmişti. Çantasını almak için çekinerek içeriye girdi. Genç kadının olduğu tarafa bakmadan çantasını alıp aceleyle dışarıya çıktı.

Vakit geçtikçe kar yağışı arttı. Kuzey, sınıftaki sobayı ha bire doldurarak sınıfı ısıtmaya çalıştı. Tipi başlayınca öğrencilerinin eve nasıl gidecekleri konusunda endişe duymaya başladı. Çoğunun aile bireylerinden biri gelmişti. Kalan öğrencilere ise kendisi eşlik etti. Eve dönüş yolunda tipi artmaya başladı.

Soğuk ve sert fırtına soluğunu kesiyordu. Atkıyı burnuna kadar çekti. Sol tarafına şedit bir ağrı saplandı. Nefesi daralıyor, bedeni uyuşuyordu. Rüzgâra arkasını dönüp kar yığının üzerine oturdu. Gözlerini kapatarak sakince soluk alışverişi yaptı. Bir süre kendine gelemedi. Kulağında nihayetsiz bir siren çalıyordu. Gözlerini açtığında nefesi biraz normale dönmüştü. Fakat kalbindeki ağrı hâlâ şiddetliydi. Genç adam kabanının sol iç cebinden Erva’nın son yolladığı mektubu çıkardı. Bir kez daha okudu. Genç kız mektupta onu, kendini üşütmemesi için, uyarmıştı. Kuzey bilhassa bu cümleyi tekrar okudu. Sevdiği kız yine onu en hassas noktasından vurmuştu. Şu anda yanında olmasını öylesine istedi ki bu hayalden güç bularak ayağa kalktı. Başını eğmiş, rüzgâra direnerek evinin yolunu tuttu.

Kuzey evine girdiğinde kimseyi göremedi. Bir anlığına içinde bir boşluk oluştu, hayatı boyunca hiçbir zaman yalnızlığı sevmemişti. Çantasını odasına bırakırken her şeyin yerli yerinde eskisi gibi olduğunu fark etti. Komşu kadınlar kanlı çarşafı değiştirmiş, getirdikleri ibrik, leğen, havluya dair hiçbir emare kalmamıştı.

...

Özündeki huzuru keşfedene kadar insandan beklendi mutluluk.

Yüzünü buruşturarak elindeki