3.Kısım~22.Bölüm; Kanlı Eller🍋
Bu gece bir sır gömüldü ormana,
Rüzgâr hemen fısıldadı kuşlara,
Sır, sır olmaktan çıktı gün ağarınca,
Karardı çehresi, elleri kana bulanınca.
Karanlığın cadı çığlıklarına ihtiyacı yoktu. Korkmuş bir kızın soluğu, biaman adamların nefreti ormanı korkutmaya yeterdi. Kuşlar yuvalarına saklanmış, ateş böcekleri bile sessizce uçmaktaydı.
Erva, karanlığın içinde kaybolmuş gibi koşuyordu. Daha doğrusu kaçıyordu. Genç kız arkaya bile dönüp bakamıyor, meşum seslerden olabildiğince uzaklaşmaya çalışıyordu. Her şeyin nihayetine geldiğini hissediyordu. Derin düşünceler zihninin hercümerç zindanlarında yolculuk yaparken, işittiği meşum seslerin kesildiğini fark etti.
Arkaya doğru başını çevirdiği esnada bir şeye çarparak taç tokasını düşürdü. Geriye dönmek istese de arkasında Atıf’ın kendisini iğrenç bir ifadeyle beklediğini biliyordu. Karşısında -çarptığı kişi de- Devrim, kızın bileklerini koparırcasına tutmaktaydı. Devrim’in arkasından ise Raci elinde bir bıçakla kıza doğru yürümeye başladı.
Hırslarının kurbanı olan adımları yerdeki tokayı ezip geçti. Zavallı kız çırpındıkça nefesi daralıyor, nihayetsiz bir tünelde kayboluyordu. Nefes almaya kendini zorladıkça sanki başka bir boyuta çıkacakmış gibi hissediyordu. Başı dönüyor, eli ayağı boşalıyordu.
Genç kız kesik bir solukla kötü rûyadan uyandı. Uyku felcine tutulmuş, rûyasının en zulmet yerinde uyanamamıştı. Yerinden titreyerek doğruldu. Ellerini başında gezdirerek tokasını yokladı. İnce pembe taç tokası yerinde kestane rengi saçlarının üzerinde duruyordu. Rûya gördüğünü fark ettiğinde rahatlamıştı. Lakin ne var ki içini masseden düşmanı susturamazdı.
Ayağının dibinde nispet yapar gibi duran kalın kanlı oduna göz ucuyla baktı. Vicdan azabını körükleyen, geleceğinin kül olmasını sağlayan, yüreğini kemiren o haydut dibinde duruyordu.
Genç kız dargın bakışlarını yerdeki sopaya yönelterek ayağıyla yatağının altına itti. Ardından çekmecesinden günlüğünü çıkardı. Sessizce ağlayarak küçük anahtarı çevirdi. Yorgun elleriyle boş bir sayfa açtı.
“Meğerse tertemiz bir sayfam varmış, peki ben nasıl kirlettim?”
2 Temmuz 2024 03.45
Bu hadiseden tam iki saat önceydi. Mesaiye kalmış, yorgun ve uykusuzdum. Güzel yıldızlara bakmak için bile başımı kaldırmaya üşeniyordum. Bilemezdim bir daha yıldızlara aynı masumiyetle bakamayacağımı.
Telefonuma tanımadığım bir numaradan mesaj geldi. Mesajda Ziya dedemi alıkoydukları yazılıydı. Numarayı çevirdim açmadılar. Tekrar çevirdim kapattılar ve bir daha ulaşamadım.
Sadece mesaj atıp duruyorlardı. İş yerime özellikle yakın bir yer tercih edilmişti. Konum yakınımdaki bir mesire alanını gösteriyordu. Ormanlık, ıssız bir bölge olduğu için çok korkmuştum. Yeni gelen mesajda beni izledikleri, eğer polisi ararsam veyahut bir tanıdığıma haber verirsem Ziya dedemin zarar göreceği yazıyordu.
O anki telaş ve koruma içgüdüsüyle kendimi ormanlık alana attım. Çok korkuyordum ama Ziya dedem için gitmeliydim. Benim yüzümden ona bir şey olmasını katiyen istemezdim.
Havanın sıcacık olmasına karşın buz gibi olmuş titriyordum. Karanlığın derinine daldığım sırada bir mesaj daha geldi. Bu seferde o kişi ya da kişiler telefonumu temelli kapatmamı istiyorlardı. Kapatmadım, sadece kapatır gibi yapıp, cebime koydum. Bu sırada bir şahsın bana doğru sessizce geldiğini hissettim. Bu satırlardan sonra ilavesini yapmaya gücüm yetmiyor.
Tekrar o biaman adamın iğrenç çehresini hatırlamak bile soluğumu kesiyor. O sırada ne yapacağımı bile bilmiyordum. Bağırdım, yardım istedim. Lâkin kimse yoktu. Ah bu içimi kemiren düşman terk et yüreğimi!
Erva, kalemi çizikler içindeki elinde evirip çevirip durdu. Yazmak için ne cesaret ne de güç bulabiliyordu. Lâkin yazmasa da rahatlayamayacaktı.
“Artık Kuzey’i bile düşüncelerime davet etmekten çekiniyorum. Ah o kadar masum ki! Devrim’in kanıyla boyanan ellerimi onun temiz hayatına süremem.”
Genç kız ağlamak isteğini bastırarak ellerini pantolonuna sürtmeye başladı.
Heyhat! Ellerindeki kan lekeleri kurumuş olduğu için çıkmıyordu. Çaresizce yazmaya devam etti.
