Keşfet

4.Bölüm; Geç Kalınmış Temizlik🍋

MÜEZZİN

Kasım ayının ortalarında rüzgârın öylesine bir gürleyişi vardı ki adeta bu sene kışın çok çetin geçeceğine dair haber veriyordu. Ağaçlar çoktan teslim olmuş, yapraklarını yerçekimine teslim etmişti. Herkes kapılarını, pencerelerini örtmüş, kimisi sıkıldıkça perde aralığından gökyüzüne bakıyor ya da ceketine sarınıp bir bahaneyle dışarı çıkıyorlardı.

Akşam ezanı okunduktan sonra mahallede tatlı bir huzur, sessizlik olurdu. Ziya dede namazını sünnetleriyle birlikte kıldıktan sonra eline Kur’an-ı Kerim’i alır okumaya başlardı. Şimdi ise Hicr sûresini okuyor, salonda huzurlu bir sakinlik meydana geliyordu. Erva ise çay yapmıştı. Dedesinin yanındaki sehpaya üzerinde dumanı tüten bir bardak çay koymuştu. Ve tabi küp şekerleri. Ziya dede çayı her ne kadar çok şekerli içse de Erva da bir o kadar şekerden uzak durmayı tercih ederdi. Perihan’ın, İmam Ziya’ya anlattıklarına göre Server de akşam çaylarını şekersiz içermiş. Belki de çayı şekersiz içmesi bu sebepten ötürüdür.

Dedesi duasını bitirdikten sonra Kur’an-ı Kerim’i yerine yerleştirdi. Ardından çayına şeker atıp, karıştırdı. Salonda bu sefer çay karıştırma sesi hakimdi. Aslında sadece minik gecekonduda değil mahalledeki tüm evlerde aynı durum hakimdi.

Ziya dede ile Erva’nın ilişkisi baba-kız ilişkisinden farksızdı. Yaşlı adamın bir anda gelen esprileri, bazen kenara çekip anlattığı kıssalar, öğrettiği dualar... bazense tıpkı bir anne gibi yaklaşır bilmediği tüm şeyleri genç kıza öğretirdi. Erva yemek yapmasını da Ziya dedesinden öğrenmişti. Şimdilerde ise internetten farklı tarifler bulup dedesine yapıyordu. Genç kız devamlı çabalıyor, çalışıyor, onu büyüten Ziya dedesi için elinden gelen herşeyi yapıyordu. Bu yüzden işe girmek için kendisi ısrar etmişti. Ziya dedesinin gönlü her ne kadar olmasa da ilk defa bu konuda sözünü geçirememişti. Önceden de anlatıldığı gibi ilk çalıştığı yerlerden, genç kız memnun kalmamıştı. İlk çalıştığı tekstilde -yaşı küçük olduğu için- ayakçı yapmışlar ve çok üzerine gitmişlerdi. Fakat yorulmaktan ziyade çalışanların bozuk diline dayanamayarak yeni bir iş buldu. Zaten söylenenlere göre zavallı kıza maaşını da vermemişler. Bu seferki -yine bir tekstil atölyesinde- kesimci olarak çalıştı. Fakat ne var ki bazı çalışanların ahlakı bozuktu. Gerek çalışan kadınların bazı adamlara tavırları gerekse genç adamların konuşması hiç hoş değildi. Yazarın tekstil atölyelerini kötülemek gibi bir niyeti yoktur. Bizzat tekstil atölyesinde çalışmış olanlarla iletişime geçip bu kanıya varmıştır. Elbette herkes ve her yer aynı değildir. Sadece Erva ile ilgili bu önemli ayrıntılar atlanılamazdı.

Kaldığımız yerden devam edelim. Yaz tatilinde Munise, Erva ile Feride’yi halk eğitimin açmış olduğu dikiş makinesi kursuna kaydettirdi. Yaklaşık iki ay kurs gördüler. Her ne kadar Erva’nın ilgisi olmasa da bu işi yaptıkça rahatlıyor, ruh sağlığına iyi geliyordu. Bunu fark ettiği için şimdiki çalıştığı atölyede makineci olarak işe başladı. Bu seferki iş yerinde insanlar oldukça cana yakın ve iyi niyetliydiler. Önceden de anlatıldığı gibi çalışanları çok olduğundan tabiri caizse haftada birkaç gün uğruyordu. Şimdiye dönecek olursak Erva ile dedesi geç kalınmış bir temizliğin planını yapıyorlardı.

Ziya dede tespihini eline alarak “önce halıları güzelce yıkayalım sonra pencereleri silelim ”dedi.

Erva ise memnun olmamış bir şekilde “olmaz” diye yakındı ve ekledi.

“Biz önce perdeleri yıkıyor, pencereleri siliyor sonra halıları yıkıyorduk.”

“İyi tamam tamam, öyle yaparız. Yarın sabah namazından sonra sen pencereleri sil ben de perdeleri makineye atarım. Sonra halılara bakarız.”

Cumartesi

Erva, güneş doğmadan dedesinden önce uyanmış, perdeleri söküp makineye atmıştı. Perdeler yıkanana kadar kahve eşliğinde kitap okudu.

Perdeleri makineden çıkardığı vakit etrafı çok güzel yumuşatıcı kokusu sarmıştı. Bahçeye adımını atar atmaz tertemiz, muattar hava çehresine çarptı.

“Allah’ım ne güzel hava! Nasıl da huzurlu ve iç açıcı aynı zamanda umut verici.”

