3.Bölüm;Günlük🍋
24 Eylül 1997
“Sizce edebiyat nedir?”
Tüm dikkatimi, akıllarında mütenevvi (çeşitli) sorulara cevap arayan, öğrencilerime diktim. Hepsi sanki yemin etmiş gibi sâkitliğini sürdürüyor, zihinlerinin yakaladığı bu nefis soruyu beyinlerinin içine kalebent ediyorlardı.
“Duygularınızı benimle paylaşmayacak mısınız?”
Tecessüs içinde nazarlarımı tek tek her sırada gezdirirken arka sıralardan bir kız öğrencim elini kaldırdı ve ayağa kalktı.
“Şu anda duygularımızı sizinle paylaşıyoruz. Edebiyatın ne olduğunu bize sordunuz ve biz sustuk. Edebiyat budur işte, hocam. Suskunluk... suskunluğun bitmez tükenmez bir membaı var. Bu sınırsız kaynağın damarlarında gezinen ise edebiyattır. Suskunluğumuzu edebiyatla dile daha doğrusu mürekkebe getiririz. Siz bizden öğretici bir açıklama beklediniz. Fakat edebiyat duygulardan oluşur, sanattan oluşur.”
Tüm ruhumu ihata eden nefis cevap karşısında bîhûş bir o kadar da mahzuz bir ifadeyle masamın kenarına oturdum. Siyah kalem eteğimi düzelttim ve gömleğimin cebine iliştirdiğim dolma kalemi aldım.
“Dimağınızın o kadar sade-dil, enfes bir membaı var ki, bilincinizde neler yattığını çok merak ediyorum. Bu yüzden birer kâğıt çıkarın ve içinizden ne geliyorsa onu yazın. Bu sizin kararınız. Bu genç, dinamik zihinlerinizden acaba mürekkebinize neler damlayacak? ”
Yalnızlığa kalem sesleri solistlik ederken, çalan zil herkesin dikkatini dağıtmaya yetti.
“Hay aksi! O zaman bu sizin ev ödeviniz olsun. Pazartesi görüşmek dileğiyle. Kendinize iyi bakın.”
Beklediğim an sonunda gelmişti. Bugün benim için mühim bir gündü. Evim ise misafir ağırlamam için müsait değildi. Eve girer girmez, apar topar çantamı bir kenara atarak salona geçtim. Nefes nefese kalmama rağmen cam büfedeki tüm setleri aşağıya indirdim. Nagehâni, salonu terk etmemle, elimde bir kova deterjanlı su ve bezle dönmem bir oldu. Temizliğe başlamadan önce gramofona bir plak taktım. Artık güzel bir müzik eşliğinde temizliğimi yapabilirdim. Hevesle cam büfeyi itinayla siliyor, başka bir bezle ise kuruluyordum. Oldukça tozlanmış olan ev, sonunda medet nidalarını bırakmış, aklanıyordu. Su kirlendikçe söylenerek gidip, değiştiriyordum.
Temizlik işi bitince annemin ve babamın resimlerinin olduğu çerçeveleri silerek, salonun baş köşesinde duran, masanın üzerine koydum.
Salonu, istediğim gibi, müheyya hale getirince üzerimi değiştirmeye gittim.
Kendi ihtişamıyla tutuşan Şems, dağların ardına gizlenince eflâk parıldamaya başladı siyahımsı koyu lacivert gökyüzünde.
Uzun beyaz elbisemi giymiş, salonun bir köşesinde oturuyordum. Heyecanımı, ruhumun en ücra köşesine yollamak için kolumdaki saatin saniyesine odaklanmış, izlemekteydim. Zihnimin menfezinden gelen, zulmet vesveseleri, çöl fırtınasının eserek bir lahzada uçurmasını diliyordum. Kısa bir süre sonra oturduğum köşeden kalkarak telefonun yanına gittim. Numarayı çevirdim lâkin telefonu kulağıma koymadan yerine yerleştirdim. Server’in evini aramak istemiştim. Lâkin bunun şimdi gereksiz bir eylem olacağını düşündüm.
“Bu nasıl bir his? Hem mutluyum, aynı zamanda ise içimi kemiren, tüm mutluluğumu masseden bir düşman var içimde.”
Zilin çalmasıyla kalp atışlarım değişti. Rengin çehrem ansızın hummalı, solgun bir hal aldı.
Hercümerç olmuş duygularımla kapıyı açtım. Karşımda Server’i görünce yine içindeki zulmet dehliz, gardını almıştı. Arkasında ise sorgu yargıcı gibi bakan anne ve babası duruyordu. Hoş geldin faslı bittikten sonra, Server’in annesi etrafı süzerek “Perihan, annen ve baban buyurmaya ne zaman tenezzül edecekler?” diye sordu.