Acep hiç birisinin ölmesini ya da bir anda yok oluvermesini isteyen oldu mu?
Devrim’in ölmesini hiçbir zaman istemedim. Ama o gece sadece canımı korumak istemiştim. Bana zarar geldikten sonra ne olacaktı? Kendimi düşünemiyorum, ah ben zaten hiçbir şey düşünemiyorum!
Devrim’in hakkettiği cezayı adalet verebilecek miydi? En fazla kaç yıl yatardı? İnsanlar adaleti sağlayamıyorlar, ben ise hata üstüne hata yapıyorum...
Eğer kendimi savunmasaydım o biaman mahlûk bana zarar verecekti. Ah!
Anneciğim ben hâlâ temiz Erva’nım. Sadece ellerimde meşum lekeler var. Ellerimi küçüklüğümdeki gibi yıkayabilir misin? Sen annesin. Tek fark küçükken ellerimde toprak olurdu, şimdi ise...
Cebimdeki biber gazını Devrim’in yüzüne püskürtmeyi denedim, işe yaramadı. O an sadece odun parçasını bulabildim. İçimdeki o Erva ile ilk kez karşılaştım. Sanki o ben değilmişim gibi. Çok öfkeliydim, odun parçasını nasıl aldığımı, kaç kez vurduğumu hatırlayamıyorum. Ellerim acımaya başlayınca kendime geldim. O iğrenç şahıs yerde baygın yatıyordu.
Ellerimde duran odunun ıslandığını fark ettiğimde irkildim. Telefonumun ışığını tutup baktım. Kaskatı kesilmiştim. Bunu ben yapmış olamazdım.
Bu ellerimi, odun parçasını kana bulayan, onları hem dem eden ben olamazdım. Bu eller sadece ameliyat masasında şifacı olarak kana yoldaş olabilirdi. Lâkin bir cellat asla!
Devrim’i incelediğimde ise kaşı patlamıştı. Ah sadece bu kadar değildi ama! Hayfa ki ensesi kan içinde kalmıştı. Nefes alıyor muydu?
Yaklaşmaya cesaret edemedim. Kulağım ilk kez böylesine şedit çınlıyordu. Ben böyle şeyler yapamazdım, hepsi heyula olmalıydı.
Lâkin bu çektiğim eza zulmet bir rûya, galip gelmiş bir karabasandan daha fazlası. Tüm bu olanlardan habersiz Ziya dedem evde huzurla uyuyordu. Hassas kalbi bu acı olayı kaldıramazdı. Fakat elbet öğrenecekti. Çünkü hiçbir sır gizli kalamazdı. Ben bir suçluyum...gidip teslim olmak zorundayım fakat beni bağlayan ne?
Biliyorum, en yakın vakitte polisler beni almaya gelecekler gitmek için benim dizlerim tutmuyor.
Genç kız, günlüğünü kapatıp, tekrar çekmeceye yerleştirdi. Saçlarını topladı. Ellerini yıkamaya, kan lekelerinden arınmaya gitti.
Gün boyu okulda, evde, iş yerinde polisleri beklemişti. Oysa telefonuna bir çağrı dahil gelmedi. Onu bırakalım ellerindeki çizikleri bile fark eden olmadı. Gözaltlarındaki şişkinlik uykusuzluğun tanığıydı. Kısık sesi ağlamanın sonradan gelen yankısıydı, titreyen beden, buz gibi kalışı hepsi birer emareydi. Fakat ne için kimse dikkât etmedi?
Bir gün daha bekledi. Belki de kendine bir şans vermişti. Cumartesi günü ise zihni yine bir düşünceyle dolmuştu.
Sabahın köründe yollara düştü. Sıcak havaya karşı tırnakları mosmordu. Morgda dirilen bir hasta gibi burnunun ucu buz gibi, çehresi kireç gibi bembeyazdı.
Güneş yükseldikçe insanı kavuracaktı ama genç kızın ruhu buz kütlesindeydi. Bilincini kaybetmiş şekilde yolun ortasında yürüyordu. Çalınan kornaları, yediği hakaretleri duymuyordu.
Korkmuyordu... evet artık korkmuyordu. Ama dokunsan ağlardı. Üzerine aldığı beyaz triko hırka bile kızı ısıtamıyordu.
Ağaçların yemyeşil yapraklarını hissedemeyecek kadar gaşyolmuştu.
Eskiden olsa doğanın içinde koşturur her ağacı incelerdi. En çok da limon ağacını severdi. Yaprakların kokusu onu her zaman mest ederdi. Şu anda değişmeyen tek yönü çimenliğe basmadan yürüyor olmasıydı. Toprak yola saparak suç mahalline geldi.
Ölümün kokusu tüm ormanı ihata etmiş gibi burunları sızlatıyordu. Kızın bir anda midesi bulandı. Cebinden çıkardığı bir mendilin katlarını tek tek açıp içinden çıkan küçük bir parça limon tuzunu ağzına attı. Olaydan sonra devamlı midesi bulanıyordu. Limon tuzunun ekşiliği soluğunu keser gibi olsa da içine işleyen kan kokusundan iyiydi.
Titreyerek kan lekeleri olan ağaca doğru bir adım attı. Erva gördüğü manzarayla çığlık atarak birkaç adım geri gitti. Yerde kimse yoktu.
Genç kız “madem Devrim’i buldular neden kimse beni almaya gelmedi?” diye yakınarak yere oturdu ve hıçkırıklara boğuldu.
Ne kadar