5.Bölüm Devamı🍋
Ertesi gün
Rüzgâr esiyor, yağmur damlaları coşuyordu. Toprak yumuşamış, taşlar serinlemişti. Erva uçurumun kenarında oturmuş, sakince ağlıyordu.
Beynim başımın içinde çalkalanıyor. Her tarafı müphem görüyorum. En kötüsü de kalbimde harami gibi dolaşan acı. Yüreğimde ne varsa hepsini çalıp gidiyor. Kalbimi hurdahaşa çevirip gitti. Hiç düzelmeyecekmiş, ebediyen karanlığa sürüklenmişim gibi geliyor. Ziya dedem bana küçükken her acının belli bir süre sonra geçeceğini söylemişti. Tıpkı mutluluğun da geçtiği gibi.
Sevdiğim herkesi kaybediyorum... bu hayatta tek başıma gibiyim, huzurum kalmadı...
Gücüm yetmiyor artık, bunca zaman güçlü durmaya çalıştım ama artık ben de ağlamak, çaresizliğimi anlatmak istiyorum... bu hayatta bana değer veren son kişiyi de kaybediyorum. Varlığım ve yokluğum artık kimin umurunda olabilir?
İnsan kendi kalbine bile sığamayınca dünyaya hiç sığamıyormuş...
Çaresizlikle ayağa kalkarken -yağmurdan yumuşayan topraktan dolayı- bir anda ayağı kaydı. Ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgiyi hiç şu ana kadar fark edememişti. Bu kadar kolay mıydı bir faninin canından vazgeçmesi? Az önce ölmek isteyen kimdi? Kuzey, genç kızı kolundan yakalamış kenara çekmişti.
“Küçük hanım? Gerçekten ölmeyi bu kadar kolay mı sanıyorsunuz?”
Erva, sırılsıklam olmuş bir biçimde titreyerek genç müezzine minnetle bakıyordu.
“Ben sabaha kadar onun iyileşmesi için dua ettim! Gerçekten de sizin elinizden gelen tek şey bu mu! Kendinizi buradan atınca her şey düzelecek mi sanıyorsunuz?”
“Ben sadece kafamı dinlemeye gelmiştim... yüreğim bu kadar yanarken güçlüymüşüm gibi davranmamı bekleyemezsiniz!”
Genç kız yere çökerek ağlamaya başladı ve şu sözleri yakınarak ekledi.
“Neden bu kadar üzerime geliyorsunuz? Neden hayatıma girdiniz? Sizden bir beklentim yok benim. Neden sizi tanımam gerekiyor? İstemiyorum artık kimseyi tanımak istemiyorum ben.”
Kuzey, eğildi. Kızın ellerini tutmak onu teselli etmek istedi. Fakat şu hadis aklına gelince vazgeçti.
Sizden birisinin elinin, kendisine helal olmayan bir kadının eline değmesindense, onun başına demirden bir milin sokulması, onun için daha hayırlıdır.
“İlk kez sizin yanınızda bu kadar çaresiz duruyorum, müezzin bey. Oysa siz bir yabancısınız. Beni bu halde görmemeliydiniz. Çok perişan duruyorum. Günlerdir bir gölge gibi peşimdesiniz. Ziya dedemin öğrencisi olduğunuz o kadar bariz ki...”
Erva üstü başı çamur içinde, sırılsıklam kalmış titreyerek konuşuyordu. Genç adam ceketini kızın üzerine atıp ayağa kaldırdı.
“Bizler insanız, küçük hanım. Duygularımız, bağlı olduklarımız var. İmam Ziya’nın hatırı için gelin benimle. Onun size ihtiyacı var. Karanlık çöküyor bugün dinlenin,
dua edin. Yarın sizi hastanede görmek istiyorum. Bu yerler bu tavırlar size göre değil.”
İki gün sonra
“Eski ışıltınız çehrenize dönmüş, küçük hanım.”
“Dün yine bu saatlerde karanlıktaydım. Sonra Ziya dedem fenalaşınca kontrolümü tamamen kaybettim. Üstelik hekim de beni içeriye almayınca her şeyin sonuna geldiğimizi sanmıştım. O an yine başlıyoruz diye düşündüm. Yıllar önce de hekimler dışında kimse annemin yanına gidemezdi. Kızı olduğum halde bana bile izin vermemişlerdi. Yine aynı durumla karşı karşıya kaldım. O kısacık zaman diliminde artık ben de bir ölüydüm. Bu nasıl bir duygudur böyle? Sevdiğin kişiyi kaybetme korkusu insanın elini ayağını dünyadan çektiriyor.”
Erva, karşısında yorgun yatan Ziya dedesinin elini tutarak ekledi.
“Hamdolsun. Rabbim, Ziya dedemizi bize bağışladı. Şüphesiz onu kaybetme imtihanına henüz hazır değildim.”
Genç adam gülümsedi.
“Hangimiz hazırdık ki? Kendimi bildim bileli hayatımda Ziya dede vardı. Hocadan ziyade bir baba gibiydi.”
Kuzey bu son cümlesinin ardından konuyu değiştirmek için, kızın kucağında tuttuğu günlüğü ima ederek “hep o defterle mi geziyorsunuz?” diye sordu.
Erva alınmış bir tavırla “o sıradan bir defter değil” dedi.
“Annemin hatıralarıyla dolu. Onun acıları sevinçleri hepsi bunun içinde saklı. Şimdi müsaade ederseniz annemin geçmişiyle baş başa kalmak istiyorum.”
