Keşfet

5.Bölüm; İmam Ziya🍋

MÜEZZİN

🍂

Yarına bırakmaktan korktuğum düşlerimin içinde

Elim hayatımın dışındasın umutlarım

Oysa yorgun bir savaşçıyım ben

Yitik bir şehrin karanlık mahzeninde saklanan

Hayallerini anlatmaktan çekinen

Çekindikçe toprağa sırlanan

Fakat her gün o sırlarını topraktan sızdıran savaşçıyım ben.

🍂

Erva, kendine geldiğinde ilk olarak tavandaki yüzüne vuran beyaz ışığı gördü.

Yavaşça etrafı süzdü ve serum iğnesini kanatarak çıkardı. Yataktan hızla kalktı. Unuttuğu her şey zihninde yavaşça canlanmaya başladı. Son bir hafta yaşadıklarıyla doldu zihni. Manevi dedesi kalp krizi geçirmişti. Erva’nın bileklerine umut zincirlerini bağlayan, canından çok sevdiği Ziya dedesi şimdi yaşam mücadelesi veriyordu.

Elinde olmaksızın elleri titriyordu. Başucunda duran şişeyi aldı. Başından aşağı suyu dökmeye başladı, kendine gelmek istiyordu. Canlı bir cenazeden farkı kalmamıştı. Şimdi yüzünde donuk bir ifade ile hastanenin loş koridorunda yürüyordu. Burası buz gibiydi. Baş döndüren klasik bir kokusu vardı. Bir çok insanın yanından geçip gidiyordu. Hepsinin de ayrı bir derdi vardı. Saklamaya çalışsalar da bu hissediliyordu. Erva kendini çaresiz ve kimsesiz hissediyordu. Çevresinde onunla ilgilenen insanların olup olmaması da onun için hiç bir şey ifade etmiyordu. Adımlarını hızlandırarak bahçeye doğru ilerledi. Hava çok soğuktu ve rüzgâr delip geçiyordu. Erva’nın üzerinde ise ince beyaz bir triko ve düz paça kot vardı. Yandan esen rüzgâr saçlarını yüzüne doğru savurdu. Saçları görmesini engelliyordu. Rüzgâr bir tokat gibi çarpmıştı. Şimdi ise Erva’nın saçlarını tutmuş bırakmıyordu. Erva yüzünü rüzgârın estiği yöne doğru çevirdi. Böylelikle saçları kendiliğinden çözüldü. Artık her yeri görebiliyordu. Ambulansın telaşla yanıp sönen ışıklarından irkilerek başını gökyüzüne çevirdi ve bir süre yıldızlara baktı. Hepsi bir arada ve ışıl ışıldı... tekrar ilerlemeye başladı.

Fakat birinin hızla kolundan tutup çekmesiyle sendeleyip yere düştü.

“Feride, biraz dikkat etsene!”

“Üzgünüm, Kuzey ama hep böyle yapıyor. Birazcık boş bırakmaya gelmiyor, hemen başını alıp gidiyor!”

Biri ona elini uzatıyordu. Bu Kuzey’di. Erva gözlerini kapattı ve yerden aldığı destekle ayağa kalktı. Arkaya dönüp bakmadan yürümeye devam etti. Kuzey, Erva’yı kolundan yakalayıp nazikçe kendine doğru çekti.

“Gel, nereye gitmek istiyorsan birlikte gidelim.”

Erva bir süre Kuzey’e donuk bir ifade ile baktı. Hatırlamak üzere olduğu bir çehre. Fakat kim olabilirdi, umurunda değildi.

Yoluna devam etti. İfadesiz bir çehreyle hastanenin bahçesinden çıktı. Kime gidecekti? Kalbi atıyor muydu? Peki ya dünya o da dönüyor muydu? Bilmiyordu, bilmek istemiyordu. Ellerini tutan Feride’yi fark edince bir müddet ona donuk bir ifadeyle baktı. Ardından yere çökerek ağlamaya başladı.

“Sen biliyorsun, öyle değil mi? Hadi çağır onları, lütfen gelsinler. Pes ettim ben, lütfen. Bitsin bu rûya!”

Herhangi bir tepki göremeyince ayağa kalkarak bağırmaya başladı.

“Anne! Baba! Neredesiniz?”

Onları arıyormuşçasına ormanlık alana girdi.

“Ziya dede!”

O ne elîm bir feryattı. Acıların ses bulmuş hali gibi. Feride ve Kuzey peşinden gitmelerine rağmen onu gözden kaçırmışlardı. Kuzey telaş içinde her yere bakınıyordu. Kendine çok kızıyordu. Munise Hanım ve Turgut Beyi dinlenmeleri için zorla eve yollamıştı. Erva ona emanetti. Fakat onu ormanın karanlığında kaybetmişti.

Genç kız yavaşça bir ağacın altına geçip oturdu.

“Bunların hepsi kötü bir rûya. Şimdi uyumam gerekiyor yoksa uyanamam. Ziya dedem beni sabah namazına kaldıracak, erkenden uyumalıyım.”

Tam başını yere koyacaktı ki bir anda bir el onu tuttuğu gibi kaldırdı.

“Sen de kimsin? Bırak beni lütfen. Uyumam lâzım! Yarın erken kalkmam gerekiyor. Babam da görevden gelecek. Onu karşılamak için anneme söz verdim. Hayır, lütfen bırak.”

Erva, Kuzey’i itekleyerek kendinden uzaklaştırdı “bakma bana öyle! Sen çok kötüsün! Beni neden sevdiklerimden uzaklaştırıyorsun?” Dedi. Ardından küs bir şekilde ağacın arkasına geçip, saklanmaya çalıştı.

