6.Bölüm; Deli Sarmaşık🍋
🌿
Ne idim NEY oldum, esen rüzgârda nağme oldum,
Gönül sitem etsin, ruhum sevdana dokunup çoktan dûd oldu.
🌿
Hafiften çiseleyen yağmur yavaşça pencereyi tıklatıyordu. Kuzey başucu lambasını yaktı ve pencerenin yanına gitti. Lambadan yayılmaya başlayan ziya huzmesi masanın üzerindeki ders kitaplarını yavaşça aydınlattı. Tefsir, kelam, dinler tarihi, KPSS kitapları ve daha fazlası.
Perdeyi biraz daha açarak, yağmur damlalarını izledi. Sokak lambasının aydınlattığı mahalle oldukça küçüktü. Herkes uyumuş olmalıydı, evlerin ışıkları teker teker sönmüştü.
Gündüz esen rüzgâr nimbusları çağırmıştı. Şimdi ise yağmur coşmuş, hâlâ uyanık olanlara eşlik ediyordu. Her evin penceresini ziyaret ediyordu. Kuzey sakince odasının ortasına bağdaş kurup oturdu. Uzun zamandır çalmadığı neyini eline aldı. Kalbinde bir buruklukla inceledi.
Yüreğindeki acıyı umursamaksızın yine çehresine tebessümünü yerleştirdi. Her gece doğanın ona söylediği o ninniyi çalmaya başladı. Üfledikçe kulağına dolan o huzurlu terane yağmurun sesiyle birleştikçe daha bir uyumlu oluyor, başucu lambası da neşrettiği o sarı parıltılarıyla eşlik ediyordu. Kuzey dış dünyadan kendini tamamen soyutlamıştı. Neyden çıkan ses ruhuna dokundukça zihninde bir siluet canlanıyordu. Kalbi tanıyabilmişti zihni değil. Zihninde belirsiz bir çehre arız oluyor, tam belirginleşecek iken kayboluveriyordu. Ruhu huzurun içinde kaybolurken, siluet zihninde bulanıklaşıyor, o müphem duyguyla birlikte yüreğinin derinliklerinde kayboluyordu. Ve yine tanıyamadan çehre yok oluvermişti. Fakat halinden memnun, başını hafif sağa eğmiş zoraki olmayan bir tebessümle çalmaya devam ediyordu. Özlenen bir geçmişi geri getirmek onun için zor değildi. Bazen tanıdık bir terane bile huzuru verebiliyordu.
Etrafa yayılan melodiler birer huzur kuşağı olup, ruhunu sarıvermekteydi. Öyle ki yanı başına gelip onu bir süre dinleyen annesini bile fark etmemişti. Onun için şu anda zaman durmuş, sadece rüzgar esmekte ve kendini kederli anılarından arındırmaktaydı.
*
Doktorun tebdili hava tavsiyesi üzerine kısa süreliğine İmam Ziya’yı sağlığının iyiye gitmesi için köyüne akrabalarının yanına bırakmışlardı. Erva da onunla gitmek için çok diretmesine rağmen güvenliği için izin vermediler. Dedesinin gidişinin üzerinden sadece iki hafta geçmişti. Erva ise aylar geçtiğini sanıyordu. Onca şey yaşanmıştı, hepsi nasıl iki üç haftaya sığabiliyordu?
Teyzesinde kalmasına rağmen sürekli kaçıp küçük gecekonduya sığınıyordu. Ellerini yavaşça Ziya dedesinin okuduğu kitaplarda gezdirdi. Renk renk tespihler, farklı işlemelerde seccadeler ve çok sevdiği kolonyası. Duvarda açılan oyukta ise kırmızı kapaklı Kur’an-ı Kerim duruyordu. Erva burada daha huzurluydu, başka hiçbir yerde kendini bu kadar güvende hissetmiyormuş gibi. Burada bu küçük gecekonduda kalmak istiyordu.
...
Munise başındaki şalı öfkeyle düzelterek “hayır, Turgut! Buna asla müsaade veremem. Ne sandın beni, Erva’yı yalnız başına mı bırakayım?” diye söylendi.
“Ben de senin gibi Erva kızımızın iyiliğini düşünüyorum. Fakat o orada mutlu. Yalnızca o evde konuşuyor, yemek yiyor, hayatını idame ettiriyor.”
“Onu asla yalnız bırakamam. Yirmi iki yaşında olması hiçbir şeyi değiştirmez! Tek başına nasıl yaşar? Rabbim korusun, başına bir iş gelse kimse yanında yok. Katiyen olmaz!”
Munise katladığı kıyafetleri apar topar dolaba tıkarak, Turgut’un yanına avdet etti.
“İmam Ziya köyden gelene kadar Erva bizimle kalmalı. Perihan gibi onu da kaybedemem.”
Bu son sözü üzerine Munise hıçkırarak ağlamaya başladı.
“Erva’nın sağlığı böyle daha kötüye gidiyor. Kız buradayken ağzına bir lokma koymuyor. Her gün biraz daha zayıflıyor, ne kadar güçsüz düşmüş. Bırakalım biraz kendini toparlasın. Elbet pes edecek, belki de karanlıktan korkup yanımıza gelecek.”
“Sorun da bu işte! İnatçıdır o! Korksa da gelmez.”
“Feride’yi de yanına yollarız.”
“Senin sorunun ne be adam!”
“Her şey hayatı öğrenmeleri için.”