Genç kız dikkâtle yere değdirmeden perdeleri asıyor, güzel havanın tadını çıkarıyordu. İşini bitirene kadar saat beşi geçiyordu. Son perdeyi astığı sırada perdenin arkasından birinin “küçük hanım” demesi üzerine kısa süreli bir şok geçirdi. Bu adamın sürekli karşısına çıkmasından kuşku duymaktaydı. Ayrıca bu saatte kendi bahçesinde bu şekilde ona yakalanmaktan rahatsızlık duymuştu.

“Kolay gelsin, temizlik için sizce de erken bir saat değil mi?”

Erva perdelerin arkasından çıkarak “teşekkür ederim. Bu saatte bir tek ben ayaktayım sanıyordum” diye yanıtladı.

Genç adam gülümseyerek “güneş doğduktan sonra uyanmanın bir manası kalmazdı” dedi ve ekledi.

“Lâkin güzel sürpriz oldu. Döndüğümde yardım edeceğim bir şey var mı?”

“Hayır, düşünmeniz yeter.”

Genç adam biraz durakladıktan sonra “bu arada Ziya dedeme selamlarımı iletin, lütfen” dedi.

Erva şaşkınlığını gizleyemedi.

“Tanışıyor musunuz?”

“Müezzinin selamı olduğunu söylemeniz yeterli olacaktır. Allah’a emanet olun.” Diye yanıtlayarak oradan uzaklaştı.

“Erva! Kızım kalktın mı? Çay kaynıyordu kapatıverdim, haberin olsun. Bismillah. Kızım gözlüğümü gördün mü?”

Genç kız içeriye doğru dönerek “şimdi bulurum” dedi.

Bu esnada dedesine gülmeden geçemedi. Abdest aldığı için paçaları kıvrık kalmış, yorgun bir halde salonun içinde gözlüğünü arıyordu. Erva eliyle koymuş gibi -cam büfenin içinden- çıkardı.

“Gözlük buraya nasıl girmiş olabilir? Az önce yine aynı kişiyle karşılaştım.”

“Hani şu kitaplarını düşüren gençle mi?”

Erva tedirginlikle “evet, sana selam söyledi” dedi.

“Hayırlar olsun kızım, beni nereden tanıyormuş ki?”

“Müezzinin selamı olduğunu söylemem yeterli olacakmış.”

İmam Ziya gönlüne ferahlık düşmüş bir tavırla gülümsedi.

“Bak sen! Aman kızım içini ferah tut artık. Bunca zamandır tedirgin olarak bahsettiğin kişi o gün sana anlattığım Kuzey’den başkası değil.”

“Fakat neden o kadar farklı?”

“Sana özel değil tavırları. Kuzey herkese karşı çok sevecen. Şu ana kadar kimseyi kırdığını üzdüğünü görmedim. İnsanlarla ilgilenmeyi seviyor. Tebessümü ne olursa olsun hiçbir zaman o güzel çehresinden eksilmiyor. Artık geçmişini bir kenara at kızım. Kimse sana zarar vermek için hayatına girmeyecek, onlar bizden çok uzaktalar, inan bana. Kuzey’i tanıdıkça ne demek istediğimi anlayacaksın.”

Genç kız derin düşüncelere dalarak “tanıyacak mıyım gerçekten? Yeni bir insan daha tanımak zorunda mıyım?” diye kendine sormadan duramadı.

...

Erva, salonun penceresinden başlamıştı. Güneş ilk olarak salon tarafına vuracağı için oradan başlamak zorundaydı. Bu sırada Ziya dede gülümseyerek elinde bir kova suyla içeriye girdi. Camiden çoktan gelmiş, koltukları silme planları yapmaktaydı. Kız, görür görmez dedesinin yanına gitti “hayır, sakın düşündüğüm şeyi yapma belin ağrıyacak” diyerek elinden kovayı aldı.

“Belim filan ağrımaz, hadi işine bak kızdırma beni.”

Yaşlı adam tam kovayı almak için eğilirken hafif bir inlemeyle belini tuttu.

“Bak gördün mü? Hadi, şimdi şöyle otur ve işime karışma. Hallederim ben.”

Ziya dede, Erva daha bebek iken altmışlı yaşlardaydı. Şimdi ise seksen yaşlarında olmalıydı. Fakat yirmi iki yıl geçmemişçesine hâlâ dinç, sıhhati yerinde duruyordu. Lâkin aniden kalbine vuran sancı onu bitiriyor yine de tek kelime söylemiyordu.

Saat 15.30

Pencereler silinip parlatılmış, yerler süpürülüp silinmiş hemen ardından da genç kız koltukları da silerek aradan çıkarmıştı. Öğle yemeklerini yedikten sonra temizliğe devam ettiler. Büyük halılar yıkamaya gönderilmiş, küçüklerini ise Erva bahçede yıkıyordu. Dedesi de sandalyeye oturmuş başında tespih çekiyordu. Ara sıra kızla sohbet ediyor hemen ardından yeni bir duaya başlıyordu.

“Kızım neyse ki bugün hava güneşli. Biraz serin ama perdelerimiz kurudu.”

“Çok şükür. Aman Ziya dedem bundan sonra bu kadar geciktirmeyelim. Baksana tam yağmurlar başlayacak iken temizlik yapıyoruz.”

“Aman evladım. Yağmur yağarsa da Yüce Allah’ın takdiridir.”

Erva başıyla onaylayarak bahçedeki çeşmeyi açtı. Dedesi de hortumu alarak halının üzerine su tutmaya başladı. Böylece kö