“Birkaç gün sonra babamın yanına dönmek zorundayım. Fakat Ziya dedeyi böyle bırakıp gitmek hiç istemiyorum.”
“Siz elinizden gelen herşeyi yaptınız. Hem uzakta da olsanız yine dua edebilirsiniz.”
“İnsanları zor durumda bırakıp gitmekten hiç hoşlanmıyorum ve buna mecbur bırakılmak çok acı verici.”
Genç kız gülümsedi.
“Siz zaten en zor zamanımızda bizimleydiniz. Şimdi her şey düzeldi. Devam ettirmeniz gereken bir eğitim hayatı ve sizi bekleyen bir babanız var. Yolunuz açık olsun.”
“Allah’a emanet olun, küçük hanım.”
16 Kasım 2001
Meçhul kaçıncı kez okuduğum kanlı mektubu, çantama yerleştirdim. Bu yazıların acısına alışan bedenim artık bir zırh gibi koruyordu yüreğimi. Nazarlarımı mum ile aydınlanan odanın içinde dolaştırdım. Ah ne de sıcak bir yuvaydı! Ömrüm boyunca bu sıcacık evde yaşamayı, Erva’nın Feride ile birlikte büyümesini o kadar isterdim ki. Fakat eniştemin maddi durumlarından dolayı zorlandığını fark edince evi terk etmek zorunda olduğumu fark ettim. Fakat nereye kime giderim?
Yağmurlu bir gündü. O gün kuzenimin evinden ayrılıp yeni bir hayata yelken açtığım gündü. Gece yarısı, durdurak bilmeyen bir doluya yakalandık. İncecik vücudum soğuktan titriyordu. Sarı saçlarım yağmurdan ıslanmış, yüzüme yapışmıştı. Bir elimle kızımı kavrayıp, acemi bir anne etvârı ile sımsıkı tutmaya çalışıyordum. Diğer elimle ise bulduğum naylonu bebeğimin üzerine tutuyordum. İnce beyaz gömleğim ve kalem eteğimle sonbahara hazırlıksız yakalanmıştım.
Çapraz ve hızlı adımlarla ilerliyor, gömleğimin cebinde asılı duran kalemim bir sağa bir sola sallanıyordu. Arada bir kolumda asılı olan büyük kırmızı ila beyaz çantayı düzeltmeyi ihmal etmiyordum. Arkadan duyduğum bir ses sebebiyle başımı korkuyla o yöne çevirdim. Ela gözlerimi bir anda korku kaplamıştı. Sokak çok sakindi. Etrafta ise kimse yoktu. Çok korkuyordum. Arada bir başımı, korkuyla arka tarafa doğru çeviriyordum. Bu yüzden kaldırımı göremeyerek, kendimi ansızın yerde buldum. Yere düşerken kızımı sımsıkı tutmuştum. Ona bir şey olmasın diye canımı bile verirdim. O kadar çok yorulmuştum ki yerden kalkamadım.
Artık gücüm kalmamıştı. Nereye gideceğimi bile bilmezken öylece evden çıkmıştım. Tek bildiğim kızım ile birlikte kocaman dünyada yalnız kaldığımızdı. Soğuktan yüzüm kireç gibi olmuştu. Gözümü kapattım ve bir an tüm bu yaşananların kötü bir rûya olduğunu düşledim. Son zamanlarda yaşadıklarımı hatırladıkça canımdan can gidiyordu, sanki. Derin bir uykuya dalmak istiyordum. Uyandığımda sevdiklerimle beraber huzurlu, sıcak bir yuvada olmam lazımdı. Lâkin beş saniye sonra gözlerimi açınca hiç bir şeyin rûya olamayacağını anladım. Kesik kesik hıçkırıklarım bir anda patladı. Hüngür hüngür ağlayarak “ annem, babam sizi çok özledim” diye haykırıyordum.
Yüzümde bir anda küçük kimsesiz bir çocuğun masumiyeti belirivermişti. Gözyaşlarımı bastıramıyor, ağladıkça ağlıyordum. Diğer yandan ise elimdeki naylonu Erva’nın üzerine tutmaya devam ediyordum. O an Server’in hayalini aklımda canlandırdım. Kahverengi gözleriyle masum masum bakan bebeğime doğru eğilerek “senin için güçlü olmak zorundayım. Eğer, Server’im hayatta olsaydı ağladığım için bana çok kızardı. Eğer, Server değil de ben ölmüş olsaydım eminim ki o çok güçlü bir baba olurdu” dedim ve bebeğimin yanağına sıcak bir buse kondurdum.
Kalbimi ve aklımı toparlayıp yoluma devam ettim. Küçük bir mahalleye gelmiştik. Bir anda, Erva’nın ağlama sesiyle daldığım anılarımdan sıyrıldım. Erva hiç bu kadar çok ağlamamıştı. Ne yaptıysam da onu bir türlü susturamadım. Adım attıkça, ağlaması güçleniyordu. Sanki oradan ayrılmak istemiyormuş gibi. Olduğum yerde kalmak zorunda kaldı. Kızımın hasta olmaması için Rabbime yalvarıyor, dua ediyordum. Öylece durduğum yerde, ölene kadar, kalamayacağımızı biliyordum. Lakin tam adım atacağım esnada, Erva ağlamaya başlıyordu. Çaresizce kızımın susmasını bekledim. Onun ağlamasına dayanamıyordum...
Sırılsıklam olmuştum. Yerimde durduğum için üşüyordum.
“Acaba, Erva üşüyor mudur?” diyerek acemice kızımı sımsıkı tuttum.