“Hayır Turgut, hayır. Bu sefer yanılıyorsun. Sen hiç yalnız kalmadın bu hayatta! Hep aile sevgisiyle büyüdün, anlayamazsın sen. Hayat o kadar zor ki. Genç bir kız ve savunmasız. Deprem olsa, sel bassa, hastalansa kim görecek, bilecek? Derdini bize anlatır mı sanıyorsun? Perihan’ın kızı o. Aynı onun gibi inatçı, ketum!”
Munise biraz salonun ortasında volta attıktan sonra eşinin yanına dönerek ekledi.
“Sana karşı gelmeyeceğim, Turgut. Erva’nın iyiliğini benden daha çok istediğine gönülden inanıyorum. Sadece bu kararın yanlış mı yoksa doğru mu olduğunu tecrübe ederek öğrenmemiz gerekiyor.”
...
“Biliyor musun? Bunu hiç düşünmemiştim. Bir gün yalnız kalacağımı. Daha doğrusu düşünmekten korkmuştum. Oysa ne oldu biliyor musun? Ziya dedem az kala beni yalnız bırakıyordu sarmaşık. Onunla birlikte hayallerimi, huzurumu, gülüşümü kaybedecektim.”
Sesi gittikçe kısılıyor, bir fısıltı halinde çıkıyordu. Başını sarmaşığa hafifçe dayadı.
“Kimse beni anlamak istemiyor. Bu gidişle senin gibi delireceğim. Filizlenecek, bir sarmaşık olup İzmir’i kuşatacağım. İzmir’in o heybetli duruşuna kök salacağım. Bazen sana çok imreniyorum sarmaşık. Her şeye rağmen dik duruşuna, evimizi sıcacık sarışına, güllere sarılışına öyle çok özeniyorum ki! Ah senin gibi olabilsem. Biliyorum, bu çok zor. Ne yaparsam yapayım bu evi senin gibi ısıtamam. Zira daha yüreğimi ısıtamıyorum ki. Peki güllere nasıl sarılırım? Dikenli onlar! Senin gibi devamlı aya da bakamam üstelik. Bir süre sonra korkarım, ya ay dede bana kızgın bakarsa?”
Genç kız elini parlak bir yıldıza doğru uzatarak “bak, sen tanırsın onu. Her gece onunla konuşurum. O söyler ay dedeye, kızmaz bana” dedi.
Fakat bir anda omzunda bir el hissetmesiyle arkasına döndü. Munise yaşlı gözlerle onu dinliyordu. Bir an Erva da kendini tutamadı. Teyzesinin boynuna atılarak sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Bir süre sonra kızın hıçkırıkları kesilmeye başlamıştı.
“Sana söz veriyorum her şey geçecek kızım. Bana inanıyor musun?”
“İnanmak istiyorum.”
“Gel içeri gidip, karnımızı doyuralım. Sen hep mideyle kalp farklı organlardır, üzüntü kalpte, açlık midede hissedilir. Üzgün olsan da yemek zorundasın derdin. Şimdi ne değişti?”
Munise, Erva’yı elinden tutup içeriye zorla soktu. Ardından dış kapıyı derin bir nefes alarak kapattı.
Mahalledeki tüm evlerin ışıkları yanıp, sönüyordu. Dışarıdan ne kadar da huzurlu görünüyordu. İçeridekiler çıkıp anlatmadığı sürece o evlerde hep huzur, mutluluk varmış gibi düşünülürdü.
Oysaki kimisinin pencere kenarındaki çiçekler solmuş, kimisinin balkonundaki çamaşırlar toplanamamış ikinci bir yağmur dalgasına daha şahitlik ediyordu. Büyükler bu denli huzursuzsa çocuklar daha mı kötüydü?
Çocukların bir gülüp bir ağladığı evde düzen mi olurdu? Neden çocukları yaralardı bu huzursuzluk? Büyükler çok mu bencildi? Ağlayarak uykuya dalan kaç çocuk vardı? İzmir’in anne gibi şefkatle saran elleri çocukların yaşlarını siler miydi ansızın? Belki de ertesi güne büyüklerden daha olgun birey olup, çıkarlardı.
İnsan uyurken herşeyi unuturdu. Bu yüzdendir ki geceler hemen gündüze dönüverir. Şems sarmaşık gibi şualarını İzmir’e sarıp sarmalamış, gelen nimbuslara yerini bırakmak istemiyor gibi dokunduğu yeri ısıtıyordu. Fakat galip gelen kara bulutlar oldu..
Saat 00.00
Düşüncelerim hava boşluğunda perende atıyor, yerçekiminden etkilenmeden. Sözcükler yer değiştirdikçe farklı anlamda farklı cümleler oluşuyor. Kocaman kız oldum lâkin her an bir hayaletle yüz yüze gelmekten korkuyorum. Zaten en çok da soyut şeyler insanı derinden etkilemez mi? Ziya dedemin gidişi, yanımda olmaması somut. Fakat bunu hissetmek, korku, keder, üzüntü hep soyut. Yine göremediğim hisler tarafından alt edildim.
Kaybettiklerimin acısı hiçbir zaman dinmeyecek, isterim ki dinmesin. Zihnim bana oyunlarını sergilemeden uyumak zorundayım. Yaşayan bir kalbin kaybetmek duygusu yüreğime yavaşça yayılmakta. Cansız ortamdaki virüs gibi pusu kurmuş, canlılık bulduğunda yayılacak gibi öyle müphem, öyle tuhaf.
Yine midemdeki kelebeklerden biri ölmüştü, galiba. Midemden kalbime çıkan ağrıyı hissetmemek elde değil.
Kalbimdeki ağrı