Bir müddet donuk bakışlarımı Server’e diktim. Sonra kadın tekrar sorusunu tekrarlayınca, “onlar iki sene önce bir trafik kazasında vefat ettiler” dedim.
Umumiyetle, Server’in annesiyle göz teması kurmaktan kaçınıyordum. Kadının iğneleyici sesi ve sorgulayıcı nazarları karşısındakini boğacak derecedeydi.
“Server bundan bize hiç bahsetmedi. Server’in de haberi yok muhtemel. Bu sessizliğinle Perihan, değerinde sukuta uğradın. Ne umduk da ne bulduk! Server’e bile bu gerçeği anlatacak kadar değer vermedin mi?”
İçime üşüşen zulmetin, Server’in tesliyetkâr sözleriyle geçmesini bekliyordum lakin o, susmayı tercih etmiş gibiydi.
“Ne hissettiğinizi anlayabiliyorum. Zaten buraya hakkımda bilgi sahibi olmaya geldiniz. Evet, bu durumu Server bilmiyor olabilir. Lakin, kendisine müteaddit mektup yollamıştım. Ailem hakkındakileri mektuplarda yazmıştım. Şimdi, Server’in bu durumdan habersiz kalması, kendisine mektupların ulaşmadığı anlamına geliyor.”
Gergin ortamı dağıtmak istercesine ekledim.
“Ben artık kahveleri yapsam iyi olacak.”
Fakat, Server’in annesi elini havaya kaldırarak durmamı istedi.
“Lüzumu yok, kızım. Hayatımızda belki de bu saatten sonra karşımıza çıkmayacak bir insanın kahvesini içmenin bir lüzumu yok.”
Kadının neyi ihsas ettiğini bariz bir şekilde anlamıştım. Annesiyle babası geldiklerinden beri o kadar soğuk davranmışlardı ki beni başından beri istemediklerini hissetmem geç olmadı. Geçenlerde onların tehditlerine maruz kalmamış gibi davranmam zaten abesti. Konuşmak ile konuşmamak arasında mekik dokurken, Server’in babası, çehresinde hadit bir ifadeyle evi terk etti.
“Bunlar da ne şimdi? Babam nereye gitti?”
“Bu iş başlamadan bitti oğlum.”
Server, ne kadar annesini durdurmaya çalışsa da o da çekip gitti.
İstirhamkâr bir nazarla “sende mi gideceksin?” diye sordum. Lakin, Server’den cevap almadan bir köşeye çekilip, ağlamaya başladım.
Server, neye uğradığına şaşırmış bir vaziyette, yanıma geldi. Ellerimi sıkıca kavrayarak “ben, hiç bir şeyi anlamadım. Dinle beni güzelim, eminim ki annem ve babam başka bir meseleye kızdılar. Senle ilgili bir durum olduğunu zannetmiyorum” dedi.
“Hayır, Server’im. Ah... senin bilmediğin müteaddit mesele var ki... bunların olacağını bildiğim halde, tüm izzet-i nefsimi yok saydım ve teklifini kabul ettim. Lakin, bu izdivaç bize memnu, Server.”
“Acep neden yavrum? Yine boş, anlamsız kuruntuların esiri olmuşsun.”
“Rica ediyorum Server, lütfen lakırdımı kesme. Zira bu anlatacaklarım, senin ilk defa duyacakların, benim ise ruhumu veba gibi kemiren, her gece, her gün, özellikle de seni gördüğümde ıstırap veren mesele. Hatırlar mısın? Biz seninle geçen sene eylül ayında tanışmıştık. Bu vakte kadar, birbirimize ne kadar çabuk bağlandık ve bu vakte kadar ailenle ne de çok çatıştım. Annen ilişkimizi öğrendiğinden beri, neredeyse her gün evime geldi. Seninle olan tüm ilişkimi kesmemi istedi. Şimdi nedenini soracaksın. İnan bana annenin dediklerini duyunca sanki sonu gelmeyen bir menfeze düştüğümü hissettim. Makbule diye birini tanıyor musun?”
“Hayır.”
“Sizin, Hakkari’deki komşunuzun kızıymış. Ah... Makbule, senin beşik kertmen, Server.”
“Benim nezih kalpli meleğim. Bana neden başta anlatmadın?”
“Zira, seni bir daha görememekten, sevgini kaybetmekten korktum. Senin o huzurlu teraneni, ruhumu çevreleyen nefis ruhunu kaybetmekten korktum.”
Server, sıcak derâguşuyla, beni avutmaya çalışıyordu.
“Bana hep böyle sıkıca sarılacak mısın? Yoksa bir gün sen de gidecek misin?”
“Biliyor musun? Kalbimdeki garam o kadar şedit ki, bizi ancak ölüm ayırır, meleğim.”