Feride, Erva’yı avutmakla uğraşırken, Kuzey ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Her şey bir anda gelişmişti. Kendisi bile bu acıya dayanamıyorken Erva nasıl dayanabilirdi?

Ziya dedeyi herkes gibi o da çok severdi. Ona Arapçayı öğreten, babasının öğretmediği ilimi öğreten, doğruyu yanlışı anlatan hep oydu. Kalın bir ağaca dayandı. Ağlıyor muydu yoksa? Başını ağaca dayadığı için, Feride onu göremiyordu.

“Uyumak istiyorum artık. Erken uyanmam lazım.”

Kuzey bir anda Erva’nın yanına giderek “tabi ki uyuyacaksın ama burada olmaz. Ziya deden seni sabah başka yerden alacak. Gel birlikte oraya gitmemiz gerekiyor” dedi.

Erva gönülsüzce başını salladı. Feride, genç kızı kendine yaslayarak yürümesine yardım etti. Aynı zamanda Kuzey’in kulağına doğru fısıldadı.

“Onu neden kandırıyorsun? Yazık değil mi! Yarın sabah umutla kalkacak.”

“Buna mecburum. Yoksa inat edecekti ve bu buz gibi yerde üşüyecekti. Düşünsene ya kaybolsaydı? Ya onu bir daha bulamasaydık? Allah’ım! Bu da bir imtihan. Ona yardım etmeliyiz Feride. Özellikle de sana çok ihtiyacı var. Lütfen Erva’nın elini bırakma.”

Bir sonraki gün biraz daha sakinleşmişti. Bahçede Kuzey’in yanına oturmuş hiçbir söz söylemiyordu. Yüzü yine ifadesiz, kaderine razı olmuş bir halayık gibi öylece oturuyordu. Arkadaşının hiçbir sözüne karşılık vermiyordu. Kuzey havaya baktı ve sözlerine devam etti.

“Görüyor musunuz? Yağmur bulutları gelmiş, hava da soğumaya başladı. Yağmur her an bastırabilir.”

“Yağmurdan korunsam da ne fark eder ki? Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Tam kendimi kazanmışken yine kaybedeceğim. Yarına dair bir amacım kalmamış gibi?”

“Ziya dede bana sizden bahsetmişti. O ise bir amacınız olduğunu söylemişti. İlk karşılaştığımızda da o kadar hayat doluydunuz ki!”

“Şu anda ders düşünecek durumda bile değilim. Sınava gireceğimden bile emin değilken nasıl çalışabilirim?”

Kuzey gülümsedi ve söze başladı.

“Nasıl olsa her an ölebiliriz düşüncesiyle bardağa su bile doldurmayalım. Belki yemek nasip olmaz diye yemek de yapmayalım. Aslında her gün aç ve susuz kalarak ölüme bir adım daha yaklaşalım. Sizin durumunuza ne kadar da benziyor. Oysa biz geleceği göremeyiz küçük hanım. Yorgun ve kırgınken, hastayken, korkmuşken, çaresizken bile devam etmek gerekiyor. Bazen yeri geliyor yeniden başlamak gerekiyor.”

Erva söz söylemek için derin bir soluk aldı.

“Hayat bir labirenttir. Çıkmaza düşersen eğer, başa dönüp yeniden başlamak gerekir. İlle de bir çıkış yolu vardır. Ziya dedem beni hep bu sözlerle büyüttü. Dinlemesi o kadar kolay ki. Ah! İki sözcük. Yeniden başlamak. Sadece iki sözcük. Bu kurala uymak ne kadar zor olabilir ki? Hep böyle derdim. Ne kadar zor olabilir? İşte bu kadar zor. Asla bu sözü tutamayacağım. Tutmak da istemem. Başa dönemem. Bazen kendine yalan bir dünya kurmak o kadar kolay oluyor ki. Hayallerle yaşamak, gerçekleri kabullenmemek, doğrularla yaşamaktan o kadar kolay ki. Gerçekte ağlarken hayalinde gülümsemek, hayalinle gülümsemek. Fakat gerçekler çok acı verici. Her zaman hayalle gerçek arasında kaldım. Hayalimde babam, annem de bizimleydi. Belki de bir kardeşim olurdu. Biliyor musunuz? Tek başına bazı sorunları aşmak o kadar zor ki.”

Söylemek istediği o kadar çok şey olmasına rağmen boğazındaki yanma müsaade vermedi.

“Su ister misiniz?”

Hayır anlamında başını salladı. Ağlamamak için ileri geri yaylanıyor, ellerini tırmalıyordu.

“Şu an hiçbir şey dinleyecek haliniz yok. Dinlenmek istiyorsunuz, tek sözcük duymak istemiyorsunuz. Başkalarının fikirleri sizi rahatlatamaz. Fakat şunu söylemeliyim ki; geçecek. Sadece zaman.”

Erva başına değen kuru ağaç dalını iterek “bu çok zor” diye fısıldadı.

“Zor olan şeyler zaman ister.”

Genç kız derin bir soluk aldı ve suskunluğa büründü. Yüreğindeki acıya ancak susmak kardeşlik edebilirdi. Sımsıkı sarıldığı günlüğü açtı. Niyeti taze acısını kabuk bağlamış yarasıyla teskin etmekti.

Peri’den Server’e

İzmir, 14 ekim 2000

Şu anda bedenin Ankara’da lakin aklın İstanbul’da kaldı, biliyorum. Bizi merak ediyorsun. Aklın daha fazla bizde kalmasın, Server’im. Kuzenim